Elveda Batı(k) Avrupa




Sıtkı Uluç

 

 

 

 

 

 

BAŞLARKEN...

 

 

Bu kitabı yazmaya bir uçakta başlıyorum. Yolculuk Brüksel’den İstanbul’a... Ama bu yolculuk, yıllardır yapılan yüzlercesinden çok farklı... Müthiş heyecanlıyım. Diyebilirim ki ben bu heyecanı ömrümde iki kez hissettim. İlki, unutulmaz tarih, 4 Eylül 1974, gene bir uçakta... 20 yaşındaki bir gencin, Ankara’dan Brüksel’e göç edişinin heyecanıydı.

 

Ve ikincisi, bugün, 55 yaşındaki bir gencin Belçika’dan Türkiye’ye göç edişinin heyecanı, “Elveda Batı(k) Avrupa” diyerek...

 

Kitabın ismine bakarak zannetmeyin ki Batı Avrupa’nın, Avrupa Birliği’nin karşıtlığına soyunup bu cephede bir türlü aşamadığımız komplekslerimizi gidermek için katkı arayışına girişeceğim...

 

Ama tabii zannetmeyin ki bunların borazanlığını yapacağım...

 

AB’de, NATO’da ve birçok diğer ıvır zıvır uluslararası kurumda en uzun süreli akreditasyonu olan Türk gazetecilerden biriyim. 1980’den beri... Dolayısıyla, bunca koşturmadan sonra, “Bir dakika, benim de yaşadıklarım, benim de söyleyeceklerim, anlatacaklarım var” demem sizleri şaşırtmaz elbet... Hele ki, son 20 yıldır Türkiye’nin en saygın basın kurumu olarak bildiğim Anadolu Ajansı’na çalışmış ve “tarafsızlık ilkesi” uğruna gözlerimi ve çenemi de kısmen kapatmak durumunda kalmışım...

 

Söyleyeceklerim, anlatacaklarım var. Paylaşmak istediklerim var...

 

Bu uçaktaki heyecanım, kitap yazmanın heyecanı değil... Bu dördüncü... Kitap yazmak kolay...

 

Heyecanım, Türkiye’ye kesin dönüş heyecanı...

 

Görmeliydiniz beni, Brüksel Belediyesi’nin o ruhsuz ortamında, gişedeki memura, “Ben bu ülkeyi terk ediyorum, kayıtlarımı silin” derken... Ben coşkulu, keyifli... Gişedeki memur umursamaz... Alışmış adam, “Ne kadar şanslısınız” der gibi bakıyor. On milyon nüfuslu ülkenin 700 bin vatandaşı bu şekilde kaçmış, göç etmiş son yıllarda...

 

Düşünsenize, yarın İstanbul’un Tuzla Belediyesi Nüfus Müdürlüğü’ne gidiyorum ve “Artık ben burada ikamet ediyorum” diyorum... Oradan verecekleri belgeyle muhtara başvuracakmışım...

 

Düşünsenize, gelecek seçimlerde, ömrümde ilk defa Türkiye’de oy kullanacağım... (Bu siyasi enkaz içinde hangi partiye, hangi politikacıya oy verilir bilemiyorum ama bizim Tuzla’da muhtarımız çok sevimli, ilk oyumu ona vereceğim...)

 

Düşünsenize, hayatta kalan dostlarımızla, akrabalarımızla gönlümüzce görüşebileceğiz.

 

35 yılda bir sürü dostu, akrabayı yitirdik tabii.. Anne ve babam öldüler, efendi gibi, yataklarında... Kayınvalidemi Karayolları Genel Müdürlüğü katletti, Türkiye’deki binlerce kurbanlarından biri... Kayınpederimi de İran’ın beslemesi yobaz teröristler öldürdü.

 

Yıllar geçti, kara mizaha sığındık sık sık...

 

Hem çalıştık, hem eğlendik... Acıları değil mutlulukları paylaşmanın mücadelesini keyifle verdik.

 

Bu kitapta da okuyucuyla mutluluk paylaşmaktır niyetim.

 

Batı(k) Avrupa’dan nihayet yakayı kurtarıp, Türkiyeme ve insanlarıma kavuşmanın mutluluğu...

 

 

 

 

ELVEDA BATIK TÜRKİYE

 

 

Aklım fikrim Türkiye’den kaçmaktaydı...

 

1970’li yılların en başı... Osmanlı döneminden gelmiş, Kuleli’nin “Sidikliler Koğuşu”ndan itibaren üniforma giymiş katı bir “Asker”in çocuğuyum. Erzurum, Erzincan derken kapağı Polatlı üzerinden Ankara’ya atmışız ama o yıllarda ben sürekli dayak yiyorum. Neden dayak yediğimi de anlamıyorum. Solcular “sağcısın” diye, sağcılar “solcusun” diye dövüyor ikide birde, sokak ortasında... Kaçamıyorum, saklanamıyorum çünkü boyum neredeyse iki metre... Türk standartlarına aykırı bir ölçüyle her yerde dikkat çekiyorum... “Sırık” diyorlar bana zaten, alıştım...

 

“Solcuların” Anayasa Yürüyüşü’ne katıldım diye “Deli Veli”nin “sağcı” Atatürk Lisesi’nden atıldım, hem de Ankara sınırları içinde hiçbir okula kayıt olamamak koşuluyla... Ama “sağcı” Süleyman Demirel’in torpiliyle Cumhuriyet Lisesi’ne kayıt yaptırıp aynı yıl mezun oluverdim. “Torpil” dediğim şu ki, zavallı annem gidip yalvarmış, yakarmış, ağlamış adama... O da acımış, bir telefonla işi halletti... Yoksa, tanışıklığımız falan yok o zamanlar... Keşke olsaydı...

 

Zor yıllardı. Türkiye “bir cent’e muhtaç”tı, Demirel öyle diyordu. Devlet okullarında aldığımız eğitim, eğitim değildi, maskaralıktı. Arkadaşlarımız sokaklarda “şişlenerek” öldürülüyordu. O yaşlarda, o ortamda ruhsal, dinsel, cinsel bunalım doruktaydı. Kur’an, İncil, Tevrat çevirilerini okuyor; metafizik kitaplarını ezberliyor; ruh çağırma seanslarında uçuk ortamlara giriyor; ele geçebilen uyduruk “cinsel eserleri” kavramaya çalışıyor, bir yandan da paraşütçülük sevdasıyla, o zamanın koşullarında, kendi çapımda ölüme meydan okuyordum ama nafile... Kısır arayışlar...

 

68 döneminin coşkusunu yansıtan Batı Avrupa’nın sevdası, o zamanlar şimdikinden çok daha ulaşılmaz bir hedefe yönlendiriyordu. Bir “rüya”ydı “Batı Avrupa”... Evet, Almanlar, Belçikalılar Türkiye’ye kadar gelip, sıkı sağlık kontrolundan geçirdikleri işçi adaylarını toplayıp götürüyorlar, kömür ocaklarına tıkıyorlardı ama parasız bir ailenin öğrencisi için Batı’ya kaçmak olanaksız gibiydi.   

 

Ben kaçtım.

 

4 Eylül 1974 sabahı Ankara’dan bindiğim uçak Brüksel’e götürdü beni...

 

Gidiş o gidiş...

 

Altı yıl süren zorlu bir tahsil döneminin ardından, 1980’de gazeteciliğe başladım. Mesleğimin en yüksek mertebesi olarak algıladığım “muhabirlik” görevimi dünyanın dört bir yanında yaptım yıllarca...

 

Şöyle bir geriye dönüp bakıyorum şimdi...

 

Ne kadar şaşırmıştım Brüksel Üniversitesi’ne ilk adım attığımda...

 

Gençler hiç kavga etmiyorlar ! Hiç dayak atmıyor, hiç dayak yemiyorlar... Ellerinde Marx’ın, Lenin’in, Troçki’nin, Hitler’in kitapları, rahat rahat okuyor, rahat rahat dolaşıyor, üstelik karşılıklı oturup tartışıyor, fikir alışverişinde bulunuyorlar. 

 

Ne biçim iş !..

 

Baktım ortam benim geldiğimden çok farklı, Belçikalılarla kavga etmek mümkün değil, Yunanları buldum. Kıbrıs harekatı yeni olmuş...

 

Onlarla da uyuşamadık. Benim bildiğim “kaba kuvvet”... Oysa onlar yontulmuşlar çoktan... Kavgaya yanaşmıyorlar. “Kıbrıs davamızı” döverek, söverek değil, anlatarak savunmamız gerekeceğini fark ediyorum ama ne biliyorum ki ne anlatayım?.. Hangi eğitimle, hangi birikimle, hangi lisanla?..

 

Neyse ki birkaç Türk birbirimizi bulduk da “tatmin” olduk... “Maoistler”, “Pro-Sovyetikler”, “demokratik solcu Ecevitçiler” ve tabii “Ülkücüler”...

 

Hah, şöyle...

 

Güzel kavgalardı... Türkiye’dekilerden farklıydı. Hiç olmazsa özgürdük, kitap okuyarak bir şeyler öğreniyor, neyi savunduğumuzu, neden dayak yediğimizi biraz olsun anlıyorduk...

 

Brüksel metrosuna afiş asarken Türk Pro-Sovyetiklerden dayak yiyen Türk Maoistler, bize, Türk “demokratik solculara” sığınıyorlardı. Onları kan revan içinde hastaneye götürüyorduk.

 

Belçikalılar bu işlerden hiçbir şey anlamıyorlardı... Ücretsiz tedavi yapıp; kırılan dişleri mümkün olduğunca onarıp; kollara, bacaklara birkaç dikiş atıp taburcu ediyorlardı...

 

Belçikalılar biz Türkleri hiçbir zaman anlamadılar zaten...

 

Ne heyecanlı, ne sıcakkanlı, ne istekli, ne hırslı ve iradeli gençlerdik !.. Üniversite koridorlarında dövecek veya kendimizi dövdürecek yabancı yoktu ki !.. Elimizi kaldırdığımız anda Belçikalılar yere yatıp teslim oluyor; Yunanlar, atalarından kalma Olimpiyat kültürüyle, erişilmesi mümkün olmayan bir süratle koşarak kaçıyorlardı bizden...

 

Biz de birbirimizi yakalayıp dövüyorduk, ne yapalım?..

 

Bilmiyorduk “fikir mücadelesi” nedir, nasıl olur...

 

Öğretilmemişti bize okuma-yazma-diyalog-bilgi temelli tartışmalar...

 

Biz, demokrasiye geçiş döneminin, askeri darbelerin, sokak kavgalarının, muhafazakar toplum baskılarının, devlet okullarının çocukları, ürünleriydik...

 

Türkçe ezan, köy enstitüleri, Ata’nın bazı devrimleri geride bırakıldığından, ne tarihimizi, ne coğrafyamızı, ne dinimizi doğru düzgün öğretememişlerdi bize...

 

Ama gençtik... Ve Batı Avrupa’nın özgürlük ve demokrasiye dayalı eğitim, kültür, tartışma, araştırma olanaklarını bir şekilde yakalamıştık...

 

Evet gençtik. Ve Batı Avrupa’nın bize çok ihtiyacı vardı. Buralarda gençlik değerliydi. Bizi dinleyen; anlamak ve eğitmek için ciddi çaba harcayan bir toplum zihniyeti vardı karşımızda...

 

Yontulduk yavaş yavaş...

 

Türkiye’de kavga dövüş ortamı ülkeyi 1980 ihtilaline doğru taşırken biz, Brüksel’de dövecek, dövdürecek adam bulamaz olmuştuk artık...

 

“Hadi bari biraz kitap okuyalım, derslere girelim” demeye başladık.

 

Kadınları keşfettik, bakire bile değillerdi !.. O yaşlarda, liseli, üniversiteli bir gencin bakireliği ayıptı, deneyimsizlik kanıtıydı sadece...

 

Siyasal özgürlüğün ardından cinsel özgürlüğü tanıdık...

 

Artık dayak yemememiz; dişlerimizi, kollarımızı, bacaklarımızı ve bu arada elbette sık sık darbelere hedef olan cinsel organlarımızı korumamız; değerini bilmemiz gereğini fark ettik... İfade özgürlüğümüz açısından onların önemini kavradık.

 

İş bulup çalıştık, mecburiyetten... Brüksel’de, dersanede veya sokak ortasında üç defa açlıktan düşüp bayıldığımı bilirim, öğrencilik dönemimde... Bugün gururla anlatabiliyorum o zavallı hallerimi...

 

Derken, yıllar geçti. İte kaka diploma aldık ama daha önemlisi, “eğitildik”, olabildiğince...

 

Artık anlamakta zorlanıyorduk, neden bir Türk’ün Papa’yı öldürmek istediğini, neden Türkiye’deki yaşıtlarımızın, arkadaşlarımızın birbirlerini böylesine kırdıklarını...

 

Türkiye’ye giriş yaparken gümrükçüler çantalarımızdaki ders kitaplarına el koyuyorlardı, kapaklarında veya içinde “Marx, Lenin, Hitler” isimlerini görünce... “Zararlı yayın”diyorlardı, lisan bile bilmeden...

 

Uyduruk arabamın kaportasına yapıştırılmış kırmızı güllü sosyalist parti amblemi yüzünden Kapıkule girişinde fena hırpaladıklarını hatırlıyorum... Oysa o araba ikinci değil, belki onuncu el satıştan alınmıştı, ben o yapışkan amblemi fark etmemiştim bile ama gümrükçülerimizin ve polisimizin gözünden hiçbir şey kaçmıyordu o dönemde...

 

Ülke içindeki öğrencilere şüpheyle bakanlar, “gâvuristana gitmiş, oralarda eğitim görüp, gâvur olup gelmiş” öğrencilere daha da kötümser bakıyorlardı.

 

Anlamıyorduk...

 

Artık anlamıyorduk...

 

Türkiye 1980 darbesini yaşıyordu, ben gazeteciliğe ilk adımlarımı attığımda...

 

.............

 

Dedim ya, asker çocuğuyum...

 

Harbiye Marşı’nı, Topçu Marşı’nı ninni diye dinleyerek kundaktan çıkmışım...

 

“Tosun oğlum, büyüyünce subay olacak, paşa olacak” derdi annem...

 

Babam, herhalde bebekliğimden farketti disiplinsizliğimi ve isyankârlığımı ki,  

yüz vermedi hiç, bu tür projelere...

 

Günün birinde akıllarına geldi bana sormak, “Büyüyünce ne olacaksın?” diye...

 

İlkokula yeni başlamıştım.

 

“Gazeteci olacağım” demiştim...

 

1960’lı yıllarda bunu söylemek, “Adam olmayacağım” demekle eşanlamlıydı herhalde...

 

İlkokuldan başlayıp sonuna kadar, bütün sınıf ve okul gazetelerinde, bir şekilde imzam vardır...

 

Belçika’yı, Almanya veya Fransa’ya tercih etmemin, bu ülkeyi hedeflememin nedeni de, o zamanlar sadece Brüksel’de bir iletişim ve basın-yayın fakültesi bulunmasıydı.

 

“Gazeteci olacağım” dedim, gazeteci oldum.

 

“Utanmıyor musun?” diyeninize, “Utanıyorum” yanıtını verebilirim, bugünkü Türk basınının haline bakarak...

 

30 yıla yakın bir süredir sadece Türk basınına çalıştım. Türkiye’de (birkaç gün hariç) hiç çalışmamış bir “SSK’lı” yım... Bir başka deyişle, neredeyse 35 yıl Batı Avrupa’da yaşamış ama SSK’lı kalmayı “başarmış” nadir enayilerdenim...

 

Batı Avrupa’dan ne tek kuruş işsizlik tazminatı, ne beş para sağlık sigortası katkısı almışlığım vardır. Üniversite’nin son iki yılında verdikleri burs için ise hep minnet duydum.

 

Türk basınının “tepe tepe kullandığı” muhabir takımındanım.

 

“Meçhul muhabir”...

 

Ve basınımızın bugünkü içler acısı halinde sorumluluğum olduğunu düşünüyor, üzülüyor, kendimi de suçluyorum.

 

Ama mesleğime, meslektaşlarıma, gerçek gazetecilere saygım sonsuz kalıyor, gençlere güvenim gibi...

........

 

Zaman zaman, Türkiye’ye gelip bir televizyon programında ahkam kesmek durumunda kaldığımda,  izleyicilerin iki ana sorusuna muhatap oluyorum. Türk basınının durumu ve Türkiye-AB ilişkileri...

 

Türk basınının durumunu soranlar karşısında “kıvırtmak” kolay... Basın, toplumun aynasıdır kardeşim... İyi yazılara, haberlere, programlara ilgi göstermeyip paparazileri yücelten sizlersiniz...

 

Türkiye-AB ilişkilerine gelince...

 

İşte, 1980’den beri Avrupa Konseyi, Avrupa Parlamentosu, AB Konseyi, Batı Avrupa Birliği, NATO koridorlarında koşturan; bu kurumların dünyanın dört bir yanındaki toplantılarını, zirvelerini izleyen; Türk hükümetlerinin, diplomatlarının, sivil toplum örgütlerinin yaptıklarını (ve yapamadıklarını) aktarmaya çalışan bir gazeteci olarak şimdi anlatacaklarım o kadar fazla ki,  birçok kitap yazmak pek de zor olmayacak gibi...

 

“Merhaba Batı Avrupa” demiştim, 1974 yılında...

 

“Elveda Batık Avrupa” diyerek dönüyorum güzel Türkiye’ye, tam 35 yl sonra...

 

Dedim ya, bu kitapta AB’yi yüceltip borazanlığını yapmam söz konusu değil. Bunu hiç yapmadım. İçindeyim işin, o kadar hain ve bilinçsiz olamam...

 

Sanmayın ki Türkiye’yi yüceltip AB’yi yerin dibine batıracağım... Malzeme bol ama dürüst olmak durumundayım, yaşadıklarım, gördüklerim var...

 

Ben sadece, önce bir insan, sonra bir gazeteci olarak otuz küsür yıldır yaşadıklarımı ve gözlemlediklerimi aktaracağım, değerlendirme ve yargılamayı bir kez daha okuyucuya bırakarak...

 

 

 

 

 

 

KADINLAR, İSTİHBARATÇILAR, GAZETECİLER,

DİPLOMATLAR, AB’LİLER VE YENGEÇLER...

 

 

Benim Batı Avrupa merakım ve maceram 1960’lı yıllarda filizlendi. O zamanlar değil internet, televizyon bile yoktu. Subay babam, yaşamının ilk ve son yurtdışı görev yolculuğunu yapmış, birkaç gün Almanya’ya gönderilmiş, dönüşünde de bana ve ablama el çırpan, zıplayan bir oyuncak tavşan ile çat-pat ses çıkaran kemerli iki oyuncak tabanca getirmişti. Bir de Grundig ses kayıt cihazı...

 

Bunlar büyük keşifti benim için... O dönemin Türkiyesinde, bir asker ailesinde bulunması mümkün olmayan şeyler... O zamanlar subaylara kız vermezlerdi, onlara “gazozcu” derlerdi, gittikleri yerde başka bir şey içecek paraları olmadığından...

 

O zamanların askerleri de farklıydı, koşulları da... Babamın kıdemli albay olarak tayin edildiği Erzincan’da kiraladığı ilk evin tuvaleti bahçedeydi... Lojman falan yoktu...

 

“Alamanya” ürünü bu oyuncakların, bu göz kamaştırıcı servetlerin geldiği yerleri pek merak etmiştim, oralarda yaşayan çocukların çok şanslı olduklarını zannetmiştim ama mutlu ve istikrarlı bir ailenin evladı olmaktan kaynaklanan şansımın da bilincindeydim galiba...

 

Batı Avrupa’yı haritalarla tanımaya çalıştım çocukluğumda... Evimizin duvarlarına Avrupa ve Türkiye haritaları asar; kentleri, ülkeleri kafamda bir yerlere oturturdum.

 

Yakınlarımız arasında yurtdışına giden, yurtdışında yaşayan hiç yoktu. Okullarda Batı Avrupa’nın sözü bile edilmezdi. Haber ve bilgi kaynağı sıfır... O dönemde “barış gönüllüsü” olarak adlandırılan Amerikalı kadınlar, okullarda, biz çocuklara, vitamin niyetine balık yağı hapları dağıtırlardı. Amerika’dan söz edilirdi ama orası benim ilgi alanım dışındaydı. Altıncı Filo “yankee”lerinin Türk gençleri tarafından dövülüp denize atıldıkları dönemin öncesi...

 

Okumam, “adam olmam”, bunu başaramazsam “gazeteci olmam” ve bir şekilde Batı Avrupa’yı gidip görmem gerektiğine inanıyordum ama bu, gerçekleşmesi mümkün gözükmeyen bir hayal gibiydi. On – on beş yıl sonra, belki de bir daha dönmemek üzere Batı Avrupa’ya gideceğimi, ömrümün yarısından fazlasını oralarda geçireceğimi tahayyül edemezdim elbette...

...............

 

Benim yaşamımda en etken varlıklar kadınlar oldu, başta annem ve ablam...

 

İlk onları, kadınları sevdim. Çocukluğumdan beri ilk hedefim onları anlamaya çalışmak, gözlemlemek, dinlemek, keşfetmekti. Bu zorlu mücadeleye bilinçsiz ama istekli atıldım.

 

Derler ya, “kadını keşfetmek”, “müziği keşfetmek” gibi bir şey... Önce notalarını öğreneceksiniz, o’nu izlemek, dinlemek, anlamak için...

 

Hayatımı hep kadınlar yönlendirdi. Onları izledim, peşlerinden gittim. Bu sayede  heyecanlı ve mutlu oldum.

 

İnsan yaşamında unutulmaz, iz bırakan “karanlık günler” vardır ya... Benim de oldu tabii... Ölümler, kazalar, cinayetler... Hepsini yaşadık maşallah, eksiksiz....

 

Ama hayatımın en karanlık günü ben 5 yaşımdaydım.

 

Gebze’de, “gazozcu” evinde doğru düzgün bir banyo olmadığı için annem beni sık sık beraberinde kadınlar hamamına götürürdü. Sanıyorum bu, benim yaşlarımdakilerin çoğunun geçtiği bir yol, edindiği bir deneyim...

 

Hamamda, saatlerce, konuşan, keyif yapan kadınları hayran hayran seyreder, dinler, anlamaya çalışırdım. En çirkini, en şişkosu bile bana güzel, ilginç gözükürdü. Çok farklılardı, mıknatıs gibi çekicilikleri vardı. Ben onların pek dikkatini çekmiyordum hamam sohbeti ortamında, çekmek için çaba da harcamıyordum zaten... Bir köşeden dinliyor, izliyordum ve bu benim için inanılmaz şans, heyecandı.

 

Bacakları, göğüsleri değildi henüz beni heyecanlandıran... Sesleri, saçları, tavırları, gülücükleri, hareketleri, hınzırlıkları, sırdaşlıkları, zekaları ve hamam özgürlükleriydi...

 

Gebze hamamıydı galiba hareket noktası...

 

Ve o karanlık gün geldi...

 

Kadınlar hamamının “patroniçesi”, giriş-çıkışları kontrol eden peştemallı şişko hatun, o gün annemi (ve beni) durdurdu:

 

- Hanım, hanım... Bu oğlanın neredeyse bıyıkları çıkıyor... Getiremezsin artık hamama...

 

Annem itiraz eder gibi oldu ama fayda etmedi. Kös kös eve döndük.

 

O peştemallı hamamcı, benim yaşamımda nefret ettiğim ilk ve tek kadın oldu.

 

Aklınca benim kadınları görmemi, dinlememi, anlamamı, keşfetmemi engelleyecekti; en azından ben öyle düşündüm. Ve inat ettim, söz verdim kendime... Ben kadınlara hep öncelik vereceğim, onlara erişmenin, onları tanımanın ve anlamanın mücadelesiyle yaşam mücadelem bütünleşecek...

 

Cinsellik hakkında en ufak bir fikrim yoktu elbette o zamanlar ama gerçekten anlamıştım, emindim ki kadınsız yaşam; Tanrısız, ibadetsiz bir yaşam gibi olur, bana uymaz...

 

Emindim ki, bana sık sık sözü edilen Tanrı’yı gerçekten görmenin, keşfetmenin; O’na ulaşmanın yolu kadından geçecek.

 

Bu kafayla yola çıktığım içindir ki, bugün (gururla) söyleyebiliyorum: Yaşamımı hep kadınlar yönlendirdi. En çok onları sevdim, onlara kafa yordum ve bugünkü mutluluğum dahil her şeyimi onlara borçluyum.

 

Batı Avrupa maceramın somut başlangıcında da bir kadın vardır ki o olmasaydı ben bugün dördüncü kitabını yazmakta olan bir gazeteci değildim...

.............

 

“Hayatta üç cins mahlûk vardır ki, geldiklerini zannederken gittiklerini, gittiklerini zannederken geldiklerini görürsünüz: Kadınlar, diplomatlar ve yengeçler...”

 

Çok doğrudur bu deyiş...

 

Kitabın bir yerlerinde, bu genel ve küresel bakış açısını Türkiye’ye indirgeyip, kadınlar, diplomatlar ve yengeçlere bir de “AB’lileri” ekleyeceğiz; ne yaptıkları, ne dedikleri, ne istedikleri, ne bekledikleri, nereye gittikleri belirsiz “mahlûklar” listesine...

 

Ama kadınlar, diğerlerinden farklı olarak “pozitif enerji”nin tek kaynağıdırlar bence... Diğerlerinden kolaylıkla vazgeçebilirsiniz, hatta vazgeçerseniz daha iyi, daha mutlu, daha huzurlu olursunuz.

 

Erkekseniz; kadınsız iyi, mutlu, huzurlu olamazsınız.

 

Erkekseniz; kadından vazcayamazsınız...

 

Mahkumsunuz yani...

 

Tanrı onu özenerek, sizin için yaratmış. Sizi onun eline bir “hammade” olarak vermiş, “Al, yoğur, adam et” demiş... Adam olacaksanız, kadına bırakacaksınız kendinizi... Onsuz hiçbir şey olamazsınız. O, Tanrı’nın kendisine yüklediği enerjiyi size aktaracak. Bütün mesele burada zaten... Büyük bir risk var bu teslimiyette, farkındayım. Bazıları, sözünü ettiğim “tanrısal enerji”yi sizin karşınıza bir “pozitif enerji” değil de, “negatif enerji” olarak getirdiği anda, bittiniz... Hayatınız karardı, gittiniz... Bu nedenle, koşulsuz bir teslimiyete girmeden, “Ben kadınım” diyen, “kadınlığının bilincinde olan” dişilerle muhatap olmak durumundasınız. Bunu başarmak için de, kadına çok kafa yormanız, onu tanımanız ve keşfetmeniz şart... Aksi halde büyük kazık yersiniz, ömür boyu belinizi doğrultamazsınız. Kadından gelen tanrısal enerjinin pozitifi sizi ne kadar mutlu, sağlıklı ve başarılı kılarsa, negatifi de yaşamınızı köreltecektir.

 

İşte bu zihniyetle kadınları anlama ve keşfetme yolunda ilerlerken ilk eleştiriler de annemden gelmeye başladı. Oldukça yaramaz bir çocuk haline gelmiştim. Ortaokuldan itibaren dersler pek vasat düzeydeydi, ite kaka gidiyordum. Bazı seneler, devamsızlıktan sınıfta kalacak hallere düşüyor, sene sonlarında sürekli bütünleme imtihanlarıyla, zorla sınıf geçiyordum. Annem arkadaşlarına diyordu ki, “Bu çocuk küçükken melek gibiydi, çok söz dinlerdi. Ne zaman kadınlara ilgi göstermeye başladı, o zaman bozuldu, kontroldan çıktı, laf dinlemez oldu...”

 

Doğruydu herhalde bu saptama ama benim o yaşlarda kadınlara ilgimin cinsel bir boyutu yoktu şüphesiz... Sadece bu varlıkların nasıl bu kadar mükemmel yaratılmış olduklarını anlamaya çalışıyordum ben...

...............

 

Türkiye’de, 60’lı yıllarda ve 70’lilerin başında “kadınları tanımak, anlamak, keşfetmek” hedefinin ulaşılmazlığını o dönemleri yaşayanlar bilir. Ben elimden geleni yaptım ama...

 

Yıllar geçti. “İte kaka” liseyi bitirip Gazi Eğitim’in Fransızca bölümüne kapağı atmıştım. Yaş yirmiye geliyor.

 

Ve o “kadın” girdi yaşamıma.... Hayatımı yönlendirmek, beni Batı Avrupa’ya taşımak, “adam etmek” için...

 

Bir sınıf arkadaşımın ablasıydı. Benden 12 yaş büyüktü. Belçika’da yaşıyordu, tatile gelmişti, Türkiye’nin Kıbrıs Harekatı’nı gerçekleştirdiği 1974 yazında...

 

Olağanüstü bir maceraydı o benim için... Müthiş güzeldi, müthiş “kadın”dı. Deneyimliydi tabii, benim o zamana kadar tanıdıklarıma, ilişki kurduklarıma hiç benzemiyordu.

 

Sevişmeyi öğretti bana, özenle... Bunun nasıl bir ibadet yöntemi olduğunu, Tanrı’ya ulaşmanın yolunun nasıl “kadın”dan geçtiğini anlamamda büyük rol oynadı, kısa zamanda... Türk ordusu Kıbrıs’ta mücadeleye girişmişken, Ege’de karartma yapılıp olası bir Yunan saldırısına karşı önlemler alınırken, biz Gümüldür’de, namlularını Ege’nin karşı yakasından gelecek olası tehditlere hazırlamış topçu birimlerinin oluşturduğu “sürrealist” ortamda, kumsallardaki topların gölgesinde konuşuyor ve sevişiyorduk.

 

Bana “Belçika’ya gel” dediğinde hiç düşünmedim kabul etmek için... Onun kadar güzel, yetenekli, kaliteli, deneyimli ve olgun bir “kadın”dan gelen bu öneri ancak kabul edilebilirdi. Hem de “Belçika”, benim hayallerimdeki hedef ülke...

 

Birkaç hafta, tüm yaşamımın değişmesine yetti. Ne Gazi Eğitim’deki “eğitim”, ne “gazozcu-züğürt” ailenin maddi olanaksızlıkları umurumdaydı. O, “Gel” demişti, gidecektim. Söz vermişti: “Belçika’da okursun, gazeteci olursun...”

 

Ailemin bu ilişkiyi keşfetmesi ve önlem almaya çalışması fazla zaman almadı ama çok geç...

 

Pasaportum hazır, uçak bileti tamam... Vize falan gerekmiyor o zamanlar... 4 Eylül 1974 sabahı yola çıkıyorum. Batı Avrupa’ya...

...............

 

Evde kıyamet koptu.

 

“Nereye gidiyorsun?..”, “Hangi parayla?..”, “Kime güveniyorsun?..”, “Okulu nasıl bırakırsın?..”

 

Müthiş üzgünlerdi, annem, babam, ablam, eniştem... “Deli”kanlı, kendinden çok yaşlı bir kadının peşinden gidiyordu, bilinçsizce...

 

Babam, 3 Eylül’de beni karşısına aldı ve “Otur, konuşalım” dedi. O katı asker, ömrümüzde ilk defa bu kadar yumuşak ifadelerle söze girip, “Senden rica ediyorum” diye başladı... “Gitme. Annen çok üzülüyor, hastalandı. Batı Avrupa’dan sana hayır gelmez, farklı bir dünyadır, bizlere uymaz...”

 

Özür diledim.

 

Gideceğim, göreceğim, yaşayacağım...

 

Sezar gibi, “Veni, Vidi, Vici” olacak...

...........

 

Ertesi sabah Ankara’dan uçağa binerken bana eşlik eden iki istihbaratçı vardı alanda... Uçağın içine kadar benimle geldiler. Bunun nedenini o sıra sorgulamadım bile, çok heyecanlıydım, gözüm pek bir şey görmüyordu. Küçücük ailemizin fertleri, ben teyyareye girerken, kalpleri paramparça el sallıyorlardı, aldırmıyordum onlara... İstihbaratçıların oradaki varlığının nedenini ise yıllar, yıllar sonra öğrendim. Onlardan biri, İstanbul’da anlattı bana, babamın cenazesinden sonraki bir sohbette... Gözlerim dolu dolu dinledim:

 

O dönemde babam da istihbarat kurumunda çalışıyordu. Çok sevilen bir insandı. Benim o zamanlar hiç görmediğim, hissetmediğim olayları, yıllar sonra, bana şöyle anlattı karşımdaki yaşlı istihbaratçı dost :

 

“Baban hepimizin abisiydi. Hepimiz çok severdik onu... Zaman zaman bize senden söz ederdi. Sorunlu çocuktun, derslerinden, gidişatından endişeliydi. Onu üzdüğün için sana kızardık doğrusu... Sık sık senin maceralarını, çapkınlıklarını anlatırdı bize... Tahsilini sürdürdüğün için de mutlu ve gururluydu. Ablanın üniversiteyi bitirmesinden, mutlu bir yuva kurmasından sonra sana odaklanmış gibiydi.

 

Bir gün, geldiğinde, bir sohbet ortamında, “Yahu çocuklar” dedi, bizim oğlan gene bir işler karıştırıyor. Dün gece yabancı plakalı, Mustang marka bir arabayla geldi eve... Araba kapının önünde... Gene bir kadın var galiba işin içinde...”

 

Gülümsüyordu endişeyle...

 

Biz çaktırmadık, gülümsedik biz de ama kafamıza takıldı bu iş... Abimizin toy oğlu Mustang’ı nereden bulmuştu? Kadınsa, kimin nesiydi bu “yabancı plakalı” kadın?

 

İstihbaratçıyız ya, takıldı kafamıza, takıldık peşine... Abimize hiçbir şey söylemedik. Onu boşuna endişelendirmek istemedik.

 

Belçika plakalı arabayı, onun sahibi kadını (ki müthiş güzeldi), birlikte yaşadıklarınızı izledik.

 

Sen bir gece bindin Bahçelievler son durakta bir Varan otobüsüne... İzmir’e gittin... O otobüste, yanında oturan bir kadının evine gittin, birkaç saat kaldın. Sonra tek başına çıkıp Gümüldür’de, sahilde, dört yıldızlı bir otele gittin. Bir gece yalnız kaldın. Ertesi gün o mavi Mustang geldi. O arabadan inen güzel kadın, otobüsteki kadın değildi. Otobüsteki kadının evini izleyen arkadaşı geri çektik.

 

İki gün kaldınız otelde o sarışınla... Utanmadınız, gece kumsalda seviştiniz...

 

Sonra arabaya bindiniz, Edirne’ye, Kapıkule’ye geçtiniz. Oradan onu yolcu ettin, bitmez tükenmez öpücüklerle... Otobüse binip döndün Ankara’ya...

 

İlk işin Emniyet’e başvurup pasaport çıkartmak oldu. Dayın orada müdürdü, yardımcı oldu sana...

 

Mecbur kaldık, anlattık babana durumun ciddiyetini...

 

Birkaç gün sonra, çok üzgün, “Belçika’ya gitmek istiyor bizim oğlan” dedi, geldiğinde... Annen yataklara düşmüştü zaten, öğrendiklerinin ardından...

 

Baban senin yüzünden o kadar keyifsizdi ki, bir şeyler yapmak istiyorduk. Aslında babanın keyifsizliği annenden, onun sağlık durumundan kaynaklanıyordu. Karısına çok âşıktı, onun üzülmesine üzülüyordu öncelikle...

 

 Dedik ki, “Komutanım. Bu kadının kimliği şu, işi şu, yaşamı bu... Sizin oğlan yanlış yapıyor. Emredin, biz onun Türkiye’den çıkışını engelleriz, bunun bizden kaynaklandığını fark bile edemez...”

 

Hiç unutmam komutanın o günkü tepkisini... Bir anda kükredi: “Siz ne diyorsunuz yahu” diye bağırdı. “Yirmi yaşına gelmiş bir adam... Yaşamını yönlendiriyor, isteklerine göre hareket ediyor. Bizim ne hakkımız var böyle bir müdaheleye... Ben onunla konuşurum, akıllıdır benim oğlum. Siz sakın karışmayın...”

 

Bir gece seninle konuştu, ertesi sabah uçağa binecektin. İşte o gün geldik yanına, havaalanında... Annen, baban, ailen, boyunlarını bükmüş seni yolcu ediyorlardı. Ne kadar hüzünlüydüler. Biz sana çok kızgındık. Gene gittik komutanın yanına... “Emrederseniz uçağa binişini engelleyelim” dedik. Biz senin gidişini son anda engellemek için oradaydık. Babanın tek sözü, tek işareti yetecekti...

 

Kovdu bizi yanından...

 

Seni uçağa bindirdik, yerine oturttuk. Sen bizim farkımızda bile değildin, olup bitenleri, verdiğin acıları hiç görmüyordun. Kafanda sadece Batı Avrupa ve o kadın vardı, belli...

 

Ertesi gün, baban işe geldiği zaman bizden özür diledi. “Çocuklar, kusura bakmayın. İyi niyetlisiniz biliyorum ama hiçbirimizin hakkı yoktu bizim oğlanı yolundan saptırmaya... Bu yaptığı hata ise sonuçlarına da kendisi tahammül edecek...”

 

Baban sana güveniyordu...

 

Biz seni izlemeye, izletmeye devam ettik, babana bir şey söylemeden... Anvers kentinde ilk 3 ay o kadının evinde yaşadın, iyi dağıttınız. Biz “Bunlar evlenecek mi?” derken baktık ki sen başka kadınlarla, genç kızlarla gününü gün ediyorsun. Şaşırdık. Anlaşılan senin sarışın da şaşırdı ve gördü durumu ki ayrıldınız dördüncü ayda...

 

Babana bilgi verdik. Gene söyledik, “Emrederseniz bu çocuğu geri getiririz Türkiye’ye” diye...

 

Gene kızdı.

 

Önce Paris’e geçtin, sonra Brüksel’e gelip üniversite ortamına girdin... İş buldun, okula kayıt oldun...

 

Sonunda gördük ki baban sana güvenmekte haklı çıktı. Onun bir tek talimatı olsaydı, sen şimdi bambaşka bir yaşamdaydın... Biz senin Türkiye’den çıkışını engellemekte de, seni vatana geri getirmekte de çok kararlıydık ama baban da sana güvenmekte öylesine kararlıydı...

............

 

Bunları bana, yaşanan olaylardan 30 yıl sonra, babamın ölümünün ardından anlatan dost istihbaratçıyı o süreçte hiç görmemiştim.  Bunlar bana hiç anlatılmamıştı.

.............

 

Merak edeceksiniz... O kadın ne oldu?

 

O muhteşem “kadın”, benim ihanetime uğradı. Başka türlü olamazdı galiba... Benim “kabak çiçeği” gibi açılmama, cinsel eğitimime büyük önem verdi. Dünyanın en büyük, en renkli liman kenti Anvers’te gece hayatına da sokmuştu beni... İş bulup para kazanmamı da sağlamış, yetmeyince para da vermişti. Etraftaki kadınlar da çok güzeldi, çok ilginçti... Ve ne güzel ki, hiçbiri bakire değildi... Yokluk ortamında, kapanın elinde kalıyordum, ne yapayım!..

 

Dostça ayrıldık, bir süre sonra Türkiye’ye döndüğünü duydum. O, benim yaşamımdaki “misyonunu” tamamlamıştı.

 

Çok isterdim, 35 yıla yakın bir sürenin ardından, şimdi kendisini bir kere daha görmek. Teşekkür etmek, af dilemek ve vefa borcumu bir şekilde ödeyebilmek...

 

O benim tanıdığım gerçek “kadın”ların (biri hariç) en mükemmeliydi... Ona çok şey borçluyum.

.................

 

Batı Avrupa ile tanışma maceramın başlangıcında yaşamımı yönlendiren ikinci kişi de bir başka “kadın” oldu: Suzan...

 

Suzan, beni eşi Guy ile birlikte ailesine sokan, üniversiteye girişime ve eğitimime büyük emek veren, maddi ve manevi katkılarını hiç esirgemeyen, ikinci bir anneydi... Hayatta, cinsellik dışında her şeyi paylaştığım, sayesinde çok şey öğrendiğim bir “kadın”... Yirmi yıl ailelerinin bir ferdi oldum. O’na da vefa borcumu ödeyemedim, erken öldü. Benim koruyucu meleklerimdendir...

 

Bu paragrafı eklememin nedeni de şu ki, eğer Suzan hayatıma girmemiş olsaydı, ben Batı Avrupa’da iyice dağıtır, tahsili falan da boşverirdim. Zoru değil, kolayı seçer, dalgamı geçerdim. O beni gaza getirdi, toparladı, disiplin unsuru oldu.

 

Yaşamımı yönlendiren, çizgimde çok önemli rol oynayan kadınlardan biri...

............

 

İşte, kadınlar, istihbaratçılar derken sıra geldi diplomatlara ve de AB’lilere...

 

1980’de, Türkiye’de askeri darbe döneminde, Tüm Batı Avrupa’nın Ankara’ya bir kez daha sorgulamasız sırtını döndüğü, Türkleri Avrupa Konseyi’nde askıya aldığı dönemde gazeteciliğe başladım.

 

Neyse ki tek işim AB’yi izlemek olmadı.

 

Orly katliamında Paris’teydik, Reagan-Gorbaçov zirvesinde, İzlanda’da...

 

Olof Palme’yi vurdular, İsveç’e koştuk, NATO gitti diye Kanada’ya...

 

Çok değerli arkadaşlarımızı, kardeşlerimizi, fikirdaşlarımızı, yoldaşlarımızı şehit verdik teröre, haberlerini yaptık...

 

Helsinki’ye sadece AB zirvesi için gitmedik, o ülkede yolumuz taa Saariselka’ya kadar uzandı, kutuplara yakın...

 

Yugoslavya savaşında hem korktuk, hem sarktık, insanlar acımasızca birbirlerini öldürürken...

 

Atina’da casus zannedildik, sorgulandık, Bulgaristan’da tutuklandık bir zamanlar...

 

Portekiz’den Vatikan’a, Norveç’ten birçok Afrika ülkesine, hep koştuk...

 

Maden ocaklarına indik, jetlere bindik...

 

Asker kamplarında haftalar geçirdik, röportaj uğruna... Terör kamplarına çok yanaştık, aynı amaçla...

 

Utanç Duvarı çökertilirken Berlin’deydik, Çavuşesku linç edilirken Bükreş’te...

 

Hapishanelere girdik, randevu evlerine de...

 

Saldırılara uğradık, ”kaza” deyip geçiştirdik, haber olmak korkusuyla...

 

Fişlenmediğimiz istihbarat servisi kalmadı, İran’dan ABD’ye...

 

Haber yapalım derken haber olduk, demeç alalım derken demeç vermek durumunda kaldık yer yer...

 

Neler yaptırmadı, neler göstermedi ki bu meslek bize...

 

En güzel sergileri, müzeleri de gezebildik bu sayede, dünyanın dört bir yanında... En muhteşem konserleri izledik. Çok güzel insanlar tanıdık, ilginç kaçamaklar yaptık, her fırsatta...

 

Yoruldum evet... Artık yorgunum. Muhabirlik zor zanaat...

 

Bütün bunların arasında beni en fazla yoran, en fazla bezdiren, midemi en fazla bulandıran, ”şaşı bakışlar” oldu işte...

 

 

 

 

 
 

ŞAŞI BAKIŞLAR

 

 

Bana ne zaman sorsalar söylüyorum: Batı Avrupa Türkiye’ye şaşı bakıyor, Türkiye de Batı Avrupa’ya... Yıllardır hiç değişmeyen bu şaşı bakışların temelinde de bilgisizlik ve ilgisizlik var, biraz da yeteneksizlik...

 

Burada size Türkiye’nin Batı’yla ilişkilerinin tarihini, kronolojisini uzun uzun aktarmayacağım. Bunlar, internet dahil pek çok kaynaktan bulunuyor. Ayrıca, hepimizin bildiği gibi, “dün dündür, bugün bugün...”

 

Avrupa Konseyi, AB kurumları, NATO gibi oluşumlarda gördüklerimi, izlediklerimi özetleyeceğim ama işlerin teknik boyutlarıyla fazla kafa karıştıranlardan olmayacağım.

 

Öncelikle herkesin bildiğini tekrarlamalı: Türkiye, hiçbir zaman, hiçbir şekilde Batı dünyasına kendisini tanıtamadı. Diplomaside, sivil toplumda, tanıtım ve propogandada başarılı olamadı. Yurtdışında yaşayan milyonlarca sadık vatandaşından kaynaklanan potansiyeli değerlendiremedi, aksine bu unsuru hep ziyan edip kendi aleyhinde bir görüntü yansımasına yol açtı.

 

“Uzun ince bir yol” dedikleri “AB’ye katılım süreci” hep devam etti, ediyor ama sürekli olarak kendini “kompleksli bir savunma” durumunda gören Türkiye, hangi AB’ye, nasıl, neden, ne zaman katılacağını; bunun gerçekte ne işe yarayacağını, ileri görüşlü analizlerle sorgulamadı. (AB sübvansiyonlu araştırma ve sorgulamaları bir kenara bırakırsak ki bunların son dönemdeki sonuçları dahi sadece hayal kırıklığı ve gereksizlik mesajları veriyor.)

 

Gene baştan not etmek lazım ki, “AB’ye katılım projesi”nin Türkiye’ye ciddi katkıları olmuş; bu proje politikacıları, kurumları, halkı “gaza getirmek” açısından iyi malzeme oluşturmuştur.

 

Kavram kargaşası hiç bitmedi. Bugün bile, Avrupa Konseyi ile AB Konseyi arasında ayırım yapmayan, bu tür “ayrıntılara” önem vermeyen basın organlarımızda, Batı’ya ve de Brüksel’e hiç adım atmamış meslektaşlar, “uzmanlar” bol bol ahkâm kesiyor. Kimi “AB karşıtı”, kimi “yandaş”...

 

İzin verin, tekrar edeyim: AB kurumlarında, NATO’da en uzun süre “sürekli akreditasyon” sahibi olan, bunları en uzun süre günü gününe izleyen Türk gazeteciyim sanıyorum... Asla “uzman” olduğumu iddia etmem, enayi değilim. Bunlar öylesine karmaşık, öylesine “dönek” kurumlardır ki, “uzmanım” deyip, bir soruda rezil olmak mümkündür...

 

30 yıl koridorlarında sürttüm, süründüm; ülkelerinde gezdim, çalıştım, koşturdum;  halklarını, insanlarını tanıdım ama uzman muzman değilim...

 

 

 
 

 

 

 

SİYASİ DİYALOG

 

 

Nedir dış ilişkilerde sağlıklı bir gidiş için en gerekli unsurlardan bazıları?..

 

Siyasi ve diplomatik diyalog...

 

Bunlara kültürel ve insani ilişkiler, turizm, tanıtım gibi bir sürü etken sonradan eklenir...

 

Türkiye’yle Batı Avrupa arasında siyasi diyalog, yani siyasetçiler diyaloğu hemen hiç olmadı. Olduysa, “sağırlar diyaloğu” oldu... Birkaç özel isim bir kenara bırakılırsa, Türk siyasetçilerin ve siyasi partilerin bu alanda somut başarlarından, istek ve iradelerinden söz etmek mümkün değil...

 

Neler gördük, neler...

 

Avrupa Konseyi’nde, “Avrupa Hıristiyan değerleri bir çatı altında toplamalıdır” diye konuşan Papa Jean Paul’ü dinlemeden, anlamadan ayakta alkışlayan Türk milletvekilleri...

 

Aynı Papa’yı öldürmeye kalkışan ve ülkemizin imajında onarımı zor yaralar açan bir Türk terörist...

 

Bugün bile piyasada, bedava fiyatına DVD’leri satışa sunulan “Midnight Exspress” filminin pazarlamacıları...

 

Diplomatlarımızı, istihbaratçılarımızı, vatandaşlarımızı sıkıştırıp sıkıştırıp kalleş tuzaklarda sırtından vuran Ermeni teröristler...

 

Pek çok “Batılı müttefik” tarafından barındırılan, beslenen, silahlandırılan, kışkırtılan, sonra da Türkiye’nin ve Türklerin üzerine salıverilen terör örgütleri ve bunların canileri...

 

Türkiye’den yönlendirilen insan kaçakçıları, kadın tüccarları, uyuşturucu şebekeleri...

 

Değil kendisini anlatmak; savunmaktan bile aciz; yolsuzluk ve her türlü yetki suistimali içinde kayıp bir Türkiye karşısında meydanı boş bulmuş bir sürü lobi...

 

En haklı davalarımızda, Kıbrıs meselesinde, Ege’de, soykırım hikayelerinde sözde kendini savunurken “sadece Türkçe konuşan” bir Türkiye...

 

Sevdiğim fıkralardan biri için parantez açalım mı?

 

Yabancı turist Karadeniz’de gezerken Temel ve Dursun’a yanaşmış, bir şey danışacak:

 

“İngilizce biliyor musunuz?” diye sormuş... Olmayınca, “Fransızca biliyor musunuz?” demiş. Arkasından, “Almanca bilir misiniz?” ve “İtalyanca anlar mısınız?..”

 

Her sorusuna, sağa sola kafa sallanması yanıtı alan turist boynu bükük yanlarından uzaklaşırken, Dursun Temel’e dönmüş, “Yahu Temel” demiş, “Biraz ayıp oluyor, bir lisan öğrenmemiz lazım...”

 

Temel, yanıtlamış: “Saçmalama, uğraşmaya değmez. Adamın halini görmedin mi? Dört lisan öğrenmiş, derdini anlatamadı...”

 

..........

 

Şimdilerde bağırıyoruz, “Batı Avrupa bizi anlamıyor” diye...

 

Öğretemedik ki adamlara şu Türkçe’yi...

 

Konuşamadık ki onların anlayacağı bir lisan ve tarzla...

 

Yok muydu konuşabilen, anlatabilen?..

 

Vardı.

 

Bir Kamran İnan vardı örneğin... Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkan Yardımcılığına getirilen, taa o dönemlerde, 80’li yılların başında, yüzlerce yabancı milletvekili önünde ayağa kalkıp, “Ben Kürt’üm arkadaşlar” diye bağırarak bizim neden “Ne mutlu Türk’üm diyene” kafasında yola devam etmemiz gerektiğini sabırla anlatan, bunu yaparken de İngilizce, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca haykırabilen Kamran İnan...

 

Bakan olunca Avrupa Konseyi’nden ayrıldığında yaptığı veda konuşmasını; bu konuşmadan sonra tüm katılımcılar tarafından 10 dakika ayakta alkışlanmasını unutamıyorum.

 

Sevmezlerdi İnan’ı, korkarlardı, sinerlerdi karşısında... Ama 10 dakika alkışladılar, bazıları bunu gidiyor diye, sevinçten yapıyordu zaten....

 

Alkışlarlar, yeter ki gitsin, sussun Türkiye’yi ve Türkleri böylesine savunanlar...

 

Onları Türkiye’de de “alkışlayarak” devre dışı bırakmıyorlar mı zaten?.. Alkışlar arasında susturulmadı mı pek çoğu, “hiçbir başarının cezasız bırakılmadığı” ülkemizde ?..

 

“Alkıştan anlamayanın hakkı kötektir” denilerek dövülmedi mi, öldürülmedi mi bazıları?..

 

Bırakalım Kamran İnan’ı ve onun gibi değerlerimizi çekildikleri köşelerde, şükran duygularıyla... Unutmayalım ki onlardır gerçekte, Türkiye’nin bugün her şeye rağmen Batı Avrupa gözündeki göreceli saygınlığının, itibarının temelinde olanlar...

 

Yeri geldikçe bu itibarı yaratan ve baltalayan politikacılardan, diplomatlardan söz edeceğim de, önce Batı Avrupa’nın, bayrağını hevesle dalgalandırdığımız AB’nin bazı özelliklerine değinelim.

 

“Bayrak” dedim de aklıma geldi, anlatayım size, sırası gelince, Türkiye’de zaman zaman, yarım yamalak aktarılan AB bayrağı hikayesini...

 

 

 

 

 SANSÜRSÜZ HABERLER, RİCALI SANSÜRLER

 

 

 

Daha önce, bir hatırlatma yapmak geliyor içimden...

 

Dinleyen olursa, genç gazetecilere anlatıyorum zaman zaman...

 

Bizim gazeteciliğe başlangıç dönemimizde maddi ve mesleki koşullarımız pek zordu. Telekslerle, telefotolarla uğraşıyorduk, yoktu faks, internet, cep telefonu...

 

Ama büyük avantajlarımız vardı... Üstadlarımız bize yol gösterir, değer verirlerdi. “Muhabirlik” gazeteciliğin en yüksek mertebesi olarak görülürdü. Patronlarımız gazeteciydi. Çetin Emeç, Abdi İpekçi gibi yol gösterenlerimiz, koruyucularımız vardı. Gazetelerde dış haberlere sayfalarca yer verilir, sadece ajans haberlerine takılıp geçiştirilmesi söz konusu olmazdı. Burada saymaya kalksam unutulanlara haksızlık olur, çok değerli isimlerle çalıştık, omuz omuza... Ödüller aldık, fırçalar yedik... Ama çok uzun yıllar, kendi bünyemizde haksızlığa uğramadık.

 

Patronlarımızın nasıl “patronlar” olduğunu anlatmak isterim sizlere, kısaca...

 

Hürriyet’in eski patronu Simavi’nin, Davos’ta, zamanın Başbakanı Turgut Özal’a, bir muhabirini savunurken attığı fırçayı hatırlıyorum örneğin... Özal muhabiri eleştirmeye, galiba bir haberine müdahele etmeye kalkmıştı. Simavi, “Siz kim oluyorsunuz?” diye çıkışmıştı herkesin içinde... “Ben müdahele etmiyorum, siz nasıl karışırsınız muhabirin işine?..”

 

Ve aynı Simavi, Özal ile kendisinin düzgün bir resmini çekmek için sürekli flaş patlatan Hürriyet muhabirini de paylayıvermişti: “Yeter be çocuk... İki kare çek, yeter... Yazık değil mi film parasına...”

 

“Yazık değil mi film parasına” diyen o patron benim patronum olmadı hiçbir zaman ama bilirim, gördüm ki her zaman biz muhabirleri savundu. Kendi gazetesinin muhabirlerinin en iyi, mümkün olan en güzel koşullarda hizmet vermeleri için hiç cimrilik yapmadı.

 

Hazır sözü açılmışken, Erol Simavi’nin Hürriyet’i maalesef satmak durumunda kalmadan hemen önceki dönemde,  19 Nisan 1988 tarihli gazetenin sürmanşetinde yayımlanan, “Sayın Başbakan” başlıklı yazısını kısmen aktarayım. Aktarayım ki hatırlayın, görün, anlayın ne basın patronları tanımışız bu ülkede... Bu yazının tam metnini de kitabın sonuna ekliyorum çünkü Türk basın tarihinin önemli belgelerindendir.

 

Özal, “Türkiye’ye iki buçuk gazete yeter” zihniyetiyle basını kırıp döküyor o dönemde... Gazete kağıdı fiyatları 1980’den beri, sekiz yılda yüzde 8 bin kadar artmış, 79 misline çıkmış...

 

İşte o günlerde, “Sayın Başbakan” diyerek başlıyor Simavi ve özetle şunları yazıyor:

 

“Zatıalinizi ve politikanızı gazetemde gün oldu eleştirdik, gün oldu alkışladık. Ama şahsınıza olan yakınlığımızı hep koruduk. Bu duygumuzu, karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda, sanırım, siz de hissetmişsinizdir.

 

Sevdiğimiz, beğendiğimiz, umut bağladığımız kişiydiniz. Çizdiğiniz hedefler ve uygulamayı vaat ettiğiniz politika bizlere çok sıcak gelmişti.

 

Şimdi bugünlerden o günlere uzanıp bakıyorum: İtiraf edeyim, sizi artık tanıyamıyorum...

.......

Sayın Başbakanım !.. Gelelim yine şahsınıza...

 

Siz şu by-pass gerçeğini yaşıyorsunuz... Sizde uyandırdığı etkiyi iki kelimeyle özetleyebilirim: “BASINDAN NEFRET”...

........

 

Ama üzerine basa basa söylüyorum: Bizler hancıyız... Sizler, öyle de, böyle de, yolcu...

.........

 

Hayır Sayın Başbakanım!..

 

Basın yalan yazmıyor... Türkiye’de de yazmıyor, dünyada da yazmıyor...

.......

 

Şimdi bu sütunda, şerefimi de ortaya koyarak ve yazdığım satırların altını çizerek söylüyorum: Bizlerin arasında, bırakın yalan haberi, yanlış habere bile tahammül gösterecek meslektaşım yoktur.

 

Kabul ediyorum... “Devrişhaneniz”de basın sevilmiyor. Gazetelerimizin kamuoyunda cana yakın bir görüntü taşıdıklarını da sanmıyorum... Sizin de olayı, içinizin yağları eriyerek körükleyişinize her gün tanık oluyorum.

 

Oysa, baş başa konuşup fikir alışverişinde bulunduğumuz günler az değildir.

 

Yanımda çoğu zaman Genel Koordinatörümüz Çetin Emeç de hazır bulunmuştur.

 

Nice sırrınızı bize açmıştınız... Hepsini, kutsal bir gizlilik içinde korumaya, ikimizin de özen gösterdiğini herhalde teslim edersiniz.

 

Ama hep titizlendiğimiz bu kuralı şimdi ben bozmak istiyorum...

 

Hatırlarsınız, Davos’taydık... Sizden, başını dertte gördüğüm bir meslek mensubumuz için ricacı olmuştum... Ödeme sorunları vardı... Makul bir erteleme ona soluk aldırabilecekti.

 

Aracılık görevimi yerine getirirken bir noktayı ayrıca belirtmiştim:

 

“Ben, arkadaşımdan çok, bini aşkın çalışanını düşünüyorum. O; evini, arsasını, olmadı tesisini satar, kendisini kurtarır. Ya ötekiler? Onlar sokakta kalır. Beni asıl kaygılandıran, çalışanlardır.”

 

Hafiften bir yan tebessümle, bileceksiniz, ne demiştiniz:

 

“Valla Erol Bey, bugün iki buçuk milyon işsiz var... Piyasadan bin küsür gazeteci çekilmiş, hiç de fena olmaz.”

 

Bu sözlerinizi herhalde hatırlarsınız da, benim de karşısınızda ağzımın açık kaldığını acaba hatırlayabilir misiniz? 

 

Donmuştum.

 

Onca umudum, biraz da o gün, umutsuzluk çukurlarına gömülecekti...

 

Sonra sonra, düşünüp kurdukça çıktı... Bu ne kişiliksiz düzendir ki, parmağınızın bir işaretiyle, pazar günü olmasına rağmen savcılar çalışır, gazete toplatır... Bu ne onurdan yoksun devlet kuruluşlarıdır ki, yine bir göz kırpmanızla kağıdımıza katmerli zammı bindirir... Yine pazar olmasına ve saatlerin akşam karanlığında hayli yol almasına rağmen...

 

Evet Sayın Başbakanım... Gelelim netice-i kelama:

 

Montesquieu, “Kuvvetler Ayrılığı” sistemini getirirken üçlü bir düzen düşünmüştü: Yasama, Yürütme, Yargı...

 

Zatıdevletiniz bu ilkeyi tekliye düşürdünüz: Şimdi varsa da, yoksa da “Özal”...

 

Anayasayı bile, ama bir kez, ama on kez ihlal etmekte beis görmeyen siz değil misiniz?

 

Bilirsiniz...

 

Devlet organları arasında yer almasa da, azıcık fantezi, aslında bir gerçeğin ifadesi olarak “Basın”ı da “kuvvetler” arasına katarlar. Ona da bir numara yakıştırırlar:

 

“Dördüncü Kuvvet”.

 

Ben de şimdi, sizin ilhamınızla, yeni bir “Kuvvetler Ayrılığı” ilkesi getiriyorum.

 

Demokrasiye ve demokratik düzenin kutsallığına olan sarsılmaz inancımın da ışığında, benim kuvvetler ayrılığı kitabım, Türkiye’de, birinci kuvvet faslına bilir misiniz ne yazar?

 

Basın...

 

Ya ikinci?..

 

Buyrun, kalemimi zatıâliniz teslim alın... Aklınızdan ve gönlünüzden ne geçiyorsa, varın oracığa onu yazın.

 

Saygılarımla.

 

Erol Simavi

.................

 

İşte böyle cesur, cüretli patronlarımız vardı bizim...

 

Rahmetli Kemal Ilıcak da bunlardan biriydi. “Muhafazakar” Tercüman’da patronumuzdu... Taha Akyol Genel Yayın Müdürü, Zafer Atay Dış Haberler Müdürü...

 

Satıldı Hürriyet, battı o Tercüman, “Türkiye’ye iki buçuk gazete yeter”, “Bin gazeteci işsiz kalsa fena mı olur?” zihniyetiyle... İşsiz kaldık çoğumuz...

 

Kemal Ilıcak farklı bir Ilıcak’tı... Benim yüzümden başı çok derde girdi, Taha Bey de iyi hatırlar sanıyorum... Bana, “Sen bizim gazetenin komünistisin” derdi, takılırdı da,  bir tek kere, bir tek haberimi, yorumumu, yazımı sansürlemedi bu ekip... Hükümetle, politikacılarla, askerlerle, istihbaratçılarla kapıştılar zaman zaman, benim haber ve yazılarım yüzünden... Baskı gördüler ama sansürlemediler.

 

 

 


 AB BAYRAĞI

 

 

İşte bunları anlatıktan sonra, gelelim “AB Bayrağı” hikayesine...

 

Türkiye, 1987’de, Batı’da herkes “Yapmayın” derken, AB’ye tam üyelik başvurusunda bulundu. Bu başvuru 1989’da kibarca reddedildi. Reddediliş haberini, red raporunu önceden ele geçirip önceden vermiştim Tercüman’da... 10 Kasım 1989...

 

O zamanlar Avrupa Topluluğu isimli AB’nin Türkiye Masası Şefi Eberhart Rhain imzalı raporunda, Türkiye’nin milliyetçi geleneği ve bir İslam ülkesi olarak hassas konumu, Ankara’nın başvurusunun kabul edilememesine gerekçe gösteriliyordu.

 

Rapora göre Türkiye’nin nüfusu, kalkınmakta olan bir ülke düzeyinde kalması, siyasi ve ekonomik çıkarları, kültür farklılığı, her şeyi tam üyeliğine engeldi... Türkiye, Avrupa’nın kültürel ve siyasi mirasının bir parçası değildi...

 

Ancak raporda, Türkiye’nin önünden “havucun” çekilmemesi gereğine de, tabii farklı bir lisanla ama net olarak değiniliyor ve oyalama taktiğinin en az on yıl daha sürdürülmesi, daha sonra değerlendirmeler yapılması öneriliyordu.

 

Aslında bu raporun birçok bölümü doğru ve gerçekçiydi. Ama red yanıtının bizim gazeteden, zamanından önce kamuoyuna duyurulması hükümeti rahatsız etmiş, galiba biraz zor durumda bırakmıştı.

 

Gizli raporu nasıl ele geçirdiğimi sorgulayan AB kanadı da bu erken habere biraz bozuldu ama tabii yalanlayamadı. Türk başvurusuna resmi red yanıtı, haberi izledi...

 

O dönemde, raporu bana sızdıran AB memuru hanıma teşekküre gittim.

 

“Yahu siz Türkler ne kadar duygusal insanlarsınız” dedi ve ekledi:

 

“Gerçekleri görmeyi reddediyorsunuz. Bu rapora tepkileriniz bile bunu gösteriyor. Avrupa Topluluğu’nun nasıl bir proje olduğunu, temel değerlerini incelesenize, bozulup duracağınız yerde... Sen rapor peşinde koşacağına bizim Avrupa Bayrağı’nın anlamını araştırdın mı hiç?”

 

Bunları okurken temkinli olunuz. Size 80’li yılların sonunda yaşanan ve söylenenleri aktarıyorum. O zaman AB’nin 12 üyesi vardı, şimdi 27... O zamandan bu yana çok şeyler değişti, onlarda da, bizde de zihniyetler farklılaştı. Onların “Hıristiyan Avrupa” rüyaları giderek kâbusa dönüştü.

 

Bu sözler üzerine Avrupa Bayrağı konusunu araştırmaya başladım. Benim bildiğim, bu bayrak, Türkiye’nin de üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nden çalınmıştı.

 

Evet, bayrak, Türkiye’nin 1949’dan beri üyesi olduğu Avrupa Konseyi’nin açtığı bir yarışma sonunda, Aralık 1955’de, Bakanlar Konseyi’nde Türkiye’nin de onayıyla benimsenmiş. O zamanlar Avrupa Konseyi'nin, Türkiye dahil 13 üyesi vardı. Türkiye'de, Menderes hükümeti ve Dışişleri Bakanı Prof. Fuat Köprülü işbaşındaydı.    

 

Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi'nin bu bayrağını 1985'te, yani tam 30 yıl sonra kabul edip benimsedi. O tarihte AB'nin 10 üyesi vardı. Bu rakam 1986'dan 1995'e kadar 12, sonra 15 oldu derken şimdi 27... Bayraktaki yıldız sayısı hiç değişmedi.    

 

Pardon, değişti! Ne zaman ve nerede değişti bilir misiniz? 1995'te, Türkiye'de !     AB genişleyip üye sayısını 12'den 15'e çıkarınca TRT'de ve bazı Türk gazetelerinde "15 yıldızlı" bayraklar üretildi. Bizim meslektaşların "kafalarına göre" yaptıkları bu değişiklikten, uyarıların ardından vazgeçildi!    

 

Şimdi Avrupa Konseyi'nin ve AB'nin internet sitelerine girip, "Bu bayrağın anlamı nedir?" sorusuna yanıt ararsanız, çok garip ve mantıksız açıklamalarla karşılaşırsınız. Örneğin: "Bir yılda 12 ay vardır, saat hesabı 12'ye dayanır" gibi...    

 

Gök mavisi fon üzerinde 12 sarı yıldız...

 

Fazla uzatmayalım bu konuyu... Ben bayrağın projesini sunan ve yarışmayı kazanan Strasbourglu din adamını buldum. Kendisiyle haklı olarak gurur duyuyordu. Bir bayrak belirlenmesi için yarışma açıldığı haberini yerel gazetelerde görmüş, Paris’teki bir katedralde, Meryem Ana heykelinin başındaki 12 sarı yıldız ve fondaki gök mavisinden ilham alıp projesini sunmuş. 12 rakamının, sarı yıldızların, gök mavisinin Hıristiyanlık aleminde simgelediklerini ayrıntılarıyla anlattı, İncil’den kesitlerle...

 

“Bir mucize oldu” diyordu:

 

“Tüm üye ülkeler, müslüman Türkiye dahil, bu projeyi benimseyip onayladılar. Sadece protestan İngilizler biraz tereddüt etti ama sonunda bayrak resmiyet kazandı. Meryem Ana simgesi Avrupa’nın sembolü oldu. Sizin Efes’te bile var bu sembol... İncil’de belirtiliyor zaten, Hıristiyanlık aleminin bir gün bu sembol altında bir araya geleceği...”

 

Ben, bol fotoğraflı röportajı İstanbul’a gönderip görevimi tamamladım. Avrupa Bayrağı’nın anlamını, kaynağını yansıtan bir röportaj... Ama o dönemde, tam red yanıtının ardından böyle bir haberin çıkmasının, zaten öfkeli olan kamuoyunda olumsuz etkilerini de tahmin edebiliyorum.

 

Röportajın İstanbul’a ulaşmasından bir-iki gün sonra Başbakan Özal beni aradı. Sık sık, değişik ülkelerde onu izlediğim için iyi tanışıyor sayılırız ama ilişkiler sadece siyasetçi-gazeteci boyutunda... Dolayısıyla, aramasına şaşırdım.

 

Anladığım kadarıyla, muhtemelen Kemal Bey kendisine bu röportajla ilgili bir ön bilgi vermiş. Özal, bunun yayımlanmasının olumsuz etkilerinden söz etmiş, askıya alınmasını istemiş. Patron da bunun ancak benim rızamla yapılabileceğini söylemiş.

 

Başbakan, sakin ve makul bir ikna çabasıyla önce beni tebrik etti. Sonra, AB’nin red yanıtını önceden duyurduğum haberin kendilerini çok sıkıntıya soktuğunu anlattı ama beni eleştirmeden... Ardından da bu bayrak hikayesinin askıda kalmasını istedi. Etrafı yatıştırmaya çalıştıkları bir dönemdi. O dönemde, “Ey ahali, bize red yanıtı veren AB’nin bayrağı, Hıristiyan bayrağı” gibilerden bir yayın, iyice keyif kaçıracaktı elbet...

 

Doğrusu ben bu işi o kadar önemsemedim. Röportaj, fotoğraflar yayımlanmadı. Amaç kamuoyunu öfkelendirmek değil, sadece bilgilendirmekti.

 

Birkaç hafta sonra Özal Strasbourg’a geldi. Zamanın AB Komisyonu Başkanı Jacques Delors bir basın toplantısı yaptı önce... Daha sonra (yıllar sonra) fikir değiştirecek olan Delors, o gün, basın toplantısında uzun uzun Avrupa’nın “Hıristiyanlık mirasından” söz ediyor ve çok açık ifadelerle, “Türkler bu işin içinde yok” diyordu.

 

Yarım saat sonra, aynı salonda, Özal basın toplantısı düzenledi. Delors’un değerlendirmeleri kendisine aktarıldı. İşte o zaman Başbakan’ın bana dönüp, “Madem öyle diyorlar, senin o bayraktaki 12 yıldızı çıkarıp yerine 12 haç koysunlar” dediğini hatırlıyorum.

 

Sonuçta bayrak konusu Türkiye’de pek gündeme gelmedi, gelmesi de gerekmedi. Ama komik şeyler oldu: En ciddi gazetelerde, AB’nin üye sayısı arttı diye, bayraktaki yıldız sayısı da arttırıldı. TRT bile bunu yaptı. 22 yıldızlı AB bayrakları da ürettik basında, televizyon ekranlarında...

 

Biraz zaman gerekti, anlamamız için...

 

Gocunacak bir şey yok. Hele ki Türk hükümetinin onay imzası da var bu bayrakta... Batı Avrupalılar bile geç uyanmışlar, hâlâ tartışıyorlar bu konuyu ama değiştiremiyorlar artık bayrağı... Bazı girişimler havada kaldı. Yapabilecekleri tek şeyi yapıyorlar: Belgelerde, sitelerde bu bayrağın anlamını sorgulayanlara, birlikten, beraberlikten, göklerdeki sonsuz uzlaşmadan söz edip konuyu kapatarak...

 

Haksız değiller, bu işin davası olmaz artık...

……….

 

“Avrupa Birliği” adını duyunca, “yandaş” da olsanız “karşıt” da, sanıyorum ki sizin de mideniz bulanıyordur artık, size de gına gelmiştir... Ya ben ne yapayım? 1980’den beri her gün bunları dinle, bunları izle, bunları yaz...

 

Hitler demiş galiba: “Yalan ne kadar büyük olursa insanlar o kadar kolay inanıyor...”

 

Ama bunca deneyimden sonra, izin verirseniz, şunu da not etmek istiyorum: Batı Avrupalılar, AB’liler aslında bize fazla yalan söylemediler, biz onlara daha fazla yalan söyledik, Türkiye olarak... Onlar bizden daha açık, daha dürüst konuştular. Sözlerini duymazdan geldiğimizi görünce elimize bir sürü yazılı belge, karar tutuşturdular.

 

Biz ciddi olmadık, ciddiye almadık... Ve tabii ciddiye alınmadık çoğu yerde...”İsteyenin bir yüzü, vermeyenin bin yüzü kara”, “kapıdan olmazsa bacadan gireriz...”

 

Onlar “Hayır” dedikçe, “Hayırlısıyla gireriz” esprileri...

 

Bu işi her zaman yetenekli, bilgili, emin ellere teslim ettiğimiz de söylenemez.

 

Ciddiyetsizliğimiz giderek arttı, işler giderek gevşedi... Bir örnek vereyim isterseniz, laf bayraktan açılmışken :

 

2007’de, Türkiye’nin Brüksel’deki AB Büyükelçiliği’ne, koskoca binaya koskoca bir “Fenerbahçe Bayrağı” astılar! Çünkü Fenerbahçe şampiyon olmuştu.

 

“Bunun AB ile ne alakası var?” diyeceksiniz. Demeyin... Ben bilemem. Öğrendiğim kadarıyla, Türkiye’nin AB Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Bozkır’ın memnuniyet, zafer ve gurur ifadesiydi bu... Kendisi açıkladığı için ismini verip yazmakta tereddüt etmiyorum. Bugün sorsanız, bu eyleminden gurur duyduğunu tekrarlayacak kadar bilinçli bir Fenerbahçelidir. (Bilinçli diplomat demedik yani...)

 

Aynı zamanda Türkiye’nin Belçika Büyükelçiliği ve Brüksel Başkonsolosluğu olan kocaman binaya kocaman bir Fenerbahçe bayrağı...

 

Bunu yapan, Türkiye’nin AB nezdindeki “daimi temsilcisi”...

 

Olabilir mi böyle bir şey?

 

Olabildi...

 

Diplomatik kuralları belirleyen Viyana Sözleşmesi ne derse desin...

 

Değil AB’nin, dünyanın hangi ülkesinin büyükelçiliğinde böyle bir şey yapılabilir, yaşanabilir?

 

İşte biz bu kadar ciddiyiz. 

 

Güleriz diplomasimizin ağlanacak haline...

 

Bu olayı Hürriyet’te fotoğraflı haber yapan gazeteci yazar Zeynel Lüle, Türkiye’nin AB Daimi Temsilcisi’nin “AB’li değil FB’li olduğunu” söylüyor ve o dönemde yazdığı makalede, “Dikkat ettim. Son iki, belki de üç aydan beri AB Nezdindeki Türkiye Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Bozkır ile hiç AB konusunu konuşmadık. Birlikteliğimizdeki tek konu Fenerbahçe oldu” deyip özetle şunları da ekliyor:

 

“Belli ki biraz AB konusundan uzaklaşma ihtiyacımız var. Zaten Türkiye'de kiminle karşılaşsam, "Bize AB'den bahsetme" diyor. Hem Türkiye AB'den, hem de AB Türkiye'den sıkıldı ve yoruldu. Biraz "dinlenme" sürecine ihtiyaç var. AB için değil, FB için daha kolay bir araya gelir olduk. Şimdilik mutluyuz. Üstelik şampiyonuz. Türkiye'nin Brüksel'deki AB Temsilciliği binasında, Türk bayrağının yanı sıra, Fenerbahçe bayrağı da dalgalanıyor. Tabii geçici bir süre kalacak. Ama AB bayrağı yok...”

.......

 

Ama bu olayda benim gözlemlediğim en komik durum, Belçika polisi tarafındaydı.

 

Malum, Belçika’da teröristler cirit atıyor. Türk Elçiliği de sürekli korsan gösteri ve saldırı tehdidinde, sürekli korumada... Bu elçilik binası önünde gün gelir terör örgütlerinin, PKK’nın, DHKP-C’nin paçavraları bayrak diye dalgalandırılır; gün gelir Türk bayrağı yakılır.

 

Diplomatlarımız fazla bir şey beceremezler bu durumlarda... Önce, pencerelerden dışarı bakıp, “Ay, sıktılar gene... Şu göstericiler gitse de binadan çıkıp evimize dönebilsek” diye diplomatik beklentiye girer, ertesi gün de Belçika Dışişleri’ne bilmem kaçıncı nota’larını iletirler.

 

Büyükelçilik binasına Fenerbahçe bayrağı asıldığı zaman Belçika polisinin şaşkınlığını düşünebiliyor musunuz?

 

Önce elçiliğin bir terör örgütü işgaline uğradığını zannedip hemen ellerindeki “terör örgütleri bayrakları” kataloğunu açmışlar. Bu bayrak hangisinin ?.. (Sakın Fenerliler bana kızmasın, rahmetli kayınpederim Prof. Ahmet Taner Kışlalı koyu Fenerli diye ben bile, kendi takımım olan Akçaabat Sebatspor’un ardından, gönlümde ikinci sırayı Fenerbahçe’ye vermişimdir. Ama ne Akçaabat Sebatspor’un, ne de Fener’in bayrağının bir diplomatik binamıza asılamayacağının bilincindeyiz herhalde hepimiz... Veya büyük çoğunluğumuz...)

 

Belçika polisi bir bayrağa bakıyor, bir elindeki kataloğa... PKK değil, DHKP-C değil, ASALA falan hiç değil... Yoksa İspanyollar da mı artık Türklere gıcık oluyor? ETA amblemi olabilir mi? Korsikalılar kesinlikle olamaz ama...

 

Tamam, tamam, bulduk: “Ergenekon...”

 

Şaka yaptığımı, abarttığımı düşünmeyin... Koca Fenerbahçe bayrağı, koca binada, küçük Türk bayrağının yanında günlerce asılı kaldı.

 

Konu zamanın Dışişleri Bakanı’na (herhalde defalarca) iletildi.

 

Fenerbahçe şampiyondu ! Ama Fenerbahçe için bu bir ilk değildi...

 

Türk Dışişleri daha da şampiyondu ! Çünkü bir ilki gerçekleştiriyordu, küresel boyutta !..

 

Çuvallayan sadece Belçika polisiydi !

 

Ve ne yazık ki, maalesef, o dönemde, biraz da bizim Akçaabat Sebatspor’du çuvallayan...

 

Ah ben de başarılı, işini bilen bir diplomat olacaktım ki, asacaktım Akçaabat Sebatspor’un bayrağını elçilik binasına, Beşiktaş’a İstanbul’da o golü attığı gün, hiç umursamadan Viyana Sözleşmesi’ni, Türk Devleti’nin ciddiyet imajını...

 

Şaka bir yana...

 

AB yolunda, tam üyelik müzakerelerini başlatmış Türkiye’den ve o Türkiye’nin Brüksel’deki “AB Daimi Temisllcisi”nden söz ediyoruz...

 

Zeynel Lüle’nin, “AB’li değil FB’li” dediği Büyükelçi şimdi nerede dersiniz?

 

Ankara’da, AB Genel Sekreterliği’nde, “Genel Sekreter”...

 

Bu kaptanlarla, hayırlı yolculuklar...

 

 

 

 

 

 

 

KEMALİSTLER, SİLAHLI KUVVETLER, ÖCÜLER…

 

 

“Elveda Batık Avrupa” aşamasına gelene kadar neler gördük neler, neler dinledik neler…

 

Çok eskilere gitmeye gerek yok…

 

Yıl 2003.

 

Avrupa Parlamentosu’nda, bir kere daha, “Türkiye Raporu” görüşülüyor. Hazırlayan, Hıristiyan Demokrat Grup’un Hollandalı üyesi parlamenter Arie Oostlander…

 

Rapor tasarısında şu ifadeler yer buluyor :


“Türk Devleti'nin temel felsefesi olan Kemalizm, Türk Devletinin bütünlüğüne yönelik ölçüsüz bir endişe kaynağı oluyor. Kemalizm, Türk kültürünün ve milliyetçiliğinin homojenliği üzerinde duruyor. Devletçilik, ordunun güçlü rolü, dine karşı çok katı bir tavır gibi yaklaşımlara öncelik veren Kemalizm felsefesi, Türkiye'nin AB'ye katılımına köstek oluşturuyor.”


Tasarıda, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin, Türk halkı tarafından güvenilir bir kurum olarak görülmesi de eleştiriliyor:

 

“Türk halkı, TSK'ya, Parlamento dahil birçok kurumdan daha fazla güveniyor. Bu, TSK'nın, Türkiye'nin çoğulcu demokrasiye doğru gelişmesini frenleyen bir rolü olduğunu gösteriyor…”

 

Tasarıda ,“Türk hükümetinin, devlet reformunu başarmak için, köktendincilik ve bölücülük korkularını yenmesi gerektiği” savunuluyor ve “Türkiye'de Kemalizm'i değil, demokratik Avrupa ilkelerini temel almış yeni bir Anayasa oluşturulması” gereğinden söz ediliyor. 

 

O dönemde, yine özgürce yazabildiğim bir dergide, “Oha” başlıklı bir makalemde, özetle şunları anlattım:

 

 “Türkiye’de bir din devleti kurmak isteyenlerin, Türkiye’yi bölerek ırkçı bir devlet kurmak isteyenlerin Mustafa Kemal’e saldırmalarının tutarlı bir yanı vardır. Çünkü, Kemalizm’i yıkmadan bu hedeflerine ulaşamazlar. Ama çağı yakalama arayışında gibi görünüp Atatürk’e saldıranlar asla inandırıcı olamazlar. Türkiye’de Atatürk’ü yıkarak olumlu bir şeyler yapılabileceğini sananlar, kendi küçük dünyaları içinde büyük bir yanılgı yaşıyorlar.”    

 

Prof. Ahmet Taner Kışlalı bunları yazalı on yıldan fazla olmuş.

Şimdi Avrupa Parlamentosu’nda bir tanesi çıkmış, “Türk Devleti’nin Kemalist felsefesi yıkılmadıkça, Türkiye’nin AB’ye giremeyeceğini” söylüyor. Söylemekle kalmıyor, bunu belgeleyerek, dünyanın en büyük parlamentosunun kararı haline getirmeye çalışıyor.    

 

Ne demek lazım ?    

 

“Oha !”     

 

Bizde, halk dilinde, bazılarına öyle demezler mi, “Lütfen durunuz” anlamında!..     

 

 “Türkiye’nin milliyetçi ve laik yaklaşımı, AB ile uyuma engelmiş. Türk hükümetleri, köktendincilik ve bölücülükten korkmasınlarmış, yoksa AB işi yatarmış...”

“Oha, oha!”      

 

“Lütfen durunuz” yani...     

 

Bu tür kararları resmileştirmek için Türkiye düşmanı lobiler merkepler gibi çalışıp koştururlarken, bizde bazıları hep aynı hikayeyi anlatıyor:

“Avrupa Parlamentosu kararlarının yaptırım gücü yoktur. Bu belgeleri, kararları haber yapmak bile hatadır. Ciddiye almayın, görmezden gelin, AB ile ilişkiler bozulmasın...”


Size de “Oha!”    

 

Siz de “Lütfen durunuz” yani...    

 

Bu parlamento sözde Ermeni soykırımı iddialarını belgelerine, kararlarına soktuğu zaman da aynı şeyleri söylediniz. Sonra o belgelere dayananlar, dünyanın birçok parlamentosundan aynı kararı çıkarttırdılar. Avrupa Parlamentosu kararını örnek gösterip, başkentlere “soykırım anıtları” diktirdiler. Bakın, bugünlerde Belçika Parlamentosu’nda gene aynı tartışmalar başladı. Onlar devekuşu, siz devekuşu... Ne de güzel anlaşıyorsunuz !   

 

Bu arada Belçikalı bazı politikacılar da coştular:

“Türkiye Kuzey Irak’a girerse, AB’ye giremez...”    

 

“Oha!”    

 

“Lütfen durunuz!”     

 

“Türkiye Irak işine karışırsa, NATO yardımı durdurulur!”     

 

“Oha! Oha!..”

“Lütfen durunuz!” “Lütfen durunuz!..”     

 

Ben size bir şey söyleyeyim mi?     

 

Bütün bunlar neden başımıza geliyor bilir misiniz?     

 

Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetmek iddiasında olan insanların, 40 yıldır süren tepkisizliklerinden... Bazılarına anladıkları lisandan konuşup, bir türlü “Oha!” diyememelerinden!..     

 

Kopenhag Zirvesi’nde, “Kıbrıslı Rumları tam üye yapacağız, sonra, 2005’te belki sizlerle müzakere başlatırız” diyenlere, o güzelim halk lisanımızla, “Lütfen durunuz” yanıtını vermek gerekirdi. O yanıtı işitmeyince daha da tahrik oldular, “Kıbrıs Rum kesimi girerse Türkiye ile müzakereler bile başlamaz” dediler...     “Oha!” , “Lütfen durunuz!” ...diyen gene olmadı! Dolayısıyla hiç durmadan vuruyor, hiç durmadan saldırıyorlar.    

 

 “Kemalizm yıkılmadıkça AB’ye giremezmişiz”, öyle mi?     

 

“Kuzey Irak’ın terör yuvası olmasını engellemeye kalkarsak AB’ye giremezmişiz”...          

 

“Uluslararası antlaşmalardan doğan haklarımızdan vazgeçmez ve Kıbrıs’ı teslim etmezsek AB’ye almazlarmış...”     

 

“Türkiye’nin katılımı, AB’nin sonu olurmuş...”    

 

“Oha artık!” 

“Lütfen artık durunuz!”     

 

Ne idüğü belirsiz, bünyesinde birbirinizi yediğiniz, uzlaşmazlık ve müttefikler arası ihanet sembolü haline getirdiğiniz, geleceği meçhul AB’nizi alınız, müsait bir yerlerde sıcakta tutup, turşusunu kurunuz. 

 

…………….

 

Neticede tepkiler gösterildi, bu ifadeler rapor taslağından çıkarıldı ama AB kanadında Kemalistlere ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne “öcü” yaklaşımına hiç son verilmedi.

 

Bu arada, Türk Dışişleri’nin kaliteli diplomatları olduğu gerçeğini yansıtmak adına, o dönemden bir haberi aktarayım. Bir büyükelçinin, Ankara’dan talimat bile beklemeden gösterdiği doğal ve profesyonel tepkinin haberi:

“Türkiye’nin AB nezdindeki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Oğuz Demiralp, Atatürk’ü, ‘Türkiye’deki derin devletin kurucusu’ diye niteleyen Chris Patten için AB Komisyonu Dış İlişkiler Temsilciliği’ne bir nota verdi.

AB Komisyonu’nun Dış İlişkilerden Sorumlu Temsilcisi Chris Patten’in, Atatürk’ü, ‘Türkiye’deki derin devletin kurucusu’ olarak nitelemesi, siyasette askerlere kilit rol verdiğini söylemesi ve etnik ile dini azınlıkları bölücü olarak gördüğü yönünde görüş belirtmesi, Ankara’nın ‘notalı’ tepkisine neden oldu. Patten’in Oxford İslam Merkezi’nde yaptığı konuşmanın metninin daha önce Brüksel’de ‘ambargolu’ olarak dağıtılması nedeniyle, resmi girişim yapan Türkiye’nin AB Nezdindeki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Oğuz Demiralp, Atatürk’le ilgili ifadelerin ‘yanlışlarla dolu’ olduğunu belirtmiş ve Patten’in dikkatini çekmişti. Ancak Patten yapılan uyarıyı dikkate almadı ve konuşmasını değiştirmedi.

Demiralp,
AB Komisyonu Dış İlişkiler Temsilciliğine bir ‘nota’ göndererek yapılan ‘vahim’ hatalara dikkat çekti. Türkiye’de ‘derin devlet’ kavramının 1990’larda, MGK’nın ise 1960’dan sonra ortaya çıktığını belirten Demiralp, bu kavramların Atatürk’le hiçbir ilgisi olmadığını söyledi.

Atatürk’ün Lozan’da ‘azınlıklara hak getiren insan’ olduğunu hatırlatan Demiralp, o dönemlerde Avrupa’nın yarısının ‘totaliter’ rejim içinde olduğunu, Atatürk’ün ise demokrasi yolunu seçtiğini vurguladı. Demiralp, Patten’in konuşmasında Atatürk’ün İkinci Dünya Savaşı’nda yaşadığı gibi bir ifade bulunduğunu belirterek, konuşmada ‘vahim hatalar’ olduğuna dikkat çekti ve Ankara’nın tepkisini duyurdu.

………

Ne denirse densin, meydanların boş bulunduğu veya boş gözüktüğü dönemde AB coşmuş, gidiyor.

 

Kürtlerin isimlerini doğru dürüst yazamamaları sorunu ortaya atıldı. “Türk alfabesi değişsin, Q, X, W harfleri eklensin…”

 

Emrin olur abi…

 

“Ama bırakın da biz de eğlenelim biraz” dedik ve birkaç “gâvur pasaportlu” arkadaş bir araya gelip dilekçeleri dayadık:

 

“Benim adım Sıtkı. Belçikalıyım. Kimlik kartımda Sitki yazıyor. Hatta bir seferinde Sikti yazan bir kimlik kartı verdiniz, değiştirmeniz için 6 ay uğraştım. Rica etsem, alfabenize ı harfini sokar mısınız?..”

 

“Benim adım Dolunay Kışlalı… Fransızım. Kimlik kartımda adımı Kislali diye yazıyorsunuz. Çok ayıp oluyor. Alfabenize ş ve ı harflerini dahil eder misiniz?”

 

Yemedi tabii…

 

Ah bu “AB karşıtları”

 

Alfabe değişikliği talebi askıya alındı...

…….

 

İnsan, hele ki bir de gazeteci olarak, olay ve gelişmeleri bu kadar içerden ve yakından izlemek durumunda kalınca, daha da isyan edesi geliyor.

 

“Genel Ev Fantezileri” başlıklı yazım da o dönemden :


 Avrupa Birliği Komisyonu üyesi Günter Verheugen, “Anadolu” dergisinin özel sayısına verdiği demeçte, Türkiye ile AB arasında bir “aşk hikayesi” yaşandığı varsayımını kabullenerek konuşmuş.

       

Bu “aşk hikayesi”nde Türkiye’nin rolü, herhalde, kendisinden yıllardır istifade edilen, duygularıyla oynanan ama bir türlü evliliğe yanaşılmayan “uzatmalı sevgili”... AB ise her dediği yapılan, her istediğinde, evlilik umuduyla koynuna girilen “taşfırın erkek”...  

      

Verheugen demiş ki: “Her aşk hikayesi duygusal olur ama bu işte dürüstlük, saydamlık, açık yüreklilik ve sorumluluk da olmalıdır... Bir yerde başka, bir yerde başka konuşmak olmaz.”   

     

Aynen böyle demiş.    

     

Bunları söyleyen “dürüst, açık yürekli, saydam ve sorumlu” erkek, aynı günlerde, Berlin’de yaptığı bir konuşmada, “Türkiye'nin AB üyesi olabileceğine inanmadığını, başka seçenekler üzerinde düşünülebileceğini” söylemişti ve Hürriyet gazetesi bunu yazmıştı. Verheugen, bu haberi önce bizzat ve şiddetle yalanladı. Hürriyet ses kayıtlarını internetten verince, “Berlin’deki özel bir toplantıydı” gibilerden bir açıklamayla geçiştirdiler.


Berlin’deki özel bir evde, özel toplantı...       

 

Özel evde farklı konuşuyorlar.       

 

Brüksel genel ev...    

   

Buradaki konuşmalar genel eve yakışan türden... 

      

Genel evde aldatma var, suni tatmin var... Orada kimin elinin kimin neresinde olduğu belli değil; kimin kimle ne yaptığı bilinmez. Kural bu.  

     

Genel ev yalan aşklar dünyası...       

 

“Genelev” ile “genel ev” aynı şey değil elbette... 

      

Birincisinde herkes ne istediğini biliyor hiç değilse... Parayı veren düdüğü çalıyor.   

 

Genel evde ise paranızı çalıp sizi düdük yerine koyuyorlar...        

…..

 

“Taşfırın erkek” tatmin olsun diye güzel reformlar yapılıyor. Kürt asıllı Türk kardeşlere Kürtçe isimler verilebiliyor; eğitim, yayın hakları tanınıyor.


Brüksel’den “siyasi orgazm” sesleri yükseliyor.   

     

Ama “fantezilerin” sonu gelmiyor.       

 

Şimdi, bazıları, “Türk alfabesinin değişmesini” istiyorlar! Q, W ve X harfleri eksikmiş! Bu konuda “şikayetler” geliyormuş. 

       

Yüzbinlerce Türk’e, çok ihtiyaçları olduğu için, istemeye istemeye pasaport dağıtırken bu Türklerin isimlerini yazmaktan ve telaffuz etmekten aciz olan Batı Avrupalılardan, “Belçika vatandaşı” olarak, alfabelerine I, Ğ, Ş gibi harfleri eklemelerini mi istesek?        

…….

 

 Avrupa Birliği’nde bazıları, “Türkiye’nin Kıbrıs’tan vazgeçmesini” istiyor... Ankara’nın Kıbrıs’taki garantörlük haklarını, bu konudaki uluslararası antlaşmaları görmezden geliyorlar!    

     

Kıbrıs Rum kesimi 1 Mayıs’ta AB’ye tam üye olacakmış. Bu kesinmiş. Eğer Türkiye bu tarihe kadar Kıbrıs sorununu çözmezse, Rumlar artık veto hakkı elde edecekleri için, öyle bir güç kazanırlarmış ki, Ankara’nın işi pek zorlaşırmış. Kıbrıs bir “önkoşul” değilmiş ama gerçekte, Kıbrıs çözülmezse Türkiye AB’ye giremezmiş.   

    

Eeee? Soruyoruz: “Sorun çözülürse Türkiye’nin girişi, Rumların, Yunanlıların bunu engellemeyeceği garanti mi?”   

    

Yanıt yok.   

    

Zaten genel evde hiçbir soruya yanıt yok.     

 

Türkiye’de var mı?    

  

Başbakan Erdoğan Brüksel’deki basın toplantısında, “Türkiye’nin Kıbrıs stratejisi nedir? Çözümsüzlük halinde bir B planı var mı?” diye soran gazetecilere kızdı.  

   

“Yeter artık, bana Kıbrıs’ı sormayın” dedi.


Yanıt yok yani...       

 

Erken öten horozu kestikleri doğru ama geç öten, hiç ötmeyen veya saçma sapan öten horoz ne işe yarar?   

 
Hele böyle bir zamanda...

 

…..

 

Kıbrıs’tan vazgeçmek, alfabe değiştirmek de yetmiyor. Taşfırın erkek yeni fanteziler üretiyor. Bazıları “Türkiye, Vatikan’dan onay almadan AB’ye giremez” diyor.


AB Anayasası’na, “Hıristiyanlık kimliğini” kazıtmak için uğraşan Vatikan, Türkiye’ye onay verecek!.. Ölme eşşeğim ölme!..    

   

O Vatikan ki, aids salgınının her yıl milyonlarca insanı öldürdüğünü bile bile, sevişen katoliklere prezarvatif kullanmalarını yasaklıyor!..

        

“Ne alakası var?” demeyin.  

       

Zihniyet bu.           

 

Ortaçağ’ın yobaz zihniyeti...


“Leyla Zana serbest bırakılsın” diyorlar. İyi olur ama Türk yasalarını çiğnediği için mahkum olan kişiyi kahraman ilan edip Avrupa Parlamentosu’nda ödüllendirenler, yarın terörist Öcalan’a kucak açmayacakları sözü verebiliyorlar mı?        

 

Onlar değil miydi onbinlerce insanımızın katili teröristi büyükelçiliklerinde koruyan, saklayan?


Fantezilerin sonu yok.  

   

Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni iç ve dış düşmanlara karşı korumakla Anayasa tarafından görevlendirilmiş Türk Silahlı Kuvvetleri’nin zayıflatılması, itibar kaybetmesi için “aslanlar gibi” döğüşenler var. Amaç Türk savunmasını da zayıflatmak.      

 

“Türk Devleti, temel felsefesi olan Kemalizm’den vazgeçmelidir” diyenler var.


Taşfırın erkeğin fanteziler listesinden hiç düşmeyen sözde “Ermeni soykırımı”, “Kürt sorunu”, “Ege sorunu” yarın gündeme geldiğinde neler olacağı gün gibi aşikâr...


Öldürtülen Prof. Ahmet Taner Kışlalı diyordu ki, “İlericilik bölmekten değil, bütünleşmekten geçer. Ama yeni dünya düzeninin bazı güçlüleri, kendileri bütünleşirken bizi bölmeye çalışıyorlar, bunu çıkarlarına uygun buluyorlar...”        

 

Taşfırın erkek, özel evde gene farklı konuşuyor; genel evde “uzatmalı sevgilisi”ne biraz cilveyle, ama daha ziyade tehdit ve tacizle yanaşarak yeni ve büyük “orgazmlara” hazırlanıyor.  

     

Biz ne yapıyoruz?     

  

AB’yi istiyoruz. AB’yi seviyoruz. AB ile evlenmek arzusunda “büyük bir aşk” yaşıyoruz.


Herkes böyle söylüyor.   

    

 İyi...

 

 “Yeter ki onursuz olmasın aşk...”  

     

Ama “genel ev” çevresinde geçen 25 yıllık gazetecilik yaşamımda bundan daha onursuz bir aşk görmedim ben...  

 

……….

 

Aynı günlerde...

 

AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi, Belçika'nın "La Libre Belgique" gazetesine özel demeç veriyor:   

  

Soru:     

 

"Türkiye AB'ye kabul edilebiliyor da Fas neden edilemiyor?"    

 

Yanıt:     

 

"Bu, cevaplaması çok zor bir soru!"     

 

Prodi gerçekten kıt zekâlı olduğu için mi böyle bir soruyu yanıtlamakta, “Türkiye Avrupalıdır” demekte zorluk çekiyor dersiniz? Hemen ardından Türkiye'ye ilk resmi ziyaretini yapıp "güzel mesajlar" vermesi sizi de heyecanlandırdı mı? Sizce neden Ankara’da bir Allah’ın kulu Prodi’ye sormadı, “O soruyu yanıtlamak neden zor geldi sana? Zekâ özürlü müsün yoksa bizi mi öyle zannediyorsun” diye?    

.......

 

Kabalaşmamaya çalışalım. Zekâ özürlü değiller. Bakın o dönemlerden, Kopenhag’daki meslekdaş İrfan Kurtulmuş’un haberi:

 

'Türkiye'yi uyutup unutalım'a ödül

Fischer'in, Danimarkalı Bakan'a söylediği, 'Türkiye AB üyesi olamaz. Onları önce uyutalım, sonra unutalım' sözleri belgesel ödülü aldı.

Danimarka'nın Avrupa Birliği dönem başkanlığını yaptığı Aralık 2002'de Kopenhag'da düzenlenen AB zirvesi sırasında, Başbakan Anders Fogh Rasmussen'in izniyle çekilen belgesel uluslararası ödül aldı. 52 ülkenin üye olduğu Avrupa Yayın Birliği (EBU), zirve sırasında Alman Dışişleri Bakanı Joschka Fischer'in, Danimarkalı muadili Per Stig Möller'e, "Türkiye hiçbir zaman AB'ye tam üye olamayacak. Onları önce uyutalım, sonra unutalım" sözlerini sarf ettiği "Vitrinin arkasındaki Fogh" isimli belgesele ödül verdi. Bu yıl Marsilya'da düzenlenen törenle üçüncüsü verilen Golden Links Award ödülü, EBU üyeleri arasında işbirliğiyle çekilen yapımlara veriliyor.


Danimarka ve İsveç televizyonlarının ortak yapımı belgeselde yer alan gizli çekimler, Rasmussen'in onayıyla geçen yıl İsveç televizyonu SVT'de yayımlanınca büyük ses getirmişti. Yine Rasmussen'in izniyle, AB zirvesi sırasında Fischer'le Möller'in yaptığı görüşmenin gizli çekilen bölümü televizyonda yayımlanmıştı.


Gizli çekilen ve belgeselde yayımlanan bölümde, Fischer'in sözlerinin ardından Möller, "Almanya, Türkiye hakkında iki farklı dille konuşuyor" demişti. Bu ifadeler Türkiye - Almanya arasında krize de neden olmuştu.

.......

 

Bir başka haber:

 

AB KOMİSYONU’NDA YENİ GAF

 

AB Komisyonu, düzenlediği bir basın toplantısında, “Brüksel, Avrupa’nın Başkenti” isimli bir broşür dağıttı. Bu broşürdeki bir grafikte, bütün Avrupa ülkelerinin yerlerinde, bu ülkelerdeki bazı siyasi partilerin amblemleri kullanıldı. Türkiye’nin üzerinde, kapatılan Fazilet Partisi (FP) ile Demokratik Türkiye Partisi (DTP) amblemleri yanında, terör örgütü DHKP-C ve terör örgütü TKPML’nin amblemleri de yer aldı.

 

Söz konusu broşür, AB Komisyonu ve Belçika’nın yetkilileri tarafından hazırlandı. Bu broşürde, AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi’nin danışmanı olarak Komisyon bünyesinde görev yapan Alessandro Ovi, Stefano Manservisi, Ricardo Levy ve Sandro Gozi gibi bürokratların isim ve yazıları da yer alıyor.

 

AB Komisyonu Sözcüsü Jean Christophe Filori, Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamada, AB Komisyonu’nun bu durumdan büyük üzüntü duyduğunu ve büyük bir yanlışlığın söz konusu olduğunu ifade etti.

 

Yanlışlığın giderilmesi için gerekenlerin yapılmasına çalışıldığını anlatan Filori, “Komisyon, belgedeki ayrıntıların kontrolu konusundaki ihmalini kabul etmektedir” dedi.

.........

 

Ve o zamandan bir yazım:

 

Uyusun da büyüsün...

 

Bizim gelenek ve kültürümüzde, “uyumak” ile  “büyümek” pek bağlantılı gösterilir. Analarımızdan, babalarımızdan, “Uyuyacaksın ki büyüyeceksin” lafını az mı duyduk?.. Ve bunun bir “kandırmaca” olduğunu fark etmeyen, “tepkisizler sürüsü” değil miyiz?

 

Geçen ay, Brüksel’de gözlemlediğimiz birkaç gelişmeyi, tepkisizliğe örnek göstereceğim.

 

Varan bir:

 

AB Komisyonu ve Belçika devleti, ortak bir broşür çıkardılar. Brüksel’in, “Avrupa’nın Başkenti” olmasına ilişkin bir rapor... İçine bir çeşit harita yerleştirdiler. AB üyesi ve adayı ülkelerin yerlerine, o ülkelerdeki bazı siyasi partilerin amblemlerini koydular.

 

Binlerce dağıtılan bu kitapçık elimize geçince, dehşet içinde kaldık. Türkiye’nin yerinde, terör örgütleri DHKP-C ve TKPML’nin amblemleri vardı!

 

AB Komisyonu’nu aradık. “Özür dileriz, yanlışlık olmuş, gözden kaçmış” dediler.

 

Gözler, kulaklar Ankara’ya döndü ama...

 

“Ankara, Ankara, güzel Ankara...”

 

Ankara’dan tepki yok!

     ......

 

Varan iki:

    

“AB’nin başkenti” Brüksel’in göbeğinde, terör örgütü DHKP-C’nin bir “temsilciliği” var. Bu “temsilcilikte” bir “bayrak” asılı... Direkte dalgalanıyor! Terör örgütünün amblemini içeren kocaman bir kumaş!

    

Temsilcilik açmak, bayrak asmak yasalara bağlıdır.

    

Teröristler, “Biz izin aldık” diyorlar.

    

Doğrudur.

    

Belçikalılar kör değiller ya... “Temsilciliği” de, dalgalanan “bayrağı”  da biliyorlar.

    

Eeee? Bu ne iş?

    

“Ankara, Ankara, güzel Ankara...”

    

Ankara’dan tepki yok!

     .............

    

Varan üç:

    

Bir fotoğraf... AB Yüksek Temsilcisi Javier Solana, biri kadın iki kişiyle sohbet ediyor. Elinde şampanya bardağı var. Muhatapları ise ona bir dosya sunuyorlar.

    

Fotoğrafa bakıyoruz. Bir daha bakıyoruz. Gözlerimize inanamıyoruz. Solana, DHKP-C’nin “temsilcileri” ile konuşuyor. Daha birkaç ay önce, Avrupa Parlamentosu’nun içinde Türk Dışişleri Bakanı’na saldıran iki “Belçika pasaportlu”  terörist bunlar!.. Solana’ya “görüş bildiriyorlar” ve “yardım sözü” alıyorlar.

    

Öğreniyoruz ki, Solana’nın başkanı olduğu bir vakfın kokteylinde gerçekleşen bu “dostane muhabbet”, “davet üzerine” mümkün olmuş. Bilerek veya bilmeyerek, Solana teröristlerle konuşuyor, dertleşiyor.

    

Bu ne iş?

    

“Ankara, Ankara, güzel Ankara...”

    

Ankara’dan tepki yok!

     ......

    

“Pardon” diyorlar, “Yanlışlıkla oldu...”

    

“Yanlışlıkla terör örgütlerinin amblemleriyle Türkiye’yi simgeledik... Yanlışlıkla teröristlere bayrak astırdık... Yanlışlıkla onlara pasaport verdik, devlet güvencesi verdik... Yanlışlıkla onları kokteyllere davet ediyoruz... Yanlışlıkla Parlamento’ya sokuyoruz ve bakanınıza saldırmalarına göz yumuyoruz. Yanlışlıkla hiçbir adli takibatta bulunmuyoruz...”

    

Yani diyorlar ki, “Hay allah! Biz bu teröristleri yanlışlıkla pek seviyor, Türkiye’ye karşı da yanlışlıkla en büyük hakaretlerde bulunuyoruz...”

    

Neyse ki, “Ankara, Ankara, güzel Ankara...”

    

Neyse ki, Ankara’dan tepki yok!

    

AB’liler Ankara’nın bu tepkisizliğine bayılıyorlar doğrusu... Başka hiçbir ülkeye karşı yapılmayan bu “yanlışlıkların” devamı da, tepkisizliğin ürünü...

    

Bu tepkisizlik sürdükçe, bakın daha ne “yanlışlıklar” olacak Brüksel’de...

    

Hatırlarsanız, PKK’ya da, AB Komisyonu Başkanı adına  mektup yazıp saygılar sunmuşlardı buradakiler... “Yanlışlıkla”...

     ........

    

Duydunuz değil mi?

    

Bütün bu gelişmelerin en ön plandaki muhatabı olan Dışişleri Bakanı İsmail Cem, aynı günlerde, “sirtaki arkadaşı” Yorgo ile Ortadoğu’ya gitti... “Bakın” dediler oradakilere, “Bizi örnek alın... Eski düşmanlar, bizim gibi başarılı bakanlar sayesinde dost oluyor...”

    

Allah rızası için, birileri yanıtlasın: Türk-Yunan ilişkilerinden bir tek dostluk örneği arıyorum. Ege mi, hava sahası mı, Kıbrıs mı, Türkiye-AB ilişkileri mi, hangi sorun çözüldü? Türkiye’ye maddi yardımı engelleyen Yunan vetoları mı kalktı? Avrupa güvenliğine Türkiye’nin katılımı konusundaki Yunan blokajı mı son buldu? Yunanlılar Ermeni tezini savunmaktan vaz mı geçtiler? Teröristlerin başı Öcalan’ı büyükelçiliğinde saklarken yakalanan Yunan, daha sonra aynı teröristlere destekten vaz mı geçti? Yunan parlamenterler Brüksel’de Türkiye’ye kin kusmaktan caydılar mı? Atina hangi dostluk jestinde bulundu?

     .........

    

Türk Dışişleri uyuyarak büyüyeceğini, uyutarak büyüteceğini sanıyorsa, farketmeli ki bu kandırmacayı artık yutan kalmadı... Ne Türkiye’de, ne Batı Avrupa’da...

    

Uyan Dışişleri...

    

Uyan Türk kamuoyu...

    

Uyan Türkiye...

    

Bu kadar da uyunmaz ki!

    

Uyudukça büyünmez ki!..

    

Giderek küçülüyoruz...

 

 

 

 

 

 

KIBRIS RUMDUR, RUM KALACAK...

 

 

Pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de “AB yandaşları” ve “AB karşıtları” var. Tabii Türkiye’deki tartışmalar çok daha hararetli...

 

Bundan birkaç yıl öncesine kadar AB yandaşları, AB borazanlarının etkisi altında, meydanları boş bulmuş gidiyorlardı. Söylenen çok büyük yalanlara inananlar çoğunluktaydı.

 

Şimdilerde AB karşıtları çoğunluktalar ve mücadelelerinde “başarılı sonuçlar” elde ediyorlar.

 

Görüyoruz ki AB karşıtlarının “başarıları”, “puan kazanmaları” bizzat AB’nin başarısızlıkları ve puan kaybetmeleriyle bağlantılı, paralel gelişiyor. Bir başka deyişle, AB son bir-iki yıldır o kadar çuvalladı, dağıldı ve her şeyden önce kendi bünyesinde itibar kaybetti ki, değil Türkiye’de, dünyanın her ilgili bölgesinde AB karşıtlarının işleri pek kolaylaştı.

 

Yandaşların susmak durumunda kaldığı, başbakanın bile “ister alın, ister almayın” diyerek geçiştirdiği bir dönemde karşıtların yazdıkları onlarca kitaba göz atıyorum. Hep aynı şeyler:

 

“AB üyeliği bir yükseliş yolu değil, bir aldatmacadır. İstedikleri Türkiye’nin gelişmesi değil; asırlardır silah gücüyle yıkamadıkları Türkiye’yi ekonomik ve toplumsal olarak yıkmaya çalışıyorlar. İkiyüzlü bir politika izliyorlar. Siyasi ahlaktan yoksunlar. Medeniyetler buluşması değil, medeniyetler çatışması istiyorlar...”

 

“AB’nin, Roma, antik Yunan kültürü ve hıristiyan dünyasının değerleri üzerinde kurulmuş bir Hıristiyan Kulübü olduğu artık ortaya çıkmıştır.”

 

“Türkiye’ye karşı Sevr şartlarını dayatıyorlar. Teröre gizli destek veriyorlar.”

 

“Türkiye AB’ye katılırsa kendi kültürel kimliğini kaybederek Batı’nın bir parçası olacaktır. Türkiye’nin kendi dini, geleneksel ve kültürel kimliğinden çıkarak, Avrupa kültürünün toplumsal, dinsel, cinsel ve diğer tüm değerlerini kabul etmesi gerekecektir.”

 

‘AB’ye katılım ülkenin bölünmesi ve egemenliğin kaybedilmesi anlamına gelir...”

 

Ve tabii Kıbrıs, Ermenistan dosyaları; vize ve serbest dolaşım sorunları...

 

AB o kadar açıklar verdi ki karşıtları binlerce kitap yazabilirler ve çok haklı görüşleri savunabilirler. Ancak ölçü kaçırıldığı anda haksız duruma düşmeleri de gecikmiyor. Bazı konularda AB’den alacak dersimiz yoksa da, bazılarında da AB’ye ders verecek durumda değiliz... Örneğin, “siyasi ahlak” alanında... “İkiyüzlü, çifte standartlı politikalar”da...

 

Ayrıca, AB karşıtlarının pek çoğunun kabul ettiği bir gerçek var: AB’liler Türkiye’ye ve Türklere oldukça açık konuşmuş, niyetlerini saklamamış, gereksiz umut vermekten kaçınmış, bunu önlemek için de çoğu kez yazılı belgeleri ellerine vermişlerdir.

 

Ama AB’nin “yüz karası” halindeki dosyaları o kadar kabardı ki, bırakın Türk kamuoyunu, kendi kamuoyları bile inanamıyor bazı olup bitenlere, kimi haksızlıklara ve eşitsizliklere...

 

Bütün yaşananlardan sonra, bugün birisi “AB, Kıbrıs konusunda çok yanlış yaptı, aldatıldı ve Türkleri aldattı” dediği zaman, “Yok canım” deyip geçiştirmek mümkün mü? Ortada bu kadar net bir tablo varken, kalemlerini satmış vatan hainleri ve casuslar bile suskunken...

 

Bu kitapta uzun uzun Kıbrıs dosyasını anlatmak niyetinde değilim. Bilinmeyen, görülmeyen kalmadı. Bugün Güney Kıbrıs AB üyesidir, KKTC ise vardır. Bu dosya, AB’ye büyük itibar ve özgüven kaybettirmiştir. AB’nin “gerileme devri”ne girişinin simgesi olmuştur.

 

Kıbrıs denince benim aklıma ilginç bir anım geliyor, onu anlatayım size... Özellikle gazeteciliğe meraklı gençler okusunlar bu bölümü... Ayrıca, Kıbrıs konusunda AB’nin gerçek tavrını yansıtması açısından da ilginçtir bu olay...

 

Çok uzun yıllar Belçika’da yaşamış ve gazetecilik yapmış olduğumdan, haber kaynaklarım da, doğrusu mesleki itibarımla paralel olarak oldukça fazladır. Siyasi, diplomatik, askeri ve adli çevrelerde, Türk toplumu bünyesinde vs...

 

Tarih 2 Aralık 2003. Belçika Senatosu’nda çalışan bir (bayan) arkadaşım, (ah ben ne çektim bu kadınlardan) telefon etti, sabahın köründe... “AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen Belçika Senatosu’nda bir konuşma yapacak. Konu Kıbrıs...”

 

Ben Anadolu Ajansı Brüksel Temsilcisi’yim. Gazeteciyim. Böyle bir haber tüm gazetecilieri ilgilendirir. Biliyorum, tahmin ediyorum ki bu bilgi diğer meslektaşlara ulaşmadı ve ulaşmayacak bu saatten sonra... Eh, onlara haber vermek de bana düşmez elbette...

 

Malum, gazetecilikte “haber atlatma” diye bir şey vardır, bizleri pek heyecanlandıran... Ama inanın bende o heyecan kalmadı zaten... Nasıl kalsın ki? Anadolu Ajansı’nda çalışınca zaten Türk basınının hammalı durumundasınız. Yaptığınız haber en hızlı şekilde tüm basın organlarına, aynı anda gidiyor. Tarım Bakanlığı’na bile gidiyor... Kime, ne haber atlatacaksınız? Bizde olay, basına ve kamuoyuna hizmet olayı...

 

Aslında Verheugen Kıbrıs konusunda o kadar çok konuştu ki, söyleyebileceği yeni şeyler olduğunu, konuşmasının ilginç olacağını hiç düşünmüyorum. Üstelik aynı gün, Brüksel’de, TBMM ile Avrupa Parlamentosu arasında bir diyalog organı olduğu varsayılan Karma Parlamento Komisyonu’nun (KPK) toplantısı  var. Türk milletvekilleri gelmişler gene, ellerine tutuşturulmuş yazıları okumak üzere... Bu toplantı da rutin haber izleme sorumluluğumuz açısından önemli... Zaten tüm Türk basını oraya odaklanmış durumda...

 

Ben o zamanlar Brüksel’de yalnız çalışıyordum ve böyle sıkışık durumlarda, gazetecilik deneyimi olan eşim Dolunay’dan yardım istiyordum:

 

“Sen git KPK’yı izle, ben de şu senato olayına bir bakayım, ne olur, ne olmaz, haber atlamayalım” dedim. Belçika Senatosu’na gittim.

 

Bu olay, KKTC’de seçimlerin yapılacağı hafta yaşanıyor ! Seçimlerden birkaç gün, Kıbrıs Rum kesiminin AB’ye tam üye olmasından birkaç ay önce...

 

Kocaman bir salon. Sayıları 10 ila 15 kadar senatör... Ben de konuşmacı kürsüsünden çok uzakta, en arkalarda basın ve davetlilere ayrılmış yere oturdum. İzleyiciler arasında Rum ve Yunan diplomatları görüyorum. Türklerden ne diplomat, ne gazeteci, hiç kimse yok.

 

Verheugen salona geldi. Senatörlerin konuşmasına fazla ilgi göstermediklerini, katılımın düşük olduğunu gördü, keyifsiz bir ifadeyle kürsü koltuğuna yayıldı ve başladı konuşmaya.

 

Günter Verheugen’in konuşmaları o dönemde çok ün kazanmıştı. Bir şey söylüyor, sonra “demedim” diyor, ardından “öyle demek istemedim” geliyor. Bunu iyi bildiğimden, teybimi açtım, bir yandan kayıt yapıyorum, bir yandan not alıyorum. Ne olur, ne olmaz...

 

Başlangıça Verheugen gevşek gevşek konuşuyor, ben de gevşek gevşek dinliyorum. O Almanca konuşuyor, ben, bazı senatörler gibi Fransızca tercümeyi dinliyorum. Bazıları da Flamanca tercüme dinliyorlar. Bu konuşma, senato kameralarından da kayıt ediliyor.

 

Bir süre sonra kulaklarım dikildi, duyduklarıma inanmakta zorlandım ve notlarımı daha dikkatli almaya başladım.

 

Verheugen Türk generallere atıp tutuyor, Türk halkını askerlere güvenmekle suçluyor, seçimlerde Denktaş’ın değil muhalefetin kazanması halinde Kıbrıs sorununun çözülebileceğini anlatıyor. Bir yandan bunları söylüyor, bir yandan da “AB, KKTC’yi ve dolayısı ile seçim sonuçlarını tanımıyor” diyor. Daha doğrusu, Denktaş kazanırsa seçim sonuçlarını AB tanımaz mesajını veriyor.

 

Verheugen şunları söylüyor:

 

“Çözümün Denktaş’ta olduğunu düşünmüyorum. O kendisini çok güçlü bir kişi zannediyor. Dünyanın geri kalan kısmını daha uzun süre  burnundan çekerek istediği yere sürükleyebileceğini düşünüyor. Ama onun sırtından (onun haberi olmadan) bazı şeyler oluyor, farkında değil. Artık (Denktaş’ın) fazla bir önemi yok. Bu şeyler New York, Ankara, Atina, Lefkoşe ve Brüksel arasında görüşüldü. Bu kararlar Denktaş’ın sırtından (haberi olmadan) alınacak.”

 

Vay canına… Coştu…

 

Benim gibi, kulaklarına inanamayan bir senatör, soru-yanıt bölümünde bu sözler üzerinde duruyor ve Verheugen sözlerini teyit ediyor…

 

Konuşma bitti, büroya koştum ve notlarıma bakarak haberi yazdım. Ankara’ya ilettim, Anadolu Ajansı haberi girdi.

 

Ve kıyamet koptu!

 

Gerek siyasiler, gerekse AB yandaşları, Verheugen’in, böyle bir dönemde bunları söylemiş olabileceğine ihtimal vermiyorlardı. Tüm televizyonlar, gazeteler Brüksel’deki muhabirlerini arıyor, bilgi ve teyit istiyorlardı. Ama muhabirler KPK izlemekteydiler, Senato’da yoklardı...

 

Türk Dışişleri, diplomatları arıyor, teyit istiyorlardı ama diplomatlar da haberi atlamışlardı ve kendilerinden çok daha ciddi bir şekilde olayları izleyen Rum ve Yunan meslektaşlarından bilgi isteyemezlerdi.

 

İlginç bir şekilde, bazı meslektaşlar, “haber atlama” durumunda kalıp sıkıntıya düşünce beni kötülediler. Bazı diplomatlar da…

 

Bu umurumda değil, böyle şeyleri yaşadık. Biz Anadolu Ajansı’yız. Deneyimliyiz. “Günah keçisi” durumuna çok itildik ama kendimizi savunmasını biliriz. Yok öyle beleş! Hem size hizmet için merkepler gibi çalışacağız, hem de sizden kazık yiyeceğiz... Olur mu öyle şey, sevgili genç meslektaşlar ?

 

Ancak olay çok hızlı gelişti. Bazı televizyonlar beni arıyor, Rauf Denktaş’ın karşısına, canlı yayında çıkarıyordu. Siyasi tepkiler çığ gibi büyüyordu. Verheugen’e bunları söyleyip söylemediği soruluyordu.

 

Verheugen’in o zamanki sözcüsü, bugünkü Türkiye Masası şefi Jean Christophe Filori, ailece, çoluk-çocuk, eş-dost görüştüğümüz arkadaşımız… Senato konuşmasında o da yoktu… Herkes ona soruyor: “Verheugen bunları gerçekten söyledi mi?”

 

Türkiye’de ve KKTC’de bazı kanallarda, inanılmaz bir şekilde, Verheugen’in bunları söylemediği, A.A’nın “yalan haber” yaptığı ileri sürülmeye başlandı. Tabii bunu yapanlar belirli kesim… Bunlara karşı olanlar da beni arıyor, “Haberinizin yalan olduğu söyleniyor, ne dersiniz” gibi sorular iletiyorlar.

 

Dikkatinizi çekerim, “yanlış haber” bile demiyorlar, “yalan haber”...

 

Ankara’da, A.A Genel Müdürlüğü karışmış durumda…

 

Müthiş bir gerilim. Bir an şüpheye düştüm. Çünkü ben haberi notlarımdan yazdım. Bir iki kelime hatası yaptıysam bunların elinden kurtulamam. Derhal işime son verilmesini isteyen “köşe yazarı”, “tv sunucusu” ve hatta “bakanlar” var. Öyle ki, bana telefon edip, “İşinizden atılacaksınız, bizim için çalışır mısınız” diyen medya yöneticileri var…

 

İnanamıyorum…

 

Türkiye’de olaylar olmadan, olacağını haber veren bir kısım medya vardır ya… Onlar, AB Komisyonu’nun açıklama yapacağını ve haberi yalanlayacağını duyurdular.

 

Ben buna da inanamıyorum. AB Komisyonu her türlü vicdansızlığı, haksızlığı yapabilir ama bir gerçeği yalanlamayacak kadar akıllıdır, çünkü bunun sonuçlarına katlanmak durumunda kalacağını bilir.

 

A.A Genel Müdürlüğü’nden en üst düzey yönetici ve arkadaşlar beni arıyor, umutsuzluk içinde sorguluyorlar.

 

Dedim ki, “Tamam. Yalanlama olursa hemen istifa ederim ve bunun hesabını AB’den  sorarım ama bir yalanlamayı mümkün görmüyorum.”

 

Ve ekledim: “Biraz vakit verin. Elimde ses kaydı var. Çözeyim ve tamamını size göndereyim.”

 

Anlaştık.

 

Dolunay’a, “Sen fırla, AB Komisyonu’na git. Bir açıklama, bir yalanlama olursa bana bildir. Ben konuşmanın bantını tam metin olarak çözeceğim” dedim. Bir yandan da, televizyonda, AB Komisyonu’nun günlük olağan basın toplantısını, kendi uydu yayınlarından, canlı yayında izliyorum.

 

Dolunay Komisyon’a girince, sevgili dostumuz Filori’nin hışmına ve saldırısına uğramış. Filori, ona, “Anadolu Ajansı’nı yalanlayacağım” diyerekten bağırıp çağırmış. Dolunay da, istediği zaman çok güzel takındığı o aşağılayıcı ifadesiyle, “Aman geç kalma. Ajans da şu sıralarda ses kayıtlarını çözüyor. Elde teyp var. Görüntü istersen, onu da bulabiliriz. Hodri meydan” demiş…

 

Filori mosmor…

 

O ana kadar elimizde ses kaydı olduğunu düşünmemişler. Oysa, Belçika Senatosu’nda, bendekilerden ayrıca, sadece ses değil görüntü kaydı bile var…

 

Ve yalanlama yok…

 

“Bir tercüme hatası olmuş” dediler.

 

Yalan olan bu… Ne benden yana, ne de Senato’nun tercümanlarından yana bir tercüme hatası yok. Çünkü Verheugen’in tartışılan sözleri, bir senatörün sorusu üzerine, bizzat kendisi tarafından teyit edilmiş ve bu da kayıtlarda var… Tercüme hatası olsa, Verheugen kendisine tekrar sorulduğunda, ”Ben öyle demedim, yanlış anladınız” falan derdi.

 

Neticede benim sevgili ve ciddi kurumum Anadolu Ajansı, sevgili, ciddi ve cesur yöneticilerim, Verheugen’in teypten çözülmüş konuşmasının tam metnini bültene soktular ve A.A internet sitesine girdiler.

 

İşte o zaman kıyamet tam koptu. Çünkü ben haberi notlarımdan yazmıştım ve önemli gördüğüm bir iki bölümü aktarmıştım. Kaset çözülünce, tam sözler kağıt üzerine dökülünce, benim haberde aktardıklarım dışında bir sürü ifade ortaya çıkıverdi. “Yahu adam bunları söylemekle kalmamış, şunları da söylemiş…”

 

Beni işimden attırmak isteyen kimi siyasetçiler ve diğer bazıları daha sonra özür dilemek büyüklüğünü gösterdiler, bazıları ise çenelerini kapatmakla yetindiler. Sonradan özür dileyen ve kırgınlığı giderenler arasında Filori de vardı. Ama bu olay bende oldukça derin izler bıraktı. Bazı meslektaşlarımın, arkadaşlarımın, diplomatların ihanetlerini ve kalleşliklerini affetmekte zorlandım. Ve biliyorum ki, eğer ses kayıtları olmasaydı, KKTC seçimleri uğruna benim bunca yıllık gazetecilik hayatıma son verilmek istenecek, ipim çekilecekti. Biliyorum ki, o kayıtlar olmasaydı, haberi atlayan bazı meslektaşlar, diplomatlar bana hiç acımadan ipimi çekecekler, keyifle gülümseyeceklerdi.

 

Sadece görevimi yapmıştım, haber yapmıştım. KKTC seçimleri benim umurumda değildi. Rauf Denktaş benim gözümde sevgili ve saygılı bir toplum lideriydi ama ben o habere gittiğim zaman ne Denktaş’ı, ne Talat’ı düşünecek durumda değildim.

 

Neticede, bu olay bir ilk de sayılmazdı. A.A’da çalışmak her babayiğidin harcı değildir. Tekrar tekrar söylerim, A.A çalışanları basının isimsiz kahramanları, hammallarıdır. Biraz da “günah keçileri”…

 

Açarsınız telefonu bir gazeteye, “Yahu, şu haber yalan veya yanlış” dersiniz… Alacağınız yanıt, büyük ihtimalle, “Haa, öyle mi? O haberi biz A.A’dan aldık” olur.

 

“Bre vicdansızlar, A.A’dan aldıysanız, neden habere A.A imzası koymadınız?” demek aklınıza gelmez…

 

 Neler gördük biz A.A’da…

 

Demirel, Özal, Çiller, Yılmaz, Erbakan, Erdoğan… Bunlar bizi anladılar, emeklerimize saygı gösterdiler bence… Ama etraflarındaki yalakalar, satılmış kalemler…

 

Dinci bir gazetenin, bir haberim üzerine attığı manşeti hatırlıyorum: “Resmi Asparagas”…

 

Bir seferinde de, Belçika Başbakanı, Tansu Çiller’le bir görüşmesinin ardından, “Tansu Hanım’a bazı nasihatlarda bulundum” demişti de haberini yapmıştım. Çiller’in etrafındaki yalakalardan biri, “Vay efendim, Belçika Başbakanı kim oluyor da Tansu Hanım’a nasihatte bulunuyor” diyerek bu haberi geri çektirmeye kalkışmıştı.

 

Neler gördük…

 

Ben size, bir belge gibi ortada bulunsun diye, Verheugen’in Belçika Senatosu’nda yaptığı konuşmanın metnini banttan çözülmüş haliyle, kitabın sonundaki eklerde aktarayım çünkü bu “tarihi konuşma”, AB’nin Kıbrıs politikasını yansıtması açısından önemlidir.

 

......

 

Sonrasını biliyorsunuz. Güney Kıbrıs AB üyesi oluverdi, Annan Planı’na Türkler ”evet”, Rumlar “hayır” derken...

 

 

 

 

 

 

 

 

ULEMA NE DER BU İŞE ?

 

 

 

Anadolu Ajansı’nda çalışmak gerçekten zor iş... “Devletin Ajansı” diyorlar, “Vurun kahpeye” oluveriyor bazen, bir anda... Her eğilime haber aktarıyorsunuz, her eğilimden tepki gelebiliyor. Bazen haberi yanlış yapmanız değil, “neden yaptığınız” sorgulanıyor ! “Brüksel’de erotizm fuarı” haberi yapılınca muhafazakar kesim kıyameti koparıyor, Ramazan ayında bir tören izlenince bir başka kesim çamur atıyor... Teröristlerle ilgili haberlerde hemen “MİT ajanı” oluyorsunuz, muhalefete ucu dokunan bir haberde hükümet borozanısınız, hükümete ters gelen bir haberde, hükümetin değil, yalakalarının tehditlerine hedefsiniz... Bu hep böyle oldu, her hükümette, her devirde...

 

İşte bu deneyimlerimle, gerçekten gururla söyleyebiliyorum ki Anadolu Ajansı Türkiye’deki en saygın ve kim ne derse desin, diğerlerine oranla en bağımsız, en güçlü basın kurumudur. Çünkü dikkatlidir, titizdir, doğrudur, çalışkandır. Siyasetçilerden, diplomatlardan, işadamlarından gelen baskılara boyun eğdiğimiz gün işimizin biteceğinin bilincindeyiz hep...

 

Ve devir değiştikçe daha da dikkatli ve titiziz...

 

Elbette devletçiyiz, halkçıyız, Atatürk’ün Ajansı’yız...

 

Ama devlet memuru değiliz... Basın mensubuyuz...

 

Var ya : Dördüncü Kuvvet !

........

 

Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş ya, bu “Verheugen olayı”ndan sonra ben üzerimde en az iki teyp olmadan bir haber izlemiyorum artık... Türkiye’de ortam karıştıkça, gerginlik arttıkça işimiz zorlaşıyor.

 

Bir süre sonra talimat geldi: Başbakan Erdoğan NATO Asamblesi toplantısı için Kopenhag’a gidiyor, izlenecek...

 

15 Kasım 2005.

 

NATO topantısı öncesinde Erdoğan, Danimarka Avrupa Hareketi tarafından düzenlenen “Medeniyetler arası ittifak: Türkiye'nin rolü” konulu bir toplantıda konuşuyor. Küçük bir salona yığılmış insanlar... Ben de sıkıştım bir köşeye, her elimde birer teyp var. Başbakan iyi Türkçe biliyor, “tercüme sorunu” da yok... Ne söylerse, yazar geçerim...

 

Zeynel Lüle Strasbourg kaynaklı haberini Hürriyet’ten patlatmış, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin türban kararı çıkmış, bazıları bu işe çok bozuk... Türk Devleti haklı bulunmuş...

Başbakan, konuşmasında, üniversitelerde başörtüsü yasağı yüzünden yüz binlerce kızın okula gidemediğine işaret ederek, “Bu bizim önümüzde bir sorundur ve er veya geç çözülmelidir. Bu, bana göre din ve vicdan özgürlüğünün, eğitim özgürlüğünün kısıtlanmasıdır” dedi.

Buraya kadar iyi...

Ama bundan sonrası sorun olacak. Sadece bana değil, Başbakan’a sorun olacak...

Bana sorun olacak, çünkü gene yalnız kaldım. Bu haber A.A’dan gidecek bütün Türkiye’ye... A.A olmasa, bu haber de yok...

Başbakan’a sorun olacak çünkü bunlar çok tartışılacak, belki de yargılanacak sözler...

Bana ne ! Banttan çözer veririm. Ayrıca bu başbakan mert adamdır, “Ben söylemedim” demez...

Ve işte uzun yıllar tartışılan sözlerin, “Ulemaya sormalı” olayının banttan çözülmüş ve A.A’ya girmiş hali :

Başbakan Erdoğan, sözlerine şöyle devam etti: “AİHM'nin son kararı var. Ben bu kararlara şaşıyorum. Bazı hukuki yorumlara, bazı köşe yazarlarına baktığımız zaman, bizim yaklaşım tarzımızı 'Bunların hukuka saygısı yok' diye değerlendiriyorlar. Bu bir dosya kararıdır. Benim de böyle bir yorumum var. Ben cezaevine girdiğim zaman gazeteler 'Artık muhtar bile olamaz' diyorlardı. Recep Tayyip Erdoğan TC'ye Başbakan oldu. Neyle oldu? Gene yargıyla, değişen, gelişen yasalarla oldu. AİHM'nin verdiği bu karara ben yargı kararı olarak uyarım, ama haklar, özgürlükler noktasında doğru bakmam. Niye? Çünkü nasıl olur da bir insan başını örtüyor diye eğitim, din ve vicdan özgürlüğü ortadan kalkar? 'İnanç hiçbir zaman yasanın önüne geçemez' diyor. Benim bu kızımın böyle bir iddiası yok ki... İnancı böyle olduğu için başını örtüyor, o halde saygı duymak lazım. Mahkemenin de bu konuda söz söyleme hakkı yoktur. Söz söyleme hakkı din ulemasınındır. Açarsın o dinin mensubuna, Musevi ise o dinin mensubuna, Hıristiyansa o dinin mensubuna sorarsın, bunun dinde gerçekten emredici bir hükmü var mı? Varsa saygı duymak zorundasınız. Yoksa ayrı bir konudur, o zaman siyasi, ideolojik olur. O farklı bir olay. Dinde bunun yeri varsa saygı duymak zorundasınız. Ben diyorum ki dinde bunun yeri var. Biraz bu alanda mürekkep yaladık. Bu alanda hiç alakası olmayanların, İslam dininin aydınlarına sormadan böyle bir kararı farklı bir yere çekmek suretiyle vermek yanlıştır diye düşünüyorum.”     

Erdoğan başka şeyler de söyledi orada, güzel şeyler de söyledi ama ben biliyorum, görüyorum ki bu sözler Türkiye’de gündemi değiştirecek, büyük kavgalar çıkaracak, gerisini kimse duymayacak...

Başka neler mi dedi?

Haberlerimizde hepsi var:

AB’ye girişin, “bir zihniyet değişikliği söz konusu olduğu için zaman alıcı olduğunu” söyledi.

İşkence iddiaları konusundaki bir soruyu yanıtlarken, ”Türkiye'de işkence vardır ifadesini kabul etmiyorum. Ben masa başında yazışarak gelmedim, damdan düşerek geldim. O çileleri yaşayarak, bilerek gelen bir kişiyim...Bunlar Fransa'da, Almanya'da, İngiltere'de, buralarda olmuyor mu? Televizyonlarda Avrupa ülkelerinde olanları, polisin yaptıklarını niye göstermiyorsunuz?” dedi.

“Kadın hakları konusunda eksiklerimiz var, ama yılların birikimi söz konusudur. Bazı gelenekleri aşmak kolay değil” dedi.

“AB üyesi ülkelerde müzakere süreci bittikten sonra bazı ülkeler referanduma gidecek. Bunlardan birisi Fransa. Şu anda referandumları düşünmüyoruz. Sadece AB müktesebatında neler varsa bunları yerine getirmenin gayreti içerisindeyiz” dedi ve ekledi:

“Olmazsa ne olur? Olacağı zamanı bekleriz. Bizim kaybedeceğimiz bir şey yok. Biz zaten yürüyoruz. Biz bu günlere AB ile gelmedik... AB, Türkiye'yi almak durumundadır. Türkiye'nin ne kadar menfaati varsa, AB'nin de o kadar menfaati vardır. Eğer AB medeniyetler arası ittifakı istiyorsa, en önemli çimento Türkiye'dir. Ama 'Biz Hıristiyan kulübü olarak kalacağız' diyorsa, biz de hayırlı olsun deriz. Kopenhag siyasi kriterlerinin adını Ankara siyasi kriterleri koyar yolumuza devam ederiz. Merak etmeyin, dargınlığımız, küskünlüğümüz olmaz.”

Evet, güzel şeyler söyledi, ben hepsini uzun uzun yazdım, aktardım ama, “Söz hakkı din ulemasınındır” yetti, diğerleri gitti...

Örneğin, Milliyet’te ertesi gün, “Devletin Ajansı haber verdi” ifadeleriyle şunlar okundu:

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "türban konusunda söz hakkının mahkemelere değil ulemaya ait olduğu" yolundaki sözleri yoğun eleştirilere neden olunca açıklama yapmak durumunda kaldı. Erdoğan; Milliyet'in "Yorumsuz" başlığıyla manşetinden duyurduğu, resmi haber kurumu Anadolu Ajansı'nın aynen verdiği, dün gün boyunca ekranlarda birebir yayımlanan sözleri konusunda, "yanlış izlenim yarattığı" iddiasıyla medyayı, bilirkişi görüşü almadan türban yasağını onayladığı için de AİHM'yi suçladı. Erdoğan'ın tartışma yaratan sözleri, dün Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki tarafından yapılan yazılı açıklamayla yumuşatılmaya çalışıldı.

"Yayın organları okunduğunda, sanki Sayın Başbakan konunun AİHM'nin görev alanına girmediğini, yapılan bir başvuru ile ilgili olarak karar alma ve söz söyleme yetkisinin bulunmadığını söylediği şeklinde bir izlenim oluştu" denilen açıklamada, şu görüşler dile getirildi:

"Bu izlenim kesinlikle gerçeği yansıtmamaktadır. Sayın Başbakan, AİHM'nin uzmanlık gerektiren bir konuda 'bilirkişi' görüşüne başvurma gereği duymadan karar oluşturmasını eleştiri konusu yapmıştır. Dolayısıyla, başörtüsü yasağıyla ilgili uygulama söz konusu olduğunda, İslam dini bilginlerinden görüş istenmeden oluşturulacak kanaat ve görüşlerin 'eksik' kalacağına işaret etmek istemiştir. Mahkeme heyetinin, ihtisas gerektiren bir dosyada kendilerini konunun uzmanı yerine koyarak söz söyleyemeyeceklerine dikkat çekmiştir. Sayın Başbakan'ın sözleri bu bağlamda değerlendirilmelidir. Aksi takdirde, dünyevi hukuk alanına giren bir düzenlemenin, din bilginlerine bırakılması gerektiğini söylemesi söz konusu değildir, olmamıştır da."

"Sayın Başbakan açısından, 'başörtüsü yasağına' ilişkin uygulamaların, mahkemelerin görev ve yetki alanlarına girdiği hususu açıktır. Ancak bireylerin dini inanç ve değerleri de dikkate alınmalıdır. Sayın Başbakan, değerlendirmesinde bunu vurgulamıştır. Yanlış yorum ve maksadı aşan haberlerden kaynaklanabilecek gereksiz gerilim ve tartışmaların önüne geçilmek amacıyla bu açıklamanın yapılmasına gerek duyulmuştur."

Bu haber hâlâ gündemde... Bana sorun olmadı ama Başbakan’a ve partisine oldu. AKP’nin kapatılma davasında bile ön plandaydı. Neyse ki parti kapatılmadı...

“Devletin Ajansı” sadece haber izlemişti ve hiçbir babayiğit, “Bu, haber değildir” diyemedi tabii...

......

Birkaç yıl öncesine dönelim.

 

“Takiye” dedikleri parti politikasının ne tür bir şey olduğunu, Recai Kutan’ın unutulmaz Brüksel ziyareti sırasında iyi gördüm doğrusu...

 

Kutan’ın “Avrupa turuna” çıkacağı haberi 2000’nin eylül ayı başında gelmişti. Önce, Belçika ve Fransa’da temaslarda bulunacaktı. Sonra sırada diğer Avrupa ülkeleri de vardı ve tarihler belirlenmişti ama ilk deneyim

hezimete dönüşünce bunlar iptal edildi.

 

FP Genel Başkanı’nın Brüksel “temasları”, bu şehirdeki Türk basın mensuplarının izlemeye alıştıklarına oranla o kadar düşük düzeyde ve uyduruk geçiyordu ki, gazetecilerin çoğunluğu bu gerçeği saklamadan, acımasız başlıklarla haberleri yansıttılar. Biz, Anadolu Ajansı’nda, her zamanki tarafsız ve yorumsuz yaklaşımla “lider”i izledik. Daha doğrusu, bir muhabirimiz onu izledi, ben temas kurduğu Batılıları... Parti yandaşı gazete de, hemen her gün haberlerimize yer verdi, tabii kendi muhabirinin imzasıyla ama bizim haberlerden kelime bile değiştirmeden!..

 

Bu temasların en ilginci, NATO Genel Sekreteri George Robertson’la olması planlanandı. Bir belirsizlik ortamı vardı. NATO sözcüleri, Robertson’ın Kutan’la değil, “bir grup Türk parlamenterle” görüşeceğini söylüyorlardı ve Türk Delegasyonu’ndan kendilerine 5-6 kişilik bir “parlamenterler listesi” verildiğini bildiriyorlardı. Görüşmede fotoğraf çekilmesine izin verilmeyeceğini de duyuruyorlardı. Bu bir “nezaket ziyareti”ydi...

 

NATO çok rahatsızdı. Kutan, 27 Eylül’de, yarısı parlamenter olan bir heyetle Robertson’ın yanına girdi. O arada kendisine NATO içinde basın açıklaması yapmaması gerektiği de bildirildi.

 

Yarım saatten az süren, tercümanlı “nezaket ziyareti”nden sonra, FP Başkanı ve beraberindekiler NATO’dan çıktılar. Sürekli akreditasyonu olmayan gazeteciler içeri alınmamışlar, dış kapıda bekliyorlardı. NATO’nun dışına gelen Kutan arabayı durdurdu, indi ve bir demeç verdi.

 

Muhabir arkadaşın bana getirdiği ses bantını dinlediğim zaman kulaklarıma inanamadım. Robertson’ın önemli bir Konsey toplantısı nedeniyle kendilerine fazla zaman ayıramadığını belirten Kutan, halen özenle sakladığım banttan çözdüğüm şekliyle, aynen şunları söylüyordu:

 

“...Diğer gündeme getirdiğimiz bir mesele, bundan bir süre önce, çeşitli yayınlarda, (komünist blokun çökmesinden sonra NATO için en önemli ve dikkat edilmesi gereken tehlike doğudan gelecek olan islami köktendinciliktir) gibi yayınlar yapıldı. Bu, Huntington’ın Medeniyetler Çatışması’nı hatırlatan bir beyan idi. Ancak memnuniyetle görüyoruz ki, bir süreden beri artık İslami köktendincilik gibi bir tehlike gündeme gelmiyor. Bu, dünya barışı yönünde fevkalade tehlikeli olan bir anlayıştı diye görüşlerimizi ifade ettik. Benim yetkim olan benim söylediklerimdir. NATO Genel Sekreteri herhangi bir açıklama yapmadığına göre onun söylediklerini açıklamaya kendimi yetkili görmüyorum. Ancak, genel anlamda, sayın Genel Sekreter bizim söylediklerimize çok büyük ölçüde iştirak etmiştir.”

 

Kutan, “İslami köktendinciliğin tehlike unusuru olmadığı konusunda size ne cevap verdi?” sorusunu, “Aynen bizim gibi düşünüyor. NATO’nun gündeminde böyle bir şey olmadığı kesin olarak ifade edildi” diye yanıtlıyor ve “Yani NATO islami köktendinciliği tehdit olarak görmüyor mu?” sorusuna da, “Robertson (böyle bir şey yok) dedi” cevabını veriyordu.

 

Vay canına!

 

Ya ben 25 yıldır izlediğim NATO’nun değiştiğini farketmemişim veya Kutan uyduruyor!

 

NATO sözcülerine gidildi, soru elbette soruldu. Ve elbette yalanlama patladı.

 

Bu arada belirtmekte yarar var ki, NATO’nun kurallarına göre, resmi açıklamalar “Sözcü ” tarafından yapılır. Sorulara yanıtları da sözcüler verirler ama o durumda, “Sözcü ” denmez, “üst düzey yetkililer” ifadesi kullanılır. Bütün uluslararası ajanslar ve akredite gazeteciler de bu kuralı bilir ve uygularlar.

 

NATO’nun, “üst düzey yetkilileri”, Kutan-Robertson ikili görüşmesinin söz konusu olmadığını, bir grup parlamenterin kabul gördüğünü söylüyorlar, “Ama hepsi parlamenter değildi” denildiğinde, “Biz ne bilelim. Türk Delegasyonu verdi listeyi” diyerek işin içinden sıyrılıyorlardı.

 

Görüşmede, katılımcıların bir “hatıra fotoğrafı” çekmelerine izin verilmiş, bu fotoğraf bazı gazetelerde çıkmıştı. Oysa NATO, basının fotoğraf çekmesini, her nedense, yasaklamıştı. Dolayısıyla, içeri alınmayan foto muhabirlerinin protestoları karşısında , “üst düzey yetkililer”, “Üzgünüz. Biz böyle bir yaklaşım beklemiyorduk. Hatıra fotoğrafı çekmek istediler, Genel Sekreter de güvendi” diyorlardı.

 

Ne bilsin Genel Sekreter!..

 

Yetkililer, görüşmeden sonra katılımcıların basın açıklaması yapmamalarının öngörüldüğünü, Kutan’ın NATO çıkışında basına konuştuğunun ve Robertson’ın “İslami köktendincilik tehdit değildir” fikrini paylaştığını ileri sürdüğünün öğrenildiğini, bunun doğru olmadığını da belirttiler.

 

NATO yetkilileri, NATO Genel Sekreteri George Robertson’ın, son olarak 3-7 Temmuz tarihlerinde Kazakistan, Özbekistan ve Kırgızistan’ı kapsayan Orta Asya gezisinde, “terörizm ve islami köktendincilik korkusundan” söz ettiğinin, buna ilişkin belgelerin ve bu tür açıklamaların NATO internet sitesinde bulunduğunun hatırlatılması üzerine, “kamuya açık bu belgelerin geçerli olduğunu” belirttiler.

 

NATO, “hangi dinden olursa olsun köktendinciliğin tehlikeli bir tehdit olarak algılanmasının İttifak görüşü olduğunu” hatırlatıyordu. NATO’nun İslam dinini tehdit olarak görmediğini ve görülmesine karşı çıktığını, ”İslam” ve “köktendincilik” kelimelerinin her zaman bağlantılı görülmemesi gerektiğine her fırsatta dikkat çekildiğini ifade ediyor ve bu konuda hiç kimseyle polemiğe girilmeyeceğini de belirtiyordu.

 

Avrupa Parlamentosu üyelerinden Avusturyalı sosyalist Hannes Swoboda’nın, Kutan’la görüşmesinden sonra, “FP kapatılmamalı” görüşlerini uzun uzun haberlerimizde yazdığımız zaman bu haberleri güzel güzel kullanan bir FP yandaşı gazete, NATO’nun yalanlamasını geçtiğimizde bize ateş püskürdü. Manşetteydik yani... Bir gün önce, Kutan’ın temaslarını yansıtan Türk basınını “Televoleci medya” diye eleştiren bu gazete, bir gün sonra Anadolu Ajansı’na saldırıyor ve “Resmi asparagas” manşetini atıyordu.

 Gazete, manşet altında şunları yazıyordu:

 “Önceki gün Brüksel’de NATO Genel Sekreteri ile görüşen Kutan, çıkışta yaptığı açıklamada “NATO’nun gündeminde islami köktendincilik meselesi yok” demişti. NATO’nun bu olumlu yaklaşımından rahatsız olan çarpık zihniyet, devletin ajansına sipariş haber yaptırtarak, NATO üst düzey yetkililerinin olmayan açıklamalarını kamuoyuna duyurdular...”

 Yani ayıp ettik tabii..

.Kutan Bey Brüksel’e gelecek, NATO Genel Sekreteri’ne , “İslami köktendincilik diye bir tehlike yok” dedirtecek ve biz bunun yalanlandığını, Kutan’ın yalan söylediğini duyuracağız. “Sipariş haber” yapmak kolay mı? Yakalandık işte!..

 İşin komik tarafı, aynı gazete, Anadolu Ajansı’nın Brüksel kaynaklı

Kutan haberlerine, değiştirmeden, muhabirinin imzasıyla yer vermeye  devam ediyordu! Geçtiğimiz haberler elimizde, yayınladıkları haberler elimizde... Karşılaştırma olanağı her zaman var!

Yabancı basın mensupları için düzenlenen basın toplantısına bir tek gazeteci bile katılmayınca Brüksel’den kös kös ayrılan FP heyeti, Strasbourg’da da aradığını bulamayıp Türkiye’ye döndü ve diğer Avrupa gezilerini ertelediğini duyurdu.

 

Ve birkaç gün sonra NTV’de, Murat Birsel’in karşısında konuşan Recai Kutan, NATO Genel Sekreteri’nin kendisine “İslam dinini tehlike olarak görmediklerini” söylediğini bildiriyordu. Hem kendini, hem kendi gazetesini yalanlıyordu Kutan... Yoksa gazetesi mi onu yalanlıyordu, anlamadım.

Çünkü gazetenin manşetine göre, Kutan “İslami köktendincilik tehlikesi yok” dedirtiyordu Robertson’a... Partizan gazete, bu sözleri değil, NATO’nun yalanlamasını yalanlıyordu. Ve sonra da, Kutan, çok farklı konuşarak taraftarlarını mahçup ediyordu.

 NATO’da, elbette, “İslam dini tehlikedir” diyecek bir kişi çıkmaz.

Ve NATO, elbette, “İslami köktendincilik tehlike değildir” fikrini savunanlara alet olmaz.

 

Böylece, hem Kutan deneyim kazandı, hem de biz, “takiye”nin, “çevir kazı yanmasın”ın, çirkin politikadaki anlamını daha iyi öğrenmiş olduk.

Bu arada birkaç partizan eve telefon edip tehditler savurdular ve talihsiz bir şekilde başları derde girdi. Kışlalı cinayetinden beri, Belçika’daki evin telefonlarının izinli olarak dinlemeye alındığını bilmiyorlardı... Şikayette bulunmadığımızı, bunları ciddiye almadığımızı uzun uzun anlatıp paçalarını kurtardık, farkındalar mı bilmiyorum...

………

 

 

 

 

 

 

 

MÜJDE, MÜJDE... MÜZAKERELER BAŞLIYOR

 

 

2004, Ekim başı... AB Komisyonu, Türkiye’ye ilişkin ünlü ilerleme raporlarından birini daha açıkladı. Bu raporda, Türkiye ile katılım müzakerelerine başlanması için karar organı olan AB Konseyi’ne olumlu görüş bildiriliyor ve çok ağır koşullar öne sürülüyordu. Zamanın Komisyon Başkanı Romano Prodi, yaptığı ilk resmi açıklamada, “Türkiye’ye evet diyoruz” dedi ve ekledi: “Bu bir OUI QUALIFIE’dir.”

 

Konuşma metninde büyük harflerle yazılan, İngilizce’de “QUALIFIED YES”, Prodi’nin konuştuğu İtalyanca’da “Sİ QUALIFICATO” olan bu terim AB tercümanlarını şaşırtmadı ama Türkiye’de çok ilginç, trajikomik tercüme ve yorumlara neden oldu.   

 

Bütün uluslararası ajanslar, Anadolu Ajansı dahil, haberi flaş verdiler: ”Türkiye’ye koşullu evet...”

 

Gerçekten, “Qualifié”, “Qualified”, “Qualificato” kelimesinin bir anlamı “zor koşullu” olarak sözlüklere giriyor. Bir anlamı da “nitelikli”, “yetenekli”...     

 

“Koşullu evet” ifadesini “gereksiz” bulan bazı Türk gazetelerinin, “Yetenekli evet” ve “Nitelikli evet” ve hatta ”Özellikli evet” diye başlıklar kullandıklarını gördük.    

 

“Yetenekli evet” ne demek? Bilen yok.

 

Ama ifadede “pozitif” ve “sevindirici” bir anlam oluyor en azından !..    

 

Nitekim Başbakan Erdoğan, Strasbourg’daki ilk açıklamasında, koşuldan söz edilmediğini savunup, “Bunu nereden çıkarıyorsunuz?” diye gazetecilere sordu... Başbakan’ın bu sözleri Fransız “Le Monde” gazetesinde bile haber ve yorumlara konu oldu.

 

Neticede ”koşullu” kelimesinin doğru tercüme olduğunu ilk önce AB Komisyonu, bizzat, internet sitesinden duyurdu. Sonra da Prodi ve Verheugen, basın toplantılarında, ”Qualificato”dan vazgeçip, her lisandan ”koşullu” deyip işi bitirdiler.

 

Ve sonra...

 

17 Aralık 2004’ü hatırlıyorsunuz, değil mi?

 

Unutmanız mümkün mü, ulusal yaşamımızın “en mutlu” günlerinden biri...

 

Gazetelerde manşetler öyle diyor...

 

“Zafer...”

 

“Başardık...”

 

“AB’ye katılım müzakereleri 3 Ekim 2005’te başlıyor...”

 

AB zirvesinden, Brüksel’den geçtiğimiz haberler bunu gösteriyor...

 

Müjdeler olsun...

 

AB, Türkiye’ye “Evet” demişti.

 

Benim gibi birkaç gazeteci, haberlerinde, “koşullu evet” ifadesine yer verince, inanılmaz eleştirilere hedef oldular.

 

Ne demekti, “koşullu evet”? Koşul moşul yok, müzakereler başlıyor... Milletin keyfini kaçırmayın kardeşim...

 

Dönelim o günlere, özgürce yazabildiğim bir yazıya. Şöyle demişim bir köşe yazısında:

 

Türkiye-AB ilişkilerinde “hayır”lısı oldu!     

 

AB, Türkiye’ye, bir süre ve bir sürü “hayır” dedi !    

 

Türkiye, nihayet, AB’ye, “hayır” dedi !

Bir sürü “hayır” birleşince ortaya kocaman bir “evet” çıktı!          

 

Nihayet, Türkiye, “uzun ince yol”un başına ulaştı.    

 

Her şeyden önce, “Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek” dürüstlüğünden hareketle, 25 yıldır Türkiye-AB ilişkilerini aralıksız ve tam içinden izleyen bir gazeteci olarak şunu söylemeliyim: Bu süreçte, AB’lilere karşı en çetin mücadeleyi; en onurlu ve Türkiye’nin menfaatlerini en dikkatli şekilde koruyarak veren; yeri geldikçe,  AB’lilerin gerçekten hak ettikleri “siyasi tokatları” yüzlerinde patlatmakta tereddüt etmeyen; onlara “iradeli, kararlı, güçlü ve gereğinde rest çekme yetenekli bir Türkiye” imajı yansıtmayı başaran Türk Başbakan, Recep Tayyip Erdoğan oldu!    

 

Şüphesiz Ankara’da, Türk Devleti’nin güçlü odakları tarafından belirlenen stratejiyi ve savaş taktiklerini Brüksel’de, “Kasımpaşalı gücüyle” mükemmel uygulayan Erdoğan, AB’lilere ömürleri boyunca unutamayacakları anlar yaşattı. Öyle ki, “siyasi şamarları” yemekten bunalmış olanlardan biri, Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn, “Erdoğan’ın sataşkan tavrından” basın önünde yakınırken, “Yahu, ağzımız açık kaldı! Bu adam bizi halı tüccarı gibi gördü. Halıyı satın almadan önce, pazarlık için, üç defa vazgeçip dükkandan çıkar gibi yaptı” diyordu.

Oysa, “müşteriyi enayi yerine koyan çirkin tüccar” AB idi. Brüksel zirvesinin ilk gecesinde, gerçekten “yılışık” yüz ifadeleriyle dünya basınının önüne çıkıp, “Türkiye’ye yeşil ışık yakıyoruz. Tarih veriyoruz” diyen AB liderleri, aynı gece, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hemen tanınması” (böylece KKTC’nin haritadan silinivermesi) başta olmak üzere, bir seri koşulu Erdoğan’ın “imzasına sunuyorlardı”.    

 

Yemedi!    

 

Erdoğan, “Bana müsade.. Tarihiniz sizde kalsın, ben gideyim” deyince, birkaç saat içinde işler değişti. Yüzlerdeki o yılışık gülümsemeler donuklaştı. “Türkiye”ye “Git o zaman!” demek cesaretini gösterecek, bunun sorumluluğunu üstlenebilecek bir tek Batı Avrupalı lider ortaya çıkamadı!    

 

Çok gecikmiş de olsa bu “restleşme”yi, sonucunu ve ardından AB’lilerin yüz ifadelerini görmek beni çok mutlu etti.Yıllardır beklediğim, özlediğim, sonucun böyle olacağından emin olduğum manzara...

Ankara’nın “Devlet Politikası”nı kararlılık ve başarıyla uygulayan, bunu yaparken Kasımpaşalılık özelliklerini pozitif yanlarıyla değerlendiren ve bu arada (aile fotoğrafı çekilecek diye yere atılmışlar arasındaki)  Türk bayrağının üzerine basmayı ve bastırmayı da reddeden Erdoğan iyiydi, çok iyiydi! Keşke bu “restleşme” Kıbrıs tantanası öncesinde, hatta çok daha önce gerçekleşseydi...


Varılan sonuç, Erdoğan’ın da dürüstçe söylediği gibi, bir “zafer” değil...

 

Koşullar, adaletsizlikler, ayırımcılık ortada... AB’liler “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin tanınmasına yönelik adım atılmadıkça” müzakereleri başlatmayacaklar. AB Komisyonu, “Türk işgücünün serbest dolaşımına kalıcı kısıtlama” önermişti. Yani Türk işçisi, tam üyelik olsa bile, AB’nin diğer ülkelerinde çalışamayacaktı. Zirvede bu ifadeler daha da sertleştirildi ve kısıtlama tüm “Türk şahıslara” yönlendirildi ki bu, AB’nin en temel ilkesine, dolaşım özgürlüğüne aykırı! Ne yani? AB üyesi olup bu ülkelere gene vize alarak mı geleceğiz?


“Müzakereler başlar ama her an durdurabiliriz. Nasıl biteceğini bilmeyiz, garanti vermeyiz. Kötü biterse başka formüllerle Türkiye’yi elde tutmaya çalışırız” gibi mesajlarla kararı sulandıran AB’liler, bunları yaparak sadece Türk kamuoyunda değil, kendi kamuoylarında da itibar yitirdiler.

Neticede, dünya basınının önüne çıkıp, uslu uslu, “Türkiye er geç AB üyesi olacaktır. Ankara Protokolünü imzalamak, Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanımak anlamına gelmez. Tarih yazdık, tarihi bir karar aldık. Türkiye Avrupalıdır” dediler ve bu sözler tüm yabancı basında yer buldu. Dönüşü olmayan adım nihayet atıldı, uzun ince yoldaki maratonun hareket noktasına nihayet gelindi.

 

Zirve öncesi yaşanan ve unutulmaması, görmezden gelinmemesi, iyi değerlendirilmesi gereken olayları da not etmek lazım.    

 

Önce, Avrupa Parlamentosu’ndaki “tarihi manzara”yı hep birlikte, gözlerimiz yaşararak izledik. Yüzlerce parlamenter, ellerinde Türkçe, İngilizce, Fransızca, Hollandaca, Fince pankartlarla, Türk ve AB bayraklarıyla, Türkiye ile müzakerelerin başlamasına “evet” dediler.    

 

“Evet, Türkiye Avrupalıdır...”     

 

“Evet, üyelik müzakereleri başlamalıdır...”    

 

“Evet, Türkiye AB üyesi olmalıdır...”     

 

Gazeteci olarak, yıllardır binlerce defa kapısından girip çıktığım Avrupa Parlamentosu’nda böyle bir manzara görmemiştim.     

 

Gözlerim doldu o gün!    

 

Sonra, bir an düşünüp, kendi kendime, “Salak” dedim.    

 

“Salak! Duygularına hakim olsana! Gerçekçi olsana! Ülkemizi yöneten yüce insanlar her zaman, ‘Türkiye-AB ilişkilerine duygusal yaklaşmamak gerektiğini’ söylemiyorlar mı? Avrupa Parlamentosu’nun ne olduğunu bilmek için bu kurumu ömür boyu bu kadar yakından izlemiş senin gibi kaç kişi var Türkiye’de?..     

 

O Avrupa Parlamentosu ki, tarihi boyunca Türkiye leyhinde tek karar vermemiştir.    

 

O Avrupa Parlamentosu ki, her olumsuz kararında, ‘Bu kararın yaptırım gücü yoktur’ diye feryad etmişizdir.

Bu muhteşem tarihi fotoğrafın altında neler yazıyor, “evet” denilen kararda neler var, bir baksana!...    

 

Ve sen, devletini, ülkesini, insanını seven bir Türk vatandaşı olarak bu karara “evet” diyor musun?”    

 

Kararı okuyunca gene gözlerim doldu:    

 

 “Hayır!” dedim, “Bin defa hayır!”    

Ve zaten gördüm ki, Avrupa Parlamentosu da aslında, söylevleri ve karar metniyle “Hayır” diyor :    

 

“Ermeni soykırımını tanıyacaksın...”    

 

“Tam üyelik yolu Diyarbakır’dan geçer...”    

 

“Aleviler, Kürtler azınlıktır...”

“Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıyacaksın, işgale son verecek, adayı terk edeceksin...”    

 

“Son sözü sen değil, biz söyleyeceğiz...”    

 

Vs, vs...    

 

Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep Borrell, geçenlerde, Türkiye ziyareti öncesinde biz Türk gazetecileri bir kahvaltıya davet edip konuştuğu zaman, Ankara’daki temaslarının ardından “Kürdistan’ı ziyaret edeceğini” söylemişti.

 

Galiba “dil sürçmesi” olmuş !    

 

Sürçe sürçe Türkiye’yi bir yerlere götüreceklerini sanıyorlar.    

 

Yani garp cephesinde değişen bir şey yok. Biz o “evet” pankartlı parlamenterlerin büyük kısmının gerçek niyetlerini biliyor, görüyoruz ama şimdi onlar da gördüler ve bildiler ki, “gereğinde”, “zamanı gelince” Türk Devleti, Türkiye Cumhuriyeti; başbakanı, dışişleri bakanı kim olursa olsun, “Ben büyüğüm, onurluyum, güçlüyüm ve muhtaç değilim” demesini, “rest çekmesini” biliyor.     

 

Avrupa Parlamentosu’na da sıra gelecek! 

 

Zaman sadece Türkiye’yi değil, onları da çok değiştirecek. Eğer, bugün Avrupa Parlamentosu bünyesinde sağlam temeller oluşturan aşırı sağ ve AB karşıtları, 10-15 yıl içinde bu kurumu tamamen çökertme hedeflerine ulaşamazlarsa, o zaman kurum daha mâkul ve kendi menfaatlerini bilen politikacıların elinde olacak demektir ki bu da Türkiye’ye karşı tavrın tamamen değişeceği anlamına gelir.

 

Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, feci sıkışmış bir durumda, ülkesinin televizyonunda dil döküyordu. Heyecanla dinliyor, flaş haberler geçiyordum:

“Türk halkı onurludur, sonucu belli olmayan önerileri kesinlikle kabul etmez...”    

 

“AB biraz küçüktür, Türkiye büyüktür. Türkiye’ye ihtiyacımız var. Dışlamamak menfaatimiz icabıdır...”    

 

“Türkiye ekonomik açıdan dev bir pazardır, ekonomisi çok güçlü bir devlettir...”    

 

“Türkleri kışkırtmayalım, biz kaybederiz!”    

 

Vay be!    

 

Gene gözlerim doldu!

Sonra, gene kendi kendime “Salak” dedim, “Beklesene! Adamın tam olarak hangi mesajı verdiğini dinlesene!”    

 

Chirac devam etti:    

 

“Türkiye’nin olası tam üyeliği iyidir ama müzakerelerin başlaması, tam üyeliğin gerçekleşeceği anlamına gelmez...”    

 

“Türkiye’nin 15-20 yıl yapması gereken çok şey var... Müzakereleri istediğimiz an durdururuz...”

“Ermeni soykırımı bizim yasamızda tanınmıştır, Türkiye bu konuda gerekeni yapmalıdır.”    

 

“Türkiye, 15-20 yıl boyunca her istediğimizi yapsın, müzakereleri tamamlasın. Bitince, son sözü referandumla Fransız halkı söyleyecektir. İstemezseniz Türkiye AB’ye giremez...”    

 

Ne diyo, ne diyo?..    

 

Türkiye 15-20 yıl mücadeleyi verecek, istenen her şeyi yapacak, her tavizi verecek ve sonunda birkaç Fransız ‘olmaz’ dedi diye AB’ye giremeyecek!     

 

Gene gözlerim doldu!     

 

Chirac, kendi halkına hiçbir zaman bu kadar açık konuşmamıştı:

“Hayır” diyor... “Merak etmeyin, siz ‘he’ demedikçe bu iş olmaz...”    

 

Fransa ve Türkiye’deki AB karşıtları, Ermeni lobisi, bölücü takımı rahat bir nefes alıyorlar.

Ve “bilinçli” Türk basını manşetlerini atıyor:    

 

“Mersi Mösyö!”

 

Hatırladınız mı? Chirac’ın bu iğrenç konuşmasının ardından atılan “Mersi Mösyö” manşetlerini?..

 

 Siyasi ihtirası nedeniyle AB karşıtı aşırı sağ ile koalisyon yapmakta tereddüt etmeyen Avusturyalı Başbakan Schüssel de referandum sözü verdi.    

 

“Danke Schön!”  

 

Neticede zorlu mücadele daha yıllarca devam edecek ama ben yoruldum.

 

Türkiye’nin AB’ye üye olacağı günleri görmeye ömrümün yeteceğine de, o zamanlarda ortada “üye olmaya değer bir AB” kalacağına da inanmıyorum.

 

Ama bugün, tüm koşullara, zorluklara, yaşananlara ve yaşanacaklara şöyle bir bakınca, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmaktan büyük gurur duyuyor, ülkemizin geleceğini, AB’li veya AB’siz, AB’ninkinden çok daha parlak görüyorum.    

 

Şimdi bütün bunları bir kenara bırakıp esas “zorlu mücadele”ye bakmak istiyorum. Geleceği pek parlak gözükmeyen, beni üzen ve endişelendiren bir durum...     

 

Bizim Akçaabat Sebatspor’un durumu !    

 

İsterdim ki AB’nin “Diyarbakır’dan geçen yolu” Akçaabat’tan da geçsin.     

 

Bizim takımın da yüzü biraz para, biraz destek görsün de şu lig sonunculuğundan kurtulsun.

Akçaabat Sebatspor ikinci lige düşmesin !    

 

AB bir işe yarasın !     

…………….

 

Birkaç yıl daha geçti aradan, bu yazının, müjdeli haberlerimizin ardından…

 

Akçaabat Sebatspor ligden düştükçe düştü…

 

Müzakereler başladı mı?

 

“Başladı tabii” diyenleri duyar gibi oluyorum…

 

Ben hâlâ Brüksel’deyim.

 

“Müzakereleri” izliyorum.

 

Dört yıl oldu başlayalı... Onda biri tamamlandı bile, başarıyla !..

 

Acı acı gülümsüyorum…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

AB GEZİNTİSİ

 

 

 

Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkanların ileri sürdükleri bir gerekçe de “coğrafi”

 

Türkiye, Trakya dışında Avrupa kıtasında yer almıyor ki !..

 

“Kıbrıs alıyor mu?” gibi bir soru sormayınız çünkü AB’li müttefiklerimiz Kıbrıs’a yönelik sorulardan nefret ederler, kırmayalım onları…

 

Boşverin Kıbrıs’ı da gelin ben sizi “AB topraklarında” gezdireyim biraz…

 

Yolumuz uzun, hazırlıklı olun…

 

AB başkenti Brüksel’den 20 bin kilometre kadar uzaklara, dünyanın öbür ucuna gideceğiz, “Avrupa kıtası dışında” hangi toprakların “AB’li” sayıldığını görmek için… 

 

Yıllardır “İşgalci Türkiye”den söz eden işgalci ve sömürgeciler, asırlardır nerelerde, neler yapıyorlar, bilelim…

 

AB’li “müttefiklerimiz” Türkiye’nin “işgal kuvvetlerinden” pek sık söz ederler... Onlara sorarsanız, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bir bölümü Türk işgali altındadır ve bu çok ayıp bir şeydir. Bu devirde böyle şeyler olmamalıdır... İnsanlara kendi geleceklerini belirleme hakkı verilmeli, onları koruyacağız bahanesiyle askerler gönderilmemeli, siyasi müdahelelerde bulunulmamalıdır. Bir devletin kendisine ait olmayan topraklarda stratejik, ekonomik, insani, tarihi gerekçeler öne sürerek varlık sürdürmeye kalkması olacak iş değildir...”

 

Kıbrıs’ın coğrafi konumu, oradaki Türklerin yaşadıkları, yakın tarihte olup bitenler hiç kimsenin umurunda değil... Önemli olan, “aday” Türkiye’nin de saygı göstermesi ve uygulaması gereken “AB değerleri”...

 

Bunları not ediyoruz...

 

Çok sık duyduğumuz bir başka yaklaşım :

 

“Türkiye AB üyesi olamaz çünkü coğrafi açıdan Avrupa’da değil sayılır...”

 

Gerçekten de bizim ülkenin büyükçe bir kısmı Brüksel’den kuş uçuşu tam 2000 kilometre uzakta, Asya tarafında...

 

Bunu da not ediyoruz.

 

Sormuyoruz AB’li “müttefiklerimize”, “Sizin Kıbrıs Cumhuriyeti ne tarafa düşüyor?” diye...

 

Gerek yok...

 

Bu tür değerlendirmeler karşısında bizim neye ihtiyacımız var, bilir misiniz?

 

Bilgiye...

 

AB’li dostlarımızı anlamalıyız... Onları tanımalıyız... Onların “değerlerinin” gerçekte neler olduğunu  görmeliyiz...

 

Ne yapacağız bu iyi niyetimizle?..

 

Kolayı var. Açalım önümüze bir AB haritası, bakalım. Ama sakın herhangi bir harita olmasın bu, AB’nin kendi üretiminden gelen bir harita olsun ki yanlışlıklara meydan verilmesin.

 

Bu haritada, en azından bir bölümünde gözünüze “kapsama alanı dışında” bırakılmış Türkiye takılacak önce... “Uff be” diyeceksiniz, “Şu ülkenin muhteşemliği harita üzerinde bile ne kadar çarpıcı !..”

 

Bunu söylemeyin, düşünmeyin... Sırası değil, hedef bu değil... Ayrıca bunu AB’liler bizden iyi görüyorlar, bütün sorun da oradan kaynaklanıyor.

 

Haritaya bakışımız Türkiye için değil...

 

“AB’nin kapsama alanında kalan”, “AB üyelerini, AB topraklarını” tanımak için bakıyoruz haritaya, anladınız mı?

 

Belçika, Almanya, Polonya, Bulgaristan, Malta...

 

“Kıbrıs” da var ama kaydırmışlar yerinden, harita çok büyümesin, pek uzaklara gitmesin diye...

 

Tasarruf olsun diye kağıttan, herhalde...

 

Ama bu haritanın üzerinde bizim pek bilmediğimiz, söz etmediğimiz garip isimler de var!

 

Guyana, Kanarya Adaları, Martinique...

 

Guadeloupe, Asor adaları...

 

Cebelitarık...

 

Bunlar hep AB...

 

Başkaları da var...

 

Bazen Brüksel’den 10 bin, 20 bin kilometre uzaklardayız...

 

Coğrafyaysa coğrafya işte...

 

Bizim artık gözlerimizi açmamız, bu işi biraz araştırmamız ve AB’li dostlarımızı tanımamız, anlamamız lazım...

 

Güney Amerika’da veya Hint Okyanusu’nda AB’nin, avro’nun ne işi var?

 

Bu ne biçim “Avrupa”?

 

Türkiye neden “Avrupa sınırları dışında”, Hint Okyanusu nasıl AB içinde?

 

...............

 

Dürüstçe söylemek isterim ki Türkiye-AB ilişkilerinde bu konu yıllardır beni en fazla sinirlendiren, düşündüren ve isyan ettirendir. AB’li dostlarımla en büyük kavga konumdur bu... Ve bir gazeteci olarak Türkiye’de hiç anlatamadığım, anlatmaya kalkıştığımda “AB karşıtı Kemalist” damgası yediğim olay bu...

 

Kemalistliğimle gurur duyarım da AB karşıtı falan değilim kesinlikle...

 

Şimdi anlatayım, siz de bana istediğiniz damgayı vurun...

 

........

 

AB sömürgecidir.

 

Tarihten değil, bugünden söz ediyorum.

 

“Sömürgecilik” bir doktrindir, ideolojidir.

 

“Sömürgeci” ve “Sömüregecilik”; “Emperyalist” ve “Emperyalizm” ile bağlantılı kavramlardır.

 

Yani “imparatorluk”larla...

 

Sömürgecilik : “Az gelişmiş halklarla ve ülkelerle bağlantı kurarak, himaye altına alarak, onları boyun eğmeye, sadık olmaya mecbur etme sanatı...”

 

15. yüzyılda keşiflerle başlayan sömürgecilik günümüze kadar devam etmiş, ediyor.

 

Uluslararası hukukta ve antlaşmalarda yeri, yorumu, etkisi var.

 

Birleşmiş Milletler hâlâ uğraşıyor sömürgeciliğe son vermek, sömürgeleri kurtarmak için...  AB’ye karşı da mücadele veriyor BM, aynı amaçla...

 

Diyorlar ki (sömürgeciler), “Sömürgeler, zengin ülkelerin kapital aktarabilecekleri en avantajlı yatırımlardır.”

 

Ekonomik, stratejik, ideolojik avantajlar...

 

Ve AB’li dostlarımızın ansiklopedilerine girip baktığınızda emperyalist sömürgecilerin listesini bulacaksınız.

 

Roma İmparatorluğu’ndan başlıyor, Haçlı Seferleri’nden geçip Portekiz, İspanya, Hollanda, İngiltere, Fransa, Belçika... Liste uzayıp gidiyor...

 

Kıskanmayalım... Bizim atalarımız bu işi becerememişler, ne yapalım (!).. Sömürgeci mirası yemek farklı bir şey, Belçika’da yaşayanlar iyi bilir...

 

.........

 

Batı Avrupalılar, 20. yüzyılın ikinci yarısında “Sömürgecilik” ifadesinden rahatsızlık duymaya başlayıp buna başka isimler vermenin yollarını aradılar.

 

Ve buldular.

 

AB’nin temelinde belirli antlaşmalar var. Roma Antlaşması, Maastricht Antlaşması, Amsterdam Antlaşması vs...

 

Bunlara bakmamız gerekiyor, AB’nin bugünkü sömürgelerini nasıl pazarladığını görmek için...

 

Aslında “sömürge” dememek lazım, ayıp çünkü, ama ben başka isim bulamadım, siz bulmaya çalışın...

 

“Ortak Pazar” sınırlarını görelim... Görelim kimler “ortak”, kimler “pazar”...

...............

 

Antlaşmalarda sömürgeler iki ayrı isim altında sınıflandırılıyor:

1 )  Çevre Dışı Bölgeler (outermost regions - Région ultrapériphérique)

2 )  Deniz Aşırı Memleket ve Topraklar (Overseas Countries and  Territories -  Pays et territoires d'outre-mer)

Aradaki fark şu :

 

Bir numaradakiler, AB’li… AB’nin parçası… Avro alanı…

 

İki numaradakiler AB’li sayılamıyor ama “AB üyesi devletlerin toprakları”… Dolayısıyla onlarla “özel ortaklık ilişkiler” var, “özel statüleri” var…

 

Şimdi bakalım AB’li sömürgeler hangileri… Biraz dünyayı gezelim…

 

Tam AB’li “Çevre Dışı Bölgeler”den başlayalım…

.......

 

Fransız Guyanası...

 

Avrupa’da değil, Güney Amerika kıtasındayız !..

 

Brezilya’ya komşu, Atlas Okyanusu sahillerine bakan bir... Fransız sömürgesi... (Hay Allah! Başka bir sıfat bulamıyorum bir türlü...)

 

Fransızlar da artık “sömürge” demiyorlar...

 

“Deniz aşırı Fransız eyaleti...”

 

Amazon ormanlarının bir parçasını oluşturan, Brüksel’den 7-8 bin kilometre uzaktaki bu topraklar AB’nin...

 

Para birimi de avro...

 

Fransa’nın, İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar “zindan” olarak kullandığı, “Kelebek” romanından tanıdığımız, yüzde 97’si ölen veya öldürülen 70.000 mahkumun gönderildiği bu topraklarda bugün 80 ülkeden gelen 250.000 kadar “AB’li” yaşıyor.

 

Resmi lisan tabii ki Fransızca...

 

Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy...

 

Bu bölgenin gerçek yerlileri onbinlerceymiş, birkaç yüz kalmışlar ve bu insanlar halen mülk ve toprak haklarını elde etmenin mücadelesini sürdürüyor ancak avuçlarını yalıyorlar.

 

Milattan 10 bin yıl önce buralarda yaşamaya başlamış yerlilere Amérindien” diyorlar, “Amerikalı yerli” gibi bir şey…

 

Onların nesli tükenmiş, tüketilmiş...

 

AB’nin “Sivil Uydu Merkezi” burada...

 

86.500 kilometrekare...

 

Mukayese etmek isterseniz, Kıbrıs’ın tamamı 9.250 kilometrekare...

 

...........

 

AB yolculuğumuza devam edelim...

 

Guadelupe...

 

Brüksel’den  7.000 km, ABD’den 950 km mesafede...

 

8 ada ve çok sayıda adacık...

 

1.628 kilometrekare...

 

AB ve avro alanı...

 

Christophe Colomb’un 1493’te ulaştığı bu adalar, 16. yüzyıldan itibaren Fransızlarla İngilizlerin savaş alanı olmuş. 1816’dan beri Fransız sömürgesi...

 

Nüfus 450.000...

.......

 

Az ötede... bir başka turizm cenneti...

 

Martinique...

 

17. yüzyıldan beri Fransız sömürgesi...

 

1.128 kilometrekare...

 

Nüfus 400.000

 

AB ve avro alanı...

 

Bu adalarda yüzyıllarca yaşamış, sömürgecilerin kölesi olmuş yerliler artık hemen hiç yok.

 

Sıkıldınız mı Güney Amerika kıtasından...

 

AB’nin toprakları, karasuları çok geniş...

 

Haydi, Hint Okyanusu’na gidelim...

..........

 

Reunion...

 

Afrika kıtasının altında, Madagaskar yakınlarında, Okyanus’ta bir volkan adası...

 

AB ve avro alanı...

 

2512 kilometrekare... 800.000 nüfus...

 

17. yüzyıldan beri Fransız sömürgesi...

 

10 – 15 bin kilometre, Brüksel’den çok mu uzaklaştık?..

 

Dönelim biraz daha yakınlara...

........

 

Asor adaları...

 

Portekiz sömürgeleri...

 

“Özerk bölge”..

 

AB ve avro alanı..

 

2.333 kilometrekare..

 

250.000 nüfus...

 

300 yıldan fazla süredir sömürge...

 

ABD üsleri de var buralarda... Zaten pek çok AB sömürgesinde ABD üsleri, askerleri var...

......

 

Madeira...

 

Atlantik Okyanusu....

 

797 kilomterekare... 275.000 nüfus...

 

AB ve avro alanı...

 

.....

 

Atlantik Okyanusu...

 

Afrika sahilleri...

 

Kanarya adaları...

 

15. yüzyıldan beri İspanyol...

 

7.447 kilometrekare... Nüfus 2 milyon...

 

7 ada ve çeşitli adacıklar...

 

Afrika Birliği, Kanarya Adaları’nın “yabancı güçler tarafından işgal altında olan Afrika toprakları olduğunu” söylüyor ve İspanyollara “işgalci” diyor...

 

AB bu yaklaşımı çok ayıplıyor ve reddediyor...

 

..........

 

Amsterdam Antlaşmasının 299-2 maddesinde resmen tanınan bu AB topraklarına baktığınızda sadece toplam 4 milyon nüfus ve birkaç bin kilometre kare arazi görmeyin... Bunlar sayesinde AB, dünyanın en geniş karasularına sahip... 25 milyon kilometrekare...

 

Bu AB yörelerindeki doğal kaynak ve zenginlikleri ben size anlatmayayım uzun uzun... Altın, şeker pancarı, kahve, kakao, muz, deniz ürünleri...

 

AB alanı olduğu için malların ve sermayenin serbest dolaşımı elbette tam...

 

İnsanların serbest dolaşımıysa nedense pek kısıtlı...

 

AB’lilere sorarasanız bu “verimsiz ve sorunlu arazilerde” yaşayan zavallı, fakir, işsiz insanlara yardım tek amaçları...

 

Bu insanların neden zavallı, fakir, işsiz kaldıklarını sorgulamayın sakın...

 

Bu bölgelerdeki askeri üsler, işgal kuvvetleri, nükleer denemeler hakkında sorular da sormayın...

 

Bunlar hükümranlık hakkının getirdiği şeyler...

 

Bu yörelerde gerçekten yaşayan insanların isyanlarını dinlemeyin bile...

 

Onların da uymaları gereken “AB değerleri” var, acımayın...

................

 

Gelelim iki numaraya...

 

“Deniz Aşırı Memleket ve Topraklar”…

 

Burada durum iyice vahim ve karmaşık...

 

Zaten öyle olduğu için ayrı bir kategori söz konusu...

 

Bu “memleket ve topraklar” AB üyesi bazı ülkelerin hegamonyasında, onların malı ama AB bünyesi dışında bırakılıyor.

 

“AB üyesi olmayan ama AB üyelerine ait olan topraklar” bunlar...

 

AB 50 yıldır bunları hedef alan, 10’ar yıllık “ortaklık rejimleri” belirliyor. En son 2001’de yaptı, 2011’de bir daha yapacak. Amaç, “bu alanların ekonomik ve sosyal gelişimine katkıda bulunmak, ekonomik güçlü bağlar oluşturmak”...

 

İngiltere, Fransa, Hollanda ve Danimarka’ya bağlı, dünyanın dört bir köşesindeki 20 kadar ada ve “bağımlı mikro devlet” söz konusu...

 

Bunlar “anayasal” olarak bir AB ülkesine bağlılar, bağımsız değilller...

 

AB’lilerin bu toprakları tam olarak bünyelerine alamamalarının ana nedeni, çok sorunlu, tartışmalı, kavgalı alanların söz konusu olması... Bazıları Birleşmiş Milletler’in “sömürge olmaktan kurtarılacak topraklar” listesinde yer bulması...

 

Burada bir parantez açalım. AB’nin çeşitli isimler vererek “kıvırttığı” sömürgelerine BM “sömürge” demekten çekinmiyor... BM’nin 1960 sonunda aldığı bir kararda, sömürgeleştirilmiş ülkelerin ve sömürülen halkların varlığına son verilmesi hedefleniyor, çeşitli önlemler alınıyor. Bugünkü aşamada, BM’nin belirlediği, “sömürgelikten kurtarılacaklar listesi”nde, AB antlaşmalarında, “AB toprakları” diye yer bulan bölgeler de var... Örneğin, Yeni Kaledonya, Türk Adaları, Bermuda...

 

Daha da beteri, BM’nin bu listesinde AB içinde, “AB’nin tam üyesi” topraklar da var...

 

Bunlar dışında, AB’nin “AB toprağı” dediği birçok sömürgeleştirilmiş bölgenin insanları ve yerel yönetimleri de BM’nin bu listesine dahil edilmenin zorlu mücadelesini sürdürüyor.

 

Şimdi dönelim AB antlaşmalarındaki iki numaralı sömürgeler kategorisine... İngiltere, Fransa, Hollanda ve Danimarka’ya “anayasal” olarak bağlı topraklara...

 

Buralarda yaşayan insanlar bağımlı oldukları ülkelerin vatandaşı sayılıyor ama hepsine sömürgeci ülkelerin pasaportları verilmiyor... Çoğu da bunu istemiyor zaten...

 

Bütün bu bölgelerin doğal zenginlikleri yanısıra AB için oluşturdukları müthiş bir pazara dikkat çekmek gerekiyor.

 

AB, bu yörelere mallarını bol bol pazarlıyor, oralardan gelecek ithal mallarına ise bol bol kotalar koyuyor. (Bu durum size bir şeyler hatırlatıyor mu?)

.....

 

İngilizlerden başlayalım. Bu sömürgelerin hepsi Kraliçe II. Elisabeth’in malı, Londra hükümetinin yönetiminde:

 

Anguilla (Antigua) : Kuzey Amerika ile Güney Amerika arasındaki, İngiliz, Fransız, ABD sömürge adalarından biri... Brüksel’den veya Londra’dan 4-5 bin kilometre uzakta, 15 000 kişinin yaşadığı,100 kilometrekarelik bir ada...

 

Milattan 600 yıl önce buralara yerleşmiş Arawaks yerlileri 1650 yılında adayı işgal edip sömürgeleştiren İngilizlere köle oldular ama hiçbir zaman tam anlamıyla havlu atmadılar. Bağımsızlık mücadelesi günümüze kadar sürdü. 1967’de, referandumla, yüzde 99’la tek taraflı bağımsızlık ilan edildi.  1969’da, bu kez İngilizlerin düzenlediği referandumda, yine aynı ezici çoğunlukla bağımsız cumhuriyet ilanı söz konusu oldu. İngilizlerin adaya gönderdiği “müzakereci” sınırdışı edildi. Bundan birkaç gün sonra Londra oraya paraşütçülerini gönderdi, ada İngiliz Kraliyeti’nin deniz ve hava kuvvetlerinin işgali altına alındı.

 

İşgal kuvvetlerinin amacı, “adayı düzene sokmak” olarak açıklandı. Yerliler pek tepki gösteremediler, sadece İngiliz askerlere tükürmekle ve hakaret etmekle yetindiler.

 

Anguilla, uzun bir karmaşanın ardından, 1980’de resmen sömürge oldu.

.....

 

Bermuda adaları: Aynı bölgede, 360 kadar ada ve adacık... İngiliz Kraliçesi’nin hükümranlığında... 53 kilometrekarede 80.000 kişi yaşıyor. İngilizler 1600’lü yılların başında, Afrika’dan da getirdikleri kölelerle buraları işgal ettiler, aynı yüzyılın sonuna doğru sömürgeciliklerini resmileştirdiler.

 

Bankaların ve finans kurumlarının bolluğu, bu adaların “Atlantik’te küçük İsviçre” olarak adlandırılmasına yol açıyor.  Dünyanın en zengin insanları arasında bulunan, yüzde 60 kadarı siyahilerden oluşan ada sakinleri 60’lı yıllarda yapılan bir referandumda İngiliz bağımlılığını tercih ettiler ama Bermuda, BM’nin “sömürgelikten kurtarılacaklar” listesinde yer alıyor.

........

 

Türk ve Caicos adaları:

 

Aynı bölgede, 50.000 kadar insanın yaşadığı bu İngiliz sömürgesi adaların isminin nereden geldiği pek belli değil... Bir “kaktüs” ismi olduğu söyleniyor. “Türk” olduğuna göre daha sempatik bir çiçek ismi bulamazlardı zaten...

 

1973’te İngiliz sömürgesi olan 500 kilometrekarelik bu adalarda ABD’nin büyük yatırımları var. Kullanılan para birimi de ABD doları... BM’nin “sömürgecilikten kurtarılacaklar” listesindeki bu topraklarda yaşayan 30.000 kadar nüfus Kanada’yla bütünleşmek veya bağımsızlık beklentisinde...

 

.......

 

Falkland Adaları...

 

Güney Amerika’nın altlarında, Arjantin sahillerine 600 kilometre, Londra’dan 12 bin kilometre mesafedeyiz... 2.000’i İngiliz askeri olmak üzere 30.000 kişi yaşıyor adalarda... Hatırlarsanız, 1982’de İngiltere ve Arjantin bu adalar yüzünden resmen savaşa girmişlerdi. İngiliz ordusu kazanmıştı bu savaşı... Ciddi bir kriz yaşanmış, 1000 kadar asker ölmüştü. Arjantinlilere göre, “Çelik Bilek” Margaret Thatcher’ın petrol ve maden ocakları savaşıydı bu... İngilizlere göre “ulusal onur savaşı”...

......

 

İngilizlerin Hint Okyanusu’nda adaları var, binlerce asker barındırdıkları...

 

Antarktika’da, Güney Kutbu’nda, 200 kadar insanın yaşatıldığı 1,7 milyon kilometrekarelik alanları var... Bu, uluslararası hukukta tartışmalı bir başka “işgal”...

 

Londra’dan 15-20 bin kilometre uzakta, Büyük Okyanus’ta Pitcairn adası var, Kraliçe’nin... Karaibler’de Cayman adaları var... Saymakla bitmiyor da AB’nin resmi kayıtlarında İngiltere toprakları gözüken bu kategori 12 bölge...

.....

 

Bir de Cebelitarık var ki ayrıca söz edeceğiz...

.....

 

Gelelim Fransızlara...

 

Yeni Kaledonya...

 

19.000 kilometrekare... 235.000 nüfus... 1853’ten beri Fransız sömürgesi..

.

2014-2018 arasında bir referandum yapılarak, son 10 yıldır sözü edilen bağımsızlık konusunda halkın görüşü istenecek. Yeni Kaledonya, BM’nin “sömürgecilerden kurtarılacak topraklar” listesinde yer alanlardan...

 

.....

 

Polinezya....

 

Büyük Okyanus’un göbeğinde, Tahiti ve Markiz’in de dahil olduğu, 260.000 nüfuslu, 4.200 kilometrekarelik adalar grubu...

19. yüzyıldan beri Fansız sömürgesi...

Fransızlar bu bölgede 1966’dan beri,  büyük tepkilere rağmen 150’si toprak altında olmak üzere 200’e yakın nükleer bomba denemesi yaptılar. 

......

 

Fransızların başka sömürgeleri ve bu arada Antarktika’da, Güney Kutbu’nda da elde tutmaya çalıştıkları 432.000 kilometrekarelik Adeli toprakları var, Oralarda, penguenler ve foklarla birlikte 33 kişi yaşatıyorlar..

.....

 

Hollanda’nın Atlas Okyanusu’nda Antil adaları... 1.000 kilometrekarede yaşayan 260.000 insan bağımsızlık istemiyor, Kraliçe Beatrix’in hükümranlığında kalmayı tecih ediyorlar.

 

Yine Hollanda’nın, aynı bölgede, Kuzey ve Güney Amerika’nın buluştuğu sahillerdeki Aruba adasında da, 193 kilometrekarede yaşayan 100.000 kadar insan...

..........

 

Danimarka’nın Atlas Okyanusu’ndaki Far Öer adaları da, 1.400 kilometrekarede yaşayan 50.000 nüfusla 1818’ten beri bağımlılığını sürdürüyor. 18 “özerk” ada...

.......

 

Şimdi, bu bölümü kapatmadan önce iki özel isim üzerinde kısaca duralım, çünkü ilginç...

 

“Cebelitarık” ve “Grönland”...

 

Birincisi İngiliz, ikincisi Danimarka sömürgesi olarak  AB üyesi, AB toprağı sayılıyordu. “Tam üye”... Ama Grönland referandum sonunda AB’yi terk etti! Cebelitarık’ın durumuysa daha da vahim, çünkü BM’nin “sömürgecilerden kurtarılacak topraklar” listesinde.... Yani BM, bu toprakları AB’nin elinden kurtaracak...

 

Biraz karışık bir durum, değil mi ?

 

Bu “sömürgeci AB” hikayeleri şöyle:

 

Grönland...  Dünyanın en büyük adası... Danimarka’ya bağlı “özerk topraklar”, “eyalet”... 2.166.000 kilometrekare,,, 60 bin nüfus... Para birimi şimdi Danimarka kuronu... Adanın yüzde 84’ü buz, buzul...

 

1721’den beri “Vikinglerin” sömürgesi olan Grönland, 1953’te, yeni anayasa ile “eyalet” oluverdi. Danimarkalılar, bu adanın vahşi sakinlerini kendilerine uyarlamak için çok uğraştılar, çocuklarını zorla Avrupa kıtasına, “eğitime” aldılar, dil öğrettiler. Onları “Kuzey Danimarkalılar” olarak adlandırdılar ve “medenileştirmeye” çalıştılar.

 

Bilirsiniz, Batı Avrupalılar meraklıdırlar “medenileştirmeye”...

 

1972’de, Danimarka’da “AB’ye girelim mi, girmeyelim mi?” referandumu yapıldı. Grönlandlılar “Girmeyelim” dediler ama diğerlerini izlemek zorunda kaldılar. Danimarka 1973’te AB üyesi oldu, Grönland da beraberinde...

  

Grönland’da bağımsızlık mücadelesi 1977’den itibaren sertleşti, yoğunlaştı. Milliyetçi partiler ortaya çıktı. 1979 başında, “Kuzey Danimarkarlı”lara “Danimarka Kraliyeti bünyesinde iç özerklik” verildi. Artık Grönland’ın bir parlamentosu vardı ve bu parlamento, 1982’de bir referandum düzenleyip “AB’den çıkıyoruz” deyiverdi.

 

Grönland 1985 yılında AB’den çıktı....

 

Hani AB’den çıkılamazdı?

 

Neden çıktılar, biliyor musunuz? Başta balıkçılık sektörü olmak üzere, kendilerini ve ekonomilerini korumak için... Özgür kalmak için... Karasularına kocaman gemileriyle serbestçe girip balıklarını avlayan diğer AB’lileri engellemek için...

 

Şimdi Grönlandlılar, kendi ırklarından olan Sibiryalı, Alaskalı ve Kanadalılarla işbirliğini geliştirerek yaşıyorlar.

 

AB’den çıktıkları için, AB belgelerinde, “AB üyesi bir ülkeye ait”, “Deniz Aşırı Memleket ve Topraklar” listesinde yer alıyorlar…

 

Yakında bu da değişecek gibi gözüküyor...

.......

 

Cebelitarık...

 

İngiltere ve Kuzey İrlanda tarafından yönetilen, özerkliği olmayan, İspanya’nın hükümranlık istediği Cebelitarık, 30.000 kadar insanın yaşadığı 6,5 kilometrekarelik bir alan... Bu insanlar, Avrupa Parlamentosu seçimlerine de katılıyor. Cebelitarık tam bir AB üyesi, İngiltere ile... İngiltere gibi avro alanı dışında kalıyor.

 

Cebelitarık’ın bağımsızlığı konusu, başta BM olmak üzere çeşitli platformlarda ele alınıyor. BM, 1968’den beri, yani tam 40 yıldır İngilizlerden geri çekilmelerini istiyor. İspanyollar bastırıyor, bu toprakları istiyor.

 

Cebelitarık, İngiliz askelerin “işgalindeki” bir “sömürge” olup, iki AB üyesi arasında büyük kavgalara yol açıyor; BM ile AB arasında da oldukça “tuhaf” bir muhabbete konu oluyor.

 

Evet, Cebelitarık AB üyesi ama Birleşmiş Milletler’in “sömürgecilerden kurtarılacaklar” listesinde...

 

Durum bu.

 

Şimdi sormaya hakkımız var mı acaba, Türkiye Kıbrıs’ta “işgalci” ise, AB nerede, neci?..

 

 

 

 

 

 
 

 

 

İSLAM, LAİKLİK VS...

 

 

 

“Ben öldüğümde cesedimin yakılmasını istiyorum...”

 

Bunu söylediğim AB’li dostlarım, “Sen bir an önce öl de biz o işi hallederiz” deyip geçiştiriyorlar.

 

Sıkıldılar sürekli üzerlerine gitmemizden, bunaldılar... Hele şu laiklik konusunda...

 

Türkiye’deki laiklik tartışmalarına girmekten hiç hoşlanmıyorlar, çünkü bu onları çok aşıyor. Ve de ucu onlara fena dokunuyor.

 

Laiklik konusunda tam bir kavram kargaşası yaşayan, kendi bünyesindeki uzlaşmazlıkları saklamayan, laik rejimleri savunmak yetki ve yeteneğinde de olmayan AB, başta Fransa, çeşitli üyeleriyle bazı din ve özgürlükler söz konusu olunca ciddi krizler yaşayabiliyor.

 

Türkiye ve Fransa’daki laik devlet yapısını anlamakta güçlük çekenler çoğunlukta... Din ve devlet işlerinin karıştırılması çok da aykırı gözükmüyor birçok AB memuruna... Laiklik ile dinsizlik, inançsızlık aynı şeyler gibi onlara göre... Hepsi önemsiz...

 

AB’nin uzmanlık alanlarından birisi de, son derece önemli ve temel bazı konuları, işin içinden çıkamadığı durumlarda hasıraltı etmek becerisidir. Tıpkı “sömürgecilik” dosyası gibi...

 

“Laiklik” de bu dosyalardan işte... Ne kadar az sözü edilirse o kadar iyi... AB, bu konuda fetvalar vermeye yetkili ve yetenekli değil...

 

Buna rağmen, Brüksel’de, yürütme organı olan AB Komisyonu’na girip de oradaki “uzman” bir arkadaşınızla bu konuyu irdeleme şansı bulursanız son derece ilginç verilerle, sürrealist bir tabloyla karşılaşırsınız.

 

Laiklik konusunda AB ülkeleri üç kategoriye ayrılıyor:

 

Laik olmayan AB üyeleri...

Laikleşmekte olan AB üyeleri...

Laik sayılabilecek AB üyeleri...

 

Türkiye bugün AB üyesi olsaydı, muhtemelen birinci kategoride, belki de, iyimser bir değerlendirmeyle, ikincide yer alırdı. Hiç de hoş gözükmeyen bu tespitin nedenlerini anlamaya çalışmak için önce “laiklik” kavramı üzerinde biraz daha fazla kafa yormak, sonra da çağdaş ülkelerde “laiklik mücadelesi”nin nereden nereye geldiğini görmek gerekiyor. Bunu yaparken, kafalarımıza işlenmiş veya işlenmeye çalışılan bazı önyargıları ve sloganları da bir kenara bırakmayı deneyelim: “Laiklik, dinsizliktir”, “Laik Türkiye Cumhuriyeti bu temel ilkesinden asla taviz vermemiştir”, “Dinciler kazanıyor, laikler kaybediyor”...

 

“Dinci”, “Dindar”, “Laik” ayrımı her ne kadar rahatsız edici ve tehlikeli bir yaklaşım gibi görünüyorsa da, konuya küresel bir açıdan baktığımızda bunun kaçınılmaz ve asırlardır var olduğunu kabul etmek durumundayız. Ancak, “dindar” da, “laik”  de hiçbir şekilde “aşağılama”, “dışlama” unsuru olamaz. Her ikisi de, saygıdeğer din, ideolooji veya felsefeleri temel alıyor. Üstelik hem “dindar” hem “laik” veya hem “laik” hem “dindar” olmak da mümkün, belki de en güzeli...

 

“Dindar”ın küresel tanımını yapmak nispeten kolay: Bir dine inanan, Tanrı’ya bu kanaldan ulaşan... Dünyada milyarlarca “dindar” var. Bunların çok büyük bir bölümü aklıbaşında, saygın, değerli, sorunsuz insanoğulları... Ve yine çok büyük bir bölümü, dinlerini başka şekilde yaşayamayacaklarının bilinciyle, laiklik ilkesine gönül bağlıyor.

 

Aralarında, göreceli olarak az sayıda “aşırı dinci” var. Bunlar laikliği reddediyor, dinlerinin toplumda ve siyasette hakim olmasının mücadelesini veriyorlar. Tabii, küresel boyutta birbirlerine de düşüyorlar.

 

Esas kavram kargaşası “laik” kesimde yaşanıyor. Hele Türkiye söz konusu olduğu zaman, inanılmaz şeyler duyuyoruz. “Laiklik elden gidiyor” deyip de bunu bir AKP hükümetine veya bu partinin bal gibi de hak ettiği seçim zaferlerine bağlayarak işin içinden sıyrılmaya çalışanlar doğrusu beni hayal kırıklığına uğratıyor. “Laik Cumhuriyet”in “kalesi” olan Çankaya’ya bir din sembolüyle girilmesi, “laikliğin elden gittiğini” değil, gerçek anlamda “var olmadığını” göstermez mi daha ziyade... Laiklik sloganlarla değil; anayasalarla, yasalarla ve bunların getirdiği somut uygulamalarla vardır, varsa eğer... Bir cumhurbaşkanının, eşi türbanlı diye makamına çıkmasını; bir kralın, kraliçe haç kolye takıyor diye tahta oturmasını, “Anayasa’nın ruhuna aykırı” gerekçesiyle engelleyemezsiniz. Varsa somut yasalarınız, böyle bir şey zaten olmaz. Örneğin Fransa’da olmaz... Ama İngiltere’de, Danimarka’da, Belçika’da bal gibi olur... Oluyor nitekim...

 

“Olsa ne olur, olmasa ne olur”, bu da ayrı bir tartışma... Ama ben, “inançlı bir laik” olarak, Türkiye’de, Atatürk döneminde olağanüstü, mükemmel devrimlerden biriyle genç cumhuriyetin temeline oturtulan laiklik ilkesinin son 60 yıldır nasıl yavaş yavaş kemirildiğini, törpülendiğini, sulandırıldığını ve bu hale getirildiğini görüyor, bugün AKP’ye laf edenlere için için kızıyorum. Nasıl görmezden gelirsiniz, “Ata’nın partisi” CHP’nin, “Ata’nın ordusu” Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu alandaki sorumluluklarını; geçmişteki sorumsuz, bilinçsiz davranışlarını, hatalarını ?..

 

Ama biz şimdi bu tartışmalara girmeden, konuyu Türkiye’ye indirgemeden, küresel bakışa dönelim ve aşırı dincilerle laikler arasında asırlardır süregelen müthiş kavganın hangi aşamada olduğuna, kimlerin kazandığına, kimlerin sürekli ilerleme kaydettiğine bir göz atalım. Ben çeşitli gözlem ve verilerle AB’deki durumu sizlere aktarıp son değerlendirmeyi gene sizlere bırakmak arzusundayım ama fırsat bu fırsat, en baştan, bireysel görüşümü de burada not etmeme izin verin:

 

Türkiye’de aşırı dinciler, AB’den destek umuduyla ülkenin AB sürecini destekleyerek kendi kuyularını kazıyorlar. Aslında onlar bu süreci desteklemiyor, destekler gözükerek ve AB’nin geleceğinin karanlık olacağı inancıyla, sürecin şimdiki aşamada kendilerine getirdiği avantajlardan yararlanıyorlar. Ama artık görmekteler, fark etmekteler ki, özellikle onların açısından, AB’nin ipiyle kuyuya inilmez. Nitekim Batı kanadından yedikleri bir-iki “dayak”tan sonra uyanmaya, söylenmeye başladılar. Bu “dayak”ları hatırlatacağım.

 

Türkiye’nin AB sürecini desteklemek, bunun gerçekten gerçekleşmesi için mücadele vermek ise dincilerin ve laiklerin menfaatine... Bunun nedeni AB’nin dinci veya laik olması değil elbette... Bu görüşüme katılıp katılmamakta karar vermeden önce biraz daha, sabırla okumayı sürdürünüz, mümkünse...

............

 

Çoğunluğu Hıristiyan Demokrat kökenli kurucuların harekete geçirdiği AB’nin hangi ülkelerinin laik olmadığı, diğerlerinin laiklik anlayış ve düzeyleri konusuna girmeden önce AB’nin “kültürel kimliğine”, din unsurunun tarihsel etki ve önemine, ideolojik ve kurumsal boyutlarına bakmak gerekiyor.

 

Din çatışmaları nedeniyle asırlardır sarsılan Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, bir “barış ve kucaklaşma projesi” olarak AB’nin temellerini atarken, Fransa sayesinde zihinlere işleyen ve “olmazsa olmaz” dedirten laiklik ilkesini de masanın bir köşesine koydu. Fransızlar, “Laiklik, birlikte yaşama sanatıdır” derken haklıydılar ama zihniyetlerin değiştirilmesi o kadar da kolay değildi, vakit alacaktı. Laiklik, topla, tüfekle, silahla, zorla halklara kabul ettirilemezdi. Çok hızlı gidilemezdi. Hızlı atılan ileri adımların, nasıl yavaş geri adımlara dönüştüğünün örnekleri Türkiye’de, Japonya’da, Meksika’da, Hindistan’da görülüyordu, o yılllarda...

 

AB’nin kurucuları, 1905’ten beri “katı laik” Fransa’yı sakinleştirip, ilk aşamada, “yavaş ve temkinli bir laikleştirme süreci” başlatmayı kararlaştırdılar. Başlangıçta, sadece, “din adamlarına ve din kurumlarına giderek mesafe koyulması” gereği üzerinde uzlaştılar.

 

Çok karmaşık bir proje söz konusuydu ve Fransızlar, 1789’dan beri verilen mücadelelerle elde ettikleri, laiklik ilkesine sağlamca dayandırdıkları özgürlüklerinin bu kargaşada, “ortak değerlerde buluşalım” hikayesiyle eriyip gitmesine izin vermemekte kararlı gözüküyorlardı.

 

Laiklik, AB’nin “ortak değerlerinden” değildi. O hale gelmesi için zorlu, şiddetli bir mücadele başlatıldı, bugün de devam eden... AB’ye laik kimlik kazandırma mücadelesi... Buna, “din ve vicdan özgürlüğü mücadelesi” de denildi, “dinlerin baskı ve müdahelesinden kurtulma mücadelesi” de...

 

Gerçekte, bitmez tükenmez “demokrasi mücadelesi”…

 

Siyasi, felsefi, dini, ahlaki düşünceleri ve zorlamaları “sorgulama” özgürlüğü arayışı… Karadenizli, Sinoplu Diyojen’in İsa’dan 400 yıl önce sözünü ettiği bir mücadele…

 

Siyaset, dini projelerin gerçekleştirilmesinde araç olmayacak…Dine siyaset, siyasete din karıştırılmayacak…

 

Başta Vatikan, muhalifler çok… “Ahlak krizi” diyorlar, Fransız İhtilali’nden bu yana, laiklik ilkesinin siyasal ve adli niteliklerle ortaya çıkmasına…

 

Ama AB’de sadece insanların değil; devletlerin ve rejimlerin de yapıları, zihniyetleri, yöntemleri, felsefeleri farklı… Devletler ve rejimler AB uğruna hükümranlıklardan vazgeçerken, “ulus devlet” kavramı darbe üstüne darbe yerken, laiklik tartışamaları “ulusal düzeyde” sürdürülüyor. Her devlet, her hükümet kendi kamuoyuna bir şeyler “hazmettirmek” çabasında… AB içinden ve dışından gelen göç olayları dini ve felsefi seçim ve seçenekleri de arttırdıkça, toplumsal uyum ve özgürlük için laiklikten başka çözüm olmadığı gözler önüne seriliyor. “Yaşlı Avrupa” başka türlü yönetilemeyeceğinin farkına varıyor.

 

Siyasetin, kurumların ve zihniyetlerin aşamalı olarak laikleştirilmesi mücadelesi her AB ülkesinde farklı boyutlarda…

 

Devletin tarafsızlığı; çoğulculuk; fikir, vicdan ve inanç özgürlüğü gibi kavramların en net iradeyle yansıtıldığı AB ülkesi Fransa. Günümüzün yeni dini ve kültürel koşullarını, beklentilerini dikkate alan ama 100, hatta 200 yıldır benimsediği, özgürlüklerin temeli bildiği laiklik ilkesinden taviz vermeyen de Fransa...

 

Bazı AB üyeleri gıcık oluyor bu tavıra... Tabii bir de Vatikan...

 

1789 İhtilali’nin hemen ardından, Yahudiler dahil herkese, her dine özgürlük ilkesi getiren, din kurumlarının mal varlıklarını devletleştirip din adamlarına “anayasaya bağlılık” yemini ettirmeye başlayan; günümüzden 200 yıl önce “Devletin dini yoktur” diyen Fransa, anayasasında kendisini “bölünmez, laik, demokratik ve sosyal cumhuriyet” olarak tanımlayan, laiklik ilkesine açıkça yer veren tek AB üyesi...

 

1789’dan itibaren süregelen ve sık sık şiddet olaylarına yol açan laiklik tartışmalarını, Vatikan’ın tüm feryatlarına rağmen 1905 yasasıyla noktalayan Fransa, bu yasanının birinci maddesinde herkese din ve vicdan özgürlüğü güvencesi verirken, ikinci maddede, hiçbir dine maddi katkı yapmayacağını belirtiyor, ardından da kamuya açık yerlerde dini sembolleri yasaklıyordu.

 

Yıllar sonra, 1989’da Fransa’da da türban sorunu ortaya çıkınca önce Danıştay bir karar açıkladı ve dini sembollerin taşınmasının laiklik ilkesine aykırı olmadığını ancak bunun “gösterişli” değil “ölçülü” yapılması; propoganda, kışkırtma, baskı unsuru olmaması gerektiğini bildirdi.

 

Sorunlar büyüyünce, 5 yıl sonra, Milli Eğitim Bakanlığı devlet eğitim kurumlarına bir kararname ileterek dini sembollerin yasaklanması için yönetmeliklerin uyarlanmasını istedi.

 

 Bu da yetmeyince, 2004’te birkaç cümlelik bir yasa onaylandı ve laiklik ilkesi çerçevesinde, tüm devlet okullarında “dini sembol ve giysiler” yasaklandı. Bu yasanın Fransa’ya bağlı tüm topraklarda (sömürgelerde) de geçerli olduğunun belirtilmesi de ihmal edilmedi.

.......

 

Laiklik alanında önde giden diğer AB ülkeleri arasında, tarih boyunca Katolikliğin çok ağırlıklı ve söz sahibi olduğu Portekiz, İspanya ve İtalya görülüyor.

 

İspanya ve Portekiz, 70’li yıllarda yaşanan darbe olayları ve demokrasi mücadeleleri çerçevesinde laikliğe hız kazandırma gereğinin bilincine vardılar. Kilise’nin, kendi menfaatlerini korumak için darbecilerle muhabbeti sıkı tutmasının da bunda rolü oldu.

 

Portekiz’de 1976 anayasası, din ve inanç özgürlüğünü güvence altına alırken Devlet ile din kurumlarını ve din topluluklarını birbirlerinden ayırıyor. Laiklik ilkesi, bu şekilde, anayasanın değiştirilemez maddelerinden biri olarak ortaya koyuluyor. Siyasi partilerin dinlere bağlı isimler kullanmaları yasaklanıyor, devlet okullarında din eğitiminin önü kesiliyor.

 

İspanya’da 1978 anayasası, din ve inanç özgürlüğüne, “yasalar himayesindeki kamu güvenliğini tehlikeye sokmamak koşuluyla” sınırsız bir açılım sergiliyor. Anayasa, devletin hiçbir dini olmayacağını da belirtiyor.

 

İspanyollar, Katolik Kilisesi’nin devam eden baskıları ve müdaheleleri karşısında, 1980’de çıkardıkları bir yasa ile diğer dinlere daha fazla açılıma giriştiler; 2004’ten itibaren de, yine Kilise’yi daha fazla dışlamak için, yasal önlemleri artırdılar. Bunlar arasında, okullarda din derslerinin tercihli hale getirilmesi de yere alıyor.  

 

İtalyanlar, faşist Mussolini ile Vatikan arasında, 1929’da imzalanan uzlaşmayı 1984’te değiştirdiler ve Katoliklik devletin dini olmaktan çıkarıldı. Devlete ve Katolik Kilisesi’ne “bağımsızlık” verildi. Bu ani gelişme, 40 yıldır siyasette etkin rol oynayan İtalyan Hıristiyan Demokratların da çöküşü oldu.

.......

 

“Laik sayılabilecek AB ülkeleri”ni böylece sıraladıktan sonra, gelelim “laikleşmekte olanlara”...

 

Belçika, tüm dinleri, felsefeleri, tarikatları ve bu arada dinsizleri bir şekilde resmen tanıyarak işin içinden sıyrılma çabasında... “İnanç özgürlüğü” yanısıra “inanmama özgürlüğü” de sözde güvence altında... Böyle bir yaklaşım, belirsizlik ortamı, ciddi sorunları ve bazı trajikomik olayları beraberinde getiriyor. Devlet “tarafsız” kalmıyor, “her taraftan” oluyor. Kendilerini “güvence” altında hisseden bazıları, örneğin tarikatlar, localar, kimi lobiler; bir kısım terör örgütünün de bu ülkede yaptığı gibi, meydanı boş bulup suistimallere girişiyorlar.

 

Belçika Kraliyeti, biraz da “kraliyet” olduğu için, laiklik ilkesini net bir şekilde anayasasına ve yasalarına sokamamanın sıkıntılarını çekti.

 

Yakın geçmişte, kürtajı serbest bırakan yasa Parlamento’dan geçip Kral Baudoin’ın imzasına sunuldu. Kral Baudoin, o dönemde, inançlı bir katolik  olarak kürtaja karşı çıktığını, dolayısı ile bu yasayı imzalamasının mümkün olmadığını bildirdi.

 

Bu bir ilkti Belçika tarihinde...

 

Düşündüler, taşındılar, gecikmeden çözüm buldular: Kral bir gün için ülkeyi yönetemeyecek kadar bilinçsiz, hasta, özürlü ilan edildi, tahtından indirildi. Yasa vekaleten onaylandı, Baudoin ertesi gün tahtına döndü...

 

Bu kadar basit...

 

Yine Belçika’da, çarşaflı gezen kadınların (ve erkeklerin) artmasından rahatsız olan bazı yerel yönetimler, bunu engelleyecek yasa bulmakta zorlanmadılar. Çarşaf, olsa olsa bir “karnaval kıyafeti” olabilirdi. Yasalara göre, bu kıyafetler ancak karnaval günlerinde giyinilebilirdi. Polislerine, karnaval dönemi dışında çarşafla dolaşanlara para cezası kesme yetki ve talimatı verdiler.

 

Bu kadar basit...

 

Demokrasilerde çareler tükenmez...

.............

 

Hollanda’da, anayasa, 1983’te dinlerden arındırıldı. Devlet “tarafsızlığını” ilan edip din özgürlüklerine güvence vermekle yetindi. Ama Kraliçe’nin ülkesinde laiklik net bir şekilde yasallaştırılmıyor, dini kurumların, özellikle eğitim alanında ağırlık ve baskıları sürüyor.

 

Lüksemburg’da, Napolyon döneminden kalma uygulamalar, 1814’te elde edilen bağımsızlıktan sonra da geçerliliğini koruduğundan, Fransa’ya yakın bir laiklik yaşanıyor.

........

 

Şimdi gelelim “laik olmayan” çoğunluğa...

 

İngiltere’de durum oldukça karmaşık... Anglikanlık, devletin resmi dini... Kraliyet Sarayı bu dinden ve 1530’da Katolik Kilisesi’nden ayrılan Anglikan Kilisesi’nin lideri, güvencesi...

 

Dini nikahlarla resmi nikahlar eşit yasal değerde...

 

Tüm dinlere verilen uygulama özgürlükleri, bu ülkede türbanlı kadın polislerin ilginç görüntülerini de sunuyor. Ayırımcılıktan tek şikayetçi olanlar, inançsızlar... Onlar, devletin en aşırı dincilere bile maddi destek sağlamasından, bu yüzden Londra’nın, “köktendinciler kenti” haline gelmesinden yakınıyorlar.

 

Kuzey İrlanda’da ve Galler’de Kilise devletten bağımsız, İskoçya’da Kilise “özerk”...

…..

 

Almanya’da devletin dini de yok, ulusal kilise de… Din ve vicdan özgürlüğü tanınıyor, dini kurumlar kendileri için toplanan vergilerle, eğitime de karışarak

yola devam ediyor.

 

Avusturya’da da laiklik yok, din özgürlüğü var, Katolik Kilisesi sosyalde ve eğitimde ağırlığını koruyor.

 

İsveç, Danimarka, Finlandiya gibi protestan kuzey ülkelerinde Kilise ile Devlet bağları çok güçlü kalıyor.

 

Yunanistan ve İrlanda’da durum oldukça vahim... Din, “ulusal kimlik”le bütünleşiyor.

 

Yunanistan’da Ortodoks Kilisesi’nin hakimiyeti devam ediyor. “Tanrı adına” onaylanan 1975 Anayasası, İsa’nın Ortodoks Kilisesi’ni ön plana çıkarıyor. Kültürel açıdan, Yunan olmak için Ortodoks olmak gerekiyor. Kimlik kartları üzerinde dinin belirtilmesi gerekiyor... Dini nikahlar, resmi nikahlardan fazla ve AB bunları kabullenmek durumunda kalıyor.

 

İrlanda’da Katolik dini devlet dini olmasa da, 1937 Anayasası devlete dindar olmayı yasaklasa da, kurumlar ve yasalarda Katolik damgası çok net görülüyor. Yasama, Yürütme ve Yargı güçlerinin tüm unsurları yemin billah Kilise’ye bağımlı... Boşanmak zor, kürtaj yasak... Pek çok yasanın temelinde din ve “Katolik kimlik” var. İngilizlere tepki...

 

Malta’da Katoliklik 1974’ten beri resmi din…

……

 

“Sonuç” değil ama gelinen aşamada, AB’lilerin artan bir şekilde dinlerle ve din adamlarıyla aralarına “mesafe” koyduklarını, laiklik ilkesini de ciddi sorunlara tek çözüm olarak algıladıklarını görüyoruz. Uzun vadeli bir projede, uzun vadeli  özgürlük mücadelesi devam ediyor. Dini baskılar azalıyor, Kilise, bazı reformlarına rağmen, çağdışı tavır ve gelenekleriyle itibar yitiriyor. 1959’da, “Birleşik Avrupa’ya evet, Vatikan Avrupası’na hayır” sloganı atanlar hedeflerine yaklaşıyor.

 

Bu süreçte tarikatların, aşırı özgürlük ortamından yararlanarak ön plana çıkması tek endişe kaynağı gibi gözüküyor.

 

AB projesine başangıçtan itibaren destek veren ve çeşitli hayaller kuran Vatikan, bu sürecin her aşamasında etkin olma çabalarını sürdürdü. Katolik Kilisesi, güncellenen AB antlaşmalarında kendinden ve din özgürlüklerinden söz ettirmek için yoğun mücadele verdi. “Avrupa halklarının kültürel mirası” çok önemliydi, unutulmamalıydı. Amsterdam Antlaşması’na, AB’nin Anayasa taslağına bunları sokturmak için çok uğraştılar. Almanya, İtalya, Avusturya gibi üyelerin göreceli desteğini de sağladılar ama hukuki ve siyasi tehlikeleri öngören çoğunluk bu oyuna gelmedi. Amacın, “din ve vicdan özgürlüğünü güvence altına almak” olmadığı barizdi. Zaten AB, bu güvenceyi, tüm üyelerinin imzaladığı Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi çerçevesinde veriyordu. Vatikan’ın amacı, din kurumlarını resmen tanıtmak, muhatap alınmalarını sağlamak; bir yandan da “dini miras” kavramına işlerlik kazandırarak diğer dinleri uzak tutmaktı.

 

Amaç, son yıllarda fazla ileri giden laiklere iyi bir gol atmaktı. Gerçekten de, bu tür ifadelerin AB Anayasası’na veya Amsterdam Antlaşması gibi bir belgeye girmesi, laik kesim için “silbaştan” anlamına gelecek, AB’yi, yıllardır arındırılmaya çalışılan Hıristiyan Demokrat kökenlerine geri götürecekti.

 

Bugün, Fransa dahil, hemen tüm AB ülkelerinin yasalarında, Tanrı’ya veya dinlere hakaret bir suç oluşturuyor.

 

Bugün, inançlı insanlar tüm AB ülkelerinde din ve vicdan özgürlüğünden bir şekilde yararlanıyor.

 

AB’nin de temel aldığı, Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 9. maddesi bu güvenceyi AB ötesinde de sağlıyor : “Herkese din özgürlüğü, vicdan özgürlüğü, din ve inanç değiştirme özgürlüğü, din ve inanç yansıtan bireysel veya toplu gösteri özgürlüğü…”

 

Ve ekliyor sözleşme :

 

Bu özgürlükler, “yasalarla getirilmiş, gerekli görülmüş kısıtlamalar dışında” engellenemez.

 

Deniyor ki, din ve vicdan özgürlüğünüzü yaşayacaksınız ama kamu güvenliğine, demokratik topluma, kamu sağlığına ve ruhuna, başkalarının hak ve özgürlüklerine zarar, rahatsızlık vermeyeceksiniz.

 

Bunlar açıkça yazılmış ama sorunlar bitmiyor. Avrupa, sürekli deneyim kazanıyor, hem de kimlerin sayesinde…

 

Laiklik ilkesi AB bünyesinde giderek sağlam ve yasal temellere oturtuluyor, hem de kimlerin sayesinde…

 

Avrupa, siyasette din ve duygu sömürüsünün ne kadar tehlikeli, ulusal ve toplumsal açıdan ne kadar zararlı olduğunu görüp örnek kararlarla bunu engelliyebiliyor, hem de kimlerin sayesinde…

 

Örneğin, bir Necmettin Erbakan’ın sayesinde…

 

Örneğin, türbanı dini ve hatta siyasi bir simge haline getirmenin mücadelesini veren, bir iki Türk kadını ya da onları bu amaçla kullanan aşırı dinciler sayesinde…

 

Şöyle ki :

 

Kiliselerin gazabından kendilerini korumanın mücadelesini onyıllardır veren AB ülkeleri İslam fobisiyle şaşkına döndü. Milyonlarca ”Müslüman AB’li” var artık…

Refah Partisi’nin, Türkiye’den şikayetçi Necmettin Erbakan ve Şevket Kazan’ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde, tabii mecazi anlamda, yedikleri dayağı hatırlar mısınız ?

 

Bu parti, 1998’de, “laiklik ilkelerine aykırı faaliyetleri” nedeniyle, Türk adaleti tarafından kapatılmıştı. Şeriat istediği belirtiliyordu.

 

Türk adaletinden umudu kesen Erbakan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kendisini ve partisini savunurken, Türkiye’de koalisyon hükümetine bile girdiklerini, laiklik ilkesine saygı gösterdiklerini anlatıyordu.

 

Refah Partisi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin din, vicdan özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, ayrımcılığı yasaklayan maddeleri gibi birçok unsuruna dayanarak savunma yaptı.

 

Mahkeme, Türk Devleti’nin ve adaletinin müdahelesini haklı, yasal, demokratik bulduğunu belirtirken, bir siyasi partinin ancak yasal ve domokratik yöntemlerle hedeflerine ulaşması gerektiğini, bu hedeflerin de demokrasinin temel ilkelerine aykırı olmamasının önem taşıdığını Erbakan’a anlattı.

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ayrıca dedi ki, “Bir siyasi parti ve üyeleri halkı şiddete teşvik edemez, demokrasiye saygı göstermeyen siyasi projeler sunamaz, parti programında yazılanlar önemli değildir, pratikte yaptıklarınız önemlidir. Biz, bazı ülkelerde yaşananlardan gelen deneyimlerimizle biliyoruz ki, bir kısım siyasi partiler, demokrasinin temel ilkelerine aykırı hedeflerini, iktidara ulaşana kadar gizli tutmuşlardır. Görüyoruz ki, Refah Partisi’nin yöneticilerinin partiyi de bağlayan söylem ve eylemleri, uzun vadeli bir şeriat projesine yöneliktir. Refah, bu amacına ulaşmak için şiddet kullanma seçeneğini de öne sürerek, (şeriat gelecek… kanlı mı olacak, kansız mı…) demokrasi için oluşturduğu tehlikeyi göstermiştir. Bu durumda, kendini savunan, partiyi kapatan, yöneticilerine siyaset yasağı getiren Devlet haklıdır… İnsan Hakları Sözleşmesi’nde tanımı yapılan laik ve demokratik bir toplumun sağlığı için bu gereklidir…”

 

Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna…

 

Erbakan ve benzerleri sayesinde, AB de bu kararı alıp yan cebine koydu. Zamanı gelir, başka ülkelerde, başka densizliklerde kullanılır, örnek teşkil edecektir diye... “Din özgürlüğünün sınırları bu kararla belirlenmiştir. Bu özgürlük, demokrasiden ve diğer özgürlüklerden bağımsız değildir. Laiklik, insan haklarının ve demokrasilerin en sağlıklı güvencesidir…”

………..

Bu dayaktan bir yıl kadar sonra, 2004 yazında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir başka örnek karara imza attı. Leyla Şahin ve Zeynep Tekin’in Türkiye’ye karşı açtıkları davanın sonucu açıklandı.

 

Türban davası…

 

Zamanlama mükemmel… Başta laik Fransa, birçok AB ülkesi kıvranıyor, aşırı dincilerin eylem ve baskıları karşısında… Ne yapacaklarını, meseleye nasıl bakacaklarını bilemiyorlar…

 

“Müslüman” hanımkızlar Türkiye’den şikayetçi… Türban yasağıyla, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle elde ettikleri hak ve özgürlüklerin ihlal edildiğini savunuyorlar. Türk Anayasası’ndaki laiklik ilkesi önlerine çıkınca, Avrupa adaletine başvuruyorlar.

 

Mahkeme, bu gençlere hatırlatıyor ki, Türk Anayasası ve hukuku açıktır. Şikayetçi oldukları yasaklama, onlar üniversiteye kayıt olmadan çok önce de vardı, bunu bilerek okula girdiler. Bu yasaklamanın temelinde laiklik ve eşitlik ilkeleri vardır. Türkiye’de laiklik, demokrasinin ve din özgürlüğünün güvencesidir.

 

Mahkeme, Türkiye’de türbanı siyasal bir simge olarak zorla kabul ettirmek isteyen aşırı hareketlerin varlığından da, anayasal güvence altındaki kadın haklarından da,  kamu güvenliğinden de, üniversitelerde çoğulculuğun korunmasına verilen önemden de söz ediyor.

 

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, son derece açık ifadelerle, “Bu yasağın temelinde laiklik ilkesi vardır. Dini simgelerin bu şekilde yasaklanması yerindedir, insan haklarına, özgürlüklerine aykırı bir durum söz konusu değildir…” diyor.

 

Özetle :

 

Tak sepeti koluna…

 

Bütün AB ülkeleri, yakından izleyerek bekledikleri bu kararı da alıp yan ceplerine koydular.

 

Gün gelir, bize de lazım olur…

 

Nitekim, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu kararı birçok AB ülkesindeki aşırı dincilerin cesaretini kırdı. Türkiye’den de bazıları başvurularını geri çektiler, daha fazla rezil olmamak için…

 

Güvenilen Avrupa dağlarına kar yağmıştı galiba…

 

“Avrupa”, bazı siyasal ve militan tavırlara araç olmayacağını, laiklik ilkesinin önde tutulacağını bu tür kararlarla gözler önüne serince, Türkiye’de AB yandaşlarının oranı da hızla düşmeye başladı, nedense…

……

 

İnsanlara “dindar olmak” hak ve hürriyeti nasıl elbette verilmeliyse, “dinsiz ama inançlı” olmak, “dinsiz ve inançsız” olmak özgürlüğü de tanınmalıdır. Her koyun kendi bacağından asılır. Allah akıl fikir vermiş, anlayan anlar, gören görür… Bunlar o kadar bireysel, vicdani durumlardır ki Devlet sadece karışmamakla kalmamalı, karışılmamasını sağlayacak yasaları da sunmalıdır. Devletin hiçbir kurumu, hiçbir memuru bir insanın hangi dinden doğduğuna, ölümünde hangi din kurallarına göre gömüleceğine karar verememelidir.  Verilecek olan, her insanın tercihlerini gerçekleştirebileceği doğum evleri ve mezarlıklardır örneğin…

 

Etnik bölünmeler, İslam fobisi, din çatışmaları, kültürel farklılıklar, dil savaşları, böl-yönet taktikleri yüzünden ortaya çıkan sağlıksız ve endişe verici ortamda tek barışçı, bütünleştirici ve mantıklı çözüm laiklik ilkesinin güçlendirilmesidir.

Hele Türkiye gibi, çok dilli, çok etnik gruplu, çok dinli, çok inançlı, azınlıklı-çoğunluklu bir ülkede, “Ne mutlu Türk’üm diyene” yaklaşımını içtenlikle benimseyip kucaklaşmaktan, laik Cumhuriyet’in sağlam temellerini koruyup el ele tutuşmaktan başka seçenek olabilir mi ?  

 

Türkiye’de demokrasi ve laiklik mücadelesi, aynı AB’de olduğu gibi, daha uzun yıllar ama emin ve güvenli adımlarla devam edecek. İslam dini de ancak bu sayede daha da aydınlanabilecek, reformlarını gerçekleştirebilecek. Gün gelecek, insanlar doğumlarında kimlik kartlarına öyle yazıldı diye değil, kendi dillerinden gördükleri eğitimlerle dinlerini doğru düzgün anladıkları için düzgün dindarlardan olabilecekler. Dualar, dua çağrıları ana dilden olacak; anlaşılmazlıktan ve mekaniklikten arındırılacak. 

 

Türk uydusundan yayın yaparak Brüksel’deki evime ulaşabilen şeriatçı bir televizyon kanalında, “Organlarınızı bağışlamayın çünkü onlara öbür dünyada ihtiyacınız olacak” diyenleri öfkeden ziyade şaşkınlıkla izledim…

 

En başa dönüyoruz işte... Her şeyden önce cehalete karşı mücadele etmek gerekiyor.

 

 

 
 

 

 

 

 

SEVİŞMEDEN ÇOCUK YAPMAK...

 

 

 

Kazandılar...

 

21. yüzyılın başında iktidara geldiler. Ve belli ki gitmeyecekler kolay kolay...

 

Onlara karşı mücadele verdik ama yapacak bir şey yok, çoğunluktalar...

 

Bir de dayanışma içindeler ki, güçlerine güç katıyorlar...

 

Baksanız, kadınlarına “kadın”, erkeklerine “erkek” demezsiniz... Bir sürü paçoz, bir sürü iktidarsız...

 

Oturdukları koltuklarda pek havalılar, pek gösterişliler ama ruhsuzlar...

 

İnançlı olduklarını söylerler ama yalandır.

 

Gerçek kadınları aşağılar ve dışlarlar, çünkü onlardan korkarlar...

 

Gerçek erkekleri sevmezler, onları dinlemez, geçit vermezler...

 

Kendi dünyalarında mutludurlar.

 

İktidarda size verebilecekleri ancak mutsuzluk ve negatif enerjidir.

 

Örtünmek ve özellikle dik yakalı kazaklar, siyah giysiler onların sembolüdür.

 

Muzdarip hastalıkları “baş ağrısı” ve “uyuz”dur.

 

Onların varlıklarını ve çoğunlukta olduklarını kabullenerek yaşamak zorundayız. Sinsi sinsi geldiler iktidara, kalelerimizi tek tek ele geçirdiler. Eşitlik, özgürlük nutukları atarak zirvelere ulaştılar... Bizim beklenti, istek ve haklarımıza da saygı göstereceklerini anlattılar, iktidara gelmeden önce, inandık... “Hoşgörü” dediler, yuttuk...

 

Yeni yeni, anlamsız “toplum kuralları” icat ettiler.

 

“Mahalle baskısı”yla hedeflerine ulaştılar.

 

Tanrı’yı, dinleri bile alet ettiler iktidar mücadelelerinde... Öyle ki, insanları dinlerinden soğuttular.

 

Onları ciddiye almamanın bedelini ödüyoruz.

 

Kimlerden söz ettiğimi anladınız.

 

Seksofoblardan...

 

Bir başka deyişle, cinselliği yaşamlarından silip, bu unsuru bir “öcü” görüp gösteren; sosyal, kültürel ve hatta ekonomik sorunların bu “pislikten” kaynaklandığını savunabilen, kendilerinin de bir cinsel ilişki ürünü olduğunu kabullenmekte zorlanan soğuklar ordusu...

 

En inançlıları bile Tanrı’ya sitem ediyor, “üremek için kendilerini cinsel ilişkiye mahkum ettiğinden...”

 

Ve çözüm arıyorlar. “Sevişmeden nasıl çocuk yaparız?”

 

Ben Batı(k) Avrupa’dakilerden söz ediyorum, beni Batı’dan soğutanlardan... Türkiye’dekiler sizin sorununuz...

 

Ama nerede olurlarsa olsunlar, küresel alanda çok ciddi bir sorun kaynağı bunlar, bence... “Toplum sağlığı” söz konusu... Çocuklarımızın geleceği söz konusu... Seksofobların çoğunlukta olmalarının; iktidarlara, yönetimlere gelmelerin ne vahim sonuçlar getirdiği ve daha da getireceğini anlatmak için çabalayan bilim adamları konferanslar düzenliyor, kitaplar yazıyorlar, onlara kulak vermek lazım. Diyorlar ki, “Ahenkli bir cinsel yaşamı olmayan, cinsel tatminsizlik içindeki insanlar çoğunluk olup iktidarları, yönetim makamlarını ele geçirdikçe, sağlıksız beyinlerin aldıkları kararlar sağlıksız sonuçlar, savaşlar getiriyor...”

 

“68 kuşağı” diye ortaya çıkan “devrimciler”, “cinsel özgürlük” nutukları atarken bu aşamaya gelineceğini kimse düşünmüyordu herhalde... “Cinsel özgürlük”, kadının erkeğe, erkeğin kadına “Hayır” demek özgürlüğü haline geliverdi.

 

Cinsel özgürlük, hiçbir fiziki sorunu olmayan insanların, sevişmeden çocuk yapmak, “tüp bebek” üretmek özgürlüğü oluverdi.

 

Brüksel’deki, İstanbul doğumlu Levantin seksolog İv Psalti anlatıyor, ağzımız açık dinliyoruz: “Olağanüstü güzel kadınlar; genç, yakışıklı, aslan gibi erkekler... Evliler, sağlıklılar, hiçbir fiziksel sorunları yok. Mutsuz da değiller aslında... Birbirlerine dokunmuyor, sevişmiyorlar. Bize gelip bebek istediklerini anlatıyorlar, tüp bebek... Biz de onlara anlatıyoruz ki, tüp bebek olayı sorunlu çiftlere çözüm olabilir... Kızıyor, gidiyorlar. Bizi yanıltmayı deneyen ve hatta bunu başaranlar oldu, sevişmeden bebek edinmek yolunda...”

 

Batı Avrupa’da yaşanan krizlerden birinin de “cinsellik” alanında ve ciddi boyutlarda olduğunu anlatmak niyetindeyim ve bu konuda sadece kendi gözlemlerime takılmadan, uzmanların deneyim, tespit ve görüşlerini aktarmam gerekiyor.

 

Bir de istatistikler var ama konu “cinsellik” olunca bunlara fazla güvenmek mümkün değil...

 

Yaşamının yirmi küsür yılını seksolojiye vermiş, kitaplar yazmış, konferanslar düzenlemiş, binlerce çifti dinleyip analiz etmeye, anlamaya çalışmış Psalti durumun ne kadar vahim olduğunu göstermek için tespitlerini aktarıyor. “Cinsel iştahsızlık” diyor, “kadınlarda yüzde 70...”

 

Psalti’ye göre evli çiftlerin boşanmasındaki büyük artış oranında cinsel sorunlar çok önemli rol oynuyor. Bazıları, “avukata gitmeden önce” seksoloğa uğruyorlarmış.

 

AB istatistik kurumu Eurostat tarafından açıklanan son verilere göre üye ülkelerde ortalama boşanma oranı yüzde 40 olarak belirlenirken bu oran Belçika’da yüzde 75’i buluyor.

 

İstatistiklerde Belçika’yı, yüzde 70 boşanma oranıyla Estonya ve yüzde 67 ile Çek Cumhuriyeti izliyor. Litvanya’da yüzde 62, Macaristan’da yüzde 55, İsveç’te yüzde 54, Finlandiya ve Almanya’da yüzde 52, Lüksemburg, Avusturya, Fransa gibi ülkelerde yüzde 50’nin üzerinde..

 

Boşanmalarda sorunun başlangıcı mı cinsel ilişki? Evlilik kötü gittiği için mi cinsel ilişki bozuluyor, yoksa cinsel ilişki bozulduğu için mi evlilik kötü gitmeye başlıyor? Bu soruya net bir yanıt veremiyor uzmanlar...

 

Cinsellik, çifti birbirine bağlayıcı bir unsur ama bunun bilincinde olan, buna kafa yoranların oranı yüzde 10’u geçmiyormuş..

 

Eşcinsellerin oranı da oldukça yüksek... İnsanların özel tercihidir, ben bunu bir “sorun” olarak görmüyorum. Çok mutlu eşcinsel çiftler tanıyorum, seksofob değiller en azından... 

 

Hollanda’dan sonra eşcinsellere evlenme hakkı veren dünyanın ikinci ülkesi olan Belçika’da eşcinsellerin yasal nikah yapmalarını sağlayan kanunun 2003 yılında yürürlüğe girmesi bir tesadüf değil, oranları yüzde 15’i bulunca siyasiler açısından gözardı edilemeyecek bir toplum grubu oluşturuyorlar.

 

Şimdilerde, Belçika’daki nikahların yüzde 10’dan fazlası eşcinseller arasında gerçekleşiyor. Kendilerine özgü kiliseleri bile var, Vatikan ne derse desin...

 

 Nikah hakkı veren yasa çerçevesinde, evliliğin bir ``ilişki`` olduğu, ``zihniyetlerin değiştiği``, ``evlilik müessesinde amacın çocuk yapmak olmadığı``, ``eşcinsellere ayrımcılık yapılmaması gerektiği`` görüşleri savunulmuştu. Gerçi, Danıştay bunlara itiraz etmiş, söz konusu yasada ``evlilik tanımının yanlış yapıldığını`` ve ``Belçika`da eşcinsellere ayırımcılık yapılmadığını`` belirterek karşı çıkmıştı.

 

Danıştay görüşünde, eşcinsel çiftlerin çocuk yapamayacakları, heteroseksüel çiftlerin evliliğinin ``toplumsal yarar`` getirdiği, çünkü evlilikte ana hedefin ``insan üretimi ve insan türünün varlığının devamının sağlanması`` olduğu savunulmuştu.

 

İnsan Hakları Sözleşmesi`nde, ``bir erkek ve bir kadına aile kurma hakkı tanındığını`` belirten Danıştay, ``doğaya aykırı`` yaklaşımlar için yasaların saptırılmaması gerektiğini anlatmıştı.

 

Danıştay, Belçikalı eşcinsellere birlikte yaşama ve sosyal haklardan yararlanma hakkının yasal olarak tanındığını, bunun yeterli olduğunu, yasal nikah hakkının verilmesine ``kırmızı ışık`` yaktığını duyurmuştu.

 

Danıştay kararını ``şaşkınlıkla`` karşıladığını bildiren Brüksel hükümeti, bu kararı dikkate almayacağını açıklamıştı. Hükümet yetkilileri, Danıştay`ın rolünün ``manevi ve ahlaki yorumlar yapmak`` veya ``sansürcülük`` değil, teknik tavsiyelerde bulunmak olduğunu söylemişti.

 

Neticede, Belçika’daki yasa, eşcinsellere nikah ile birlikte miras, sosyal haklar, vergi mükellefiyetleri, soyadı, tabiyet gibi konularda tüm evli çiftlerle aynı hakları tanıyor.

 

Belçika, bu yasa ile, yabancı ülkelerdeki eşcinsel evlilikleri de resmen tanıyor ancak Belçika’daki eşcinsel nikahları, Hollanda dışındaki ülkeler tarafından resmen tanınmıyor.

  

Bütün bunlar iyi de, Belçikalılar eşcinsellere evlat edinme hakkını da verince işler biraz karıştı. Şimdi bunun etki ve sonuçları araştırılıyor. Psikologlar, bu şekilde yetişecek ve büyüyecek olan çocukların geleceklerine ilişkin görüş bildiremediklerini, bu yönde araştırma yapmak için dünyada  yeterli örnek ve deneyim bulunmadığını ifade ediyorlar.

 

“Erkek”ten annesi, “kadın”dan babası olan çocuk, hele ki bu kendi seçimi ve tercihi değildir, önemli ruhsal sağlık sorunları yaşar ve yaşatır gibi geliyor bana... 

 

Almanya’da, 2001’den beri, Fransa’da 1999’dan beri eşcinsellere ortak yaşam olanağı tanıyan yasalar var. İspanya’da, 2005’ten bu yana nikah ve evlat edinme hakları var. İsviçre, İngiltere, Macaristan, Portekiz ve bütün İskandinav ülkeleri eşcinsellere çeşitli yasal haklar sağlamış durumdalar.

 

.......

 

Batı’daki cinsellik bunalım ve çekişmelerinin boyut ve nedenlerini biraz daha iyi anlamak için seksolog arkadaşımız Psalti’nin tespitlerine dönebiliriz ama bunlarla mutabık olmak zorunda değiliz.

 

“Her ırk, dil, din ve sosyal kesimden insanlar görüyorum” diyen Psalti, kadınların yüzde 70’inin “cinsel iştahsızlık” içinde olduğunu, erkeklerden korktuklarını, onlarsız daha mutlu olabildiklerini anlatıyor.

 

“Kadın yatakta bir orkestra şefidir” diyen seksolog, özgüven unsuru üzerinde durup, aynada kendilerine bakamaz hale gelmiş insanların yüzde 30’unun cinsel ilişkiden tamamen vaz geçtiğini belirtiyor. Kadın, kadınlık rolünü bırakıp, daha itibarlı ve etkili olan annelik rolüne ağırlık veriyor; erkek, kadını “uyku ilacı” gibi tüketmeye başlıyor.

 

Çoğunluğu prezervatif üreticisi firmalar tarafından yaptırılan anketlere güven olmuyor.

 

“’Cinsellik olmadan yaşanabilir ama yaşamı hissetmek için cinsellik şarttır” görüşünü yansıtan ve pek çok çiftin “cinsel yoksulluk ve sefalet içinde” yaşadığını söyleyen Psalti, cinselliği “hayatı zorlaştıran bir unsur” olarak görenlerin çok artmasının verdiği endişeye işaret ediyor. Neticede, küreselleşme döneminde, tüketim toplumlarında kadınlar erkekleri, erkekler de kadınları biraz fazla kolayca, acımasızca ve düşüncesizce tüketiyorlar.

 

Farklı gezegenlerden gelen erkekler ve kadınlar birbirlerinden vazgeçiyorlar.

 

Erkeklerin kendilerini iyi hissetmeleri için sevişmeleri, kadınların sevişmek için kendilerini iyi hissetmeleri gerekiyor.

 

“Cinsel ilişki” ifadesinde erkeği ilgilendiren “cinsel”, kadını ilgilendiren “ilişki” kavramları oluyor.

 

Seksologlar, orgazm nedir bilmeyip yatakta “simülasyon” ustası olanların, öyleymiş gibi yapanların, böylece bir “görevi” yerine getirip eşlerini “elde tutanların” içler acısı ruhsal bunalımlarını anlatıyor.

 

Sağlıksız bir gidişat...

 

Seksofobların iktidara gelmesinde rol oynayan bir sürü unsur var. Cinsel hastalıklar, toplum kuralları, dini baskılar, eğitim ve diyalog sorunları, güncel yaşamın stres ve yorgunlukları, maddi ve manevi bir sürü “cinsellikten vazcayma gerekçesi”...

 

Kendilerini “kanıtlamanın” sadece “ereksiyon yeteneği” ve “cinsel organ boyutu” ile bağlantılı olduğunu düşünen erkekler fazla riske girmektense havlu atmayı tercih ediyorlar.

 

Aynaya baktıklarında sadece fazla kilo ve selülitlerini görüp kendilerini aşağılayan kadınların, kendi kendilerine haksızlık etmek için erkeklere ihtiyaçları kalmadı...

 

Cinsellikten vazgeçenlerden, seksofoblardan beteri var: Cinsel ilişkiyi bir “görev”, bir “mecburiyet”, bir “fedakarlık” olarak algılayıp sürdüren, bunu “bazı şeyleri elde etmek hırsı veya bazı şeyleri kaybetmek korkusuyla” yapanlar...

 

Artık hiçbir zevk ve istek olmadan, “menfaat karşılığı” sevişmeyi kabul edenler sadece fahişeler değil...

 

O zaman, “Sevişmek ibadettir” diyenler çenelerini kapar, kendi dünyalarına çekilirler...

 

.............

 

Özel bir konu ama değinmeden geçemeyeceğim. Ben Tanrı’ya çok inançlı, dinlere ve inanç felsefelerine de saygılı bir insanım. İnançsızlarla bir alıp veremediğim de yoktur, bana ne, kendi sorunları...

 

Bunları pek de istekli yazmıyorum, çünkü benim inançlı veya inançsız olmam, biliyorum ki sizi ilgilendirmez. Ayrıca herhalde sizler de, benim gibi, “Ben dindarım, inançlıyım” gösterişiyle kocaman haç kolyeler takıp veya çeşitli simgelere sığınıp ruhsal sıkıntılarını yansıtanlara garip garip bakıyorsunuzdur.  Ama Devlet düzenini, ulusal hoşgörüyü bozmadıkları sürece, onlar da analarının kuzuları, onlar da bizden... İnsanoğlu yani... Efendi gibi, birlikte yaşayacağız.

 

Bir de, benim kadınlara çok fazla sevgi, saygı ve güvenim vardır. Onlar için çok kafa yormuşluğum, “mayınlı arazide” çok gezinmişliğim vardır.

 

Zincirin zayıf halkası erkekler mi? Galiba... Kadınlarla konuşmak, diyalog kurmak kolay iş değil... Farklı gezegenlerden geldiğimiz doğru herhalde...  Bir kadınla konuşmak, bir mayın tarlasında yürümek gibi... Konuşmak; duyguları, heyecanları, tereddütleri, korkuları dile getirmek kolay iş değil erkek için...

Bir de kıskançlık, güvensizlik...

 

Susmak veya “Aaa, sevgilim, sen zayıflıyorsun” gibi masum yalanlarla durumu idare etmek ne kadar daha kolay...

 

Birbirini sevmeyen, sevişmeyen, birbilerine “tahammül eden” yorgun çiftler ne kadar çok...

 

Ama ben diyenlerdenim ki, yaşamak, var olmak için Tanrısal enerjiye ihtiyacımız var. Tanrı, bu enerjiyi kadına yüklemiş. Erkeği de bir hammadde olarak aynı kadına sunmuş. “Al güzelim, ne yaparsan yap” gibilerden...

 

Sorun şurada: Erkek, kadındaki enerjiye ulaşabilmek için çok kafa yormak, çok çaba harcamak, onu anlamak ve keşfetmek zorunda... Becer becerebilirsen... Diyelim ki az çok becerdin... İpler kadının elinde... Enerjiyi aktaracak ama hangi şekliyle? Eşine  “pozitif enerji” verenlerin erkeklerini nasıl yüceltip başarılı kıldıklarını bilmeyen var mı? Ve “negatif enerji” aktaranların elinde erkeklerin düştükleri durumu görmeyen var mı?

............

 

Benim Tanrı’ya ve kadınlara olan inancımı, güvenimi bilenler zaman zaman sataşırlar. Dinlerde kadınların hor görüldüğünü, Tanrı’nın kadınları aşağıladığını ve pek sevmediğini ileri sürerek...

 

Ve ikide birde önüme koyulan, “Nisa Suresi” olur...

 

Bilgisizlik ne kadar kötü bir şey... Bazen insan sıkışıp kalıyor, ne diyeceğini bilemiyor. Bir terslik var ama bunun muhakkak mantıklı bir izahı da var. Bilmiyorum ki... Tanrı, o kadar özenip bezenerek yarattığı kadın için erkeklere “dövün” der mi? Olabilir mi böyle bir şey? Olamaz. Yine Allah’ın bizlere lütfettiği akıl ve mantığa dayanarak, “Olamaz” diyoruz da bunu nasıl izah ederiz. Bir bilene sormalı...

 

Neyse ki imdadıma Almanya’da yaşayan saygıdeğer bir müftü, hem de İslam Yüksek Enstitüsü mezunu Nuri Yazar yetişti. 27 Mart 2007 tarihli Hürriyet’te şu haberi memnuniyetle okudum:

 

“Almanya’nın Frankfurt kentinde bir kadın yargıcın, “Nisa Suresi'ne göre erkeklerin kadınları dövebileceği gerekçesiyle” Faslı bir kadının boşanma talebini reddetmesi ile ilgili tartışmalar sürüyor. Köln'de yaşayan ve Türkiye'de uzun yıllar müftülük yapmış olan İslam Yüksek Enstitüsü Mezunu Nuri Yazar (67) Nisa Suresi'ndeki “dövün” kelimesinin “Eşinizi cinsel açıdan tatmin edin” manasına geldiğini söyledi. İslam'da kadının yeri konusunda yıllardan beri araştırmalar yaptığını ve yakında iki ciltlik bir kitap çıkartacağını belirten Yazar sözlerini şöyle sürdürdü:

 

“Nisa Suresi'nin 34. ayetini erkekler bugüne kadar hep kendi lehlerine yorumladılar. Hadisleri yorumlayanlar da tefsiri yapanlar da hep erkekler. Kurt hakim olunca çobana kaç koyun düşer? Bu ayet eşini zapt-ı rap altına alamayan erkeklerin can simidi. Ayet,'Kadının serkeşliğinden korkarsanız önce uyarın, sonra yatağınızı ayırın, eğer bu da kar etmiyorsa dövün' şeklinde. Ayetteki 'dövmek' kelimesi Arapça'daki 'darabe'nin karşılığıdır. Bu kelimenin lügat manasını almamak gerekir. Bu nasıl bir emirdir ki Allah emrediyor, peygamber uygulamıyor. Peygamber efendimiz hanımlarından hiçbirine fiske vurmamıştır. Demek ki Allah'ın tavsiye ettiği yol 'dövmek' değildir. Dövmek hiçbir zaman terbiye edici olamaz. Ayetteki yatağı ayırmaktan maksat kadının hırçınlığının nedenini tespit etmek. Eğer kadın yatağınızı ayırdığınızda mutlu oluyorsa artık sizi sevmiyor demektir. Ama hırçınlığı sürüyorsa sizi seviyordur ve onu cinsel açıdan tatmin etmelisiniz. Aile içinde huzursuzlukların büyük kısmı cinsel tatminsizliktendir.”

…….

 

Şimdi, Batı’da iktidara yerleşmiş olan seksefobların ve aseksüellerin koltuklarından geri indirilmesi mücadelesinde yardımcı olur umuduyla, şu “tatminsizlik” meselesi üzerinde biraz daha duralım, yine bilim adamlarına ve bilgililere kulak vererek…

 

Ben doktora gitmeyi hiç sevmem. Çok mecbur kalmadıkça gitmem. Acıya fazla dayanıklı bir yapım olduğundan, ciddi nedenlerle ve artık dayanamadığım, bekleyemediğim için üç defa hastanelerin acil servislerinde buldum kendimi, üçünde de acil ameliyata alındım. Elbette, bunu bir marifetmiş gibi anlatmıyorum ama ben böyleyim işte…

 

Basit sağlık sorunlarını anlatan, örneğin, “Çok başım ağrıyor” veya “Bacağım şişti” gibi şikayetlerle mızmızlanan yakınlara hep “Tatminsizliktendir” der, geçerim. Bunu ciddi söylerim de şaka yapıyorum sanırlar.

 

Bir defa da, basit bir sorun için cilt doktoruna, yakın çevrem tarafından zorla gönderildim. Brüksel’in ünlü bayan uzmanlarından biri… Biraz sıkılarak gittim ve girer girmez dedim ki, “Doktor, kusura bakmayın, benim bu cilt sorunum olsa olsa tatminsizliktendir ama zorladılar, geldim…”

 

Kadın hafif gülümsedi, baktı, önemli bir şey olmadığını görüp söyledi ve iş bitti.

 

Aradan iki yıl kadar geçti, bir tanıdığı aynı cilt doktoruna götürmem gerekti. Gittik. Muayenehaneye gelince bayan doktor beni çok sıcak karşıladı, adımı doğru telaffuz ederek… Şaşırdım, “Beni hatırladınız” dedim. Gülerek şunları söyledi:

 

“Sizi ve adınızı hiç unutmadım. Muayeneye geldiğinizde kendi kendinize tatminsizlik teşhisi koymuş ve bunu bana hemen söylemiştiniz. Teşhisiniz doğruydu. Ben bu olayı Amerika’da verdiğim bir konferansta aynen anlattım. Bizim dalımızda anlatılmaya değer ilginç bir vakaydınız çünkü... Gerçekten, tüm meslektaşlarımın mutabık olduğu şudur ki, cildiyede hastalıkların pek çoğunun temelinde tatminsizlik unsuru vardır ama biz bunu hastalarımıza söylemekte, anlatmakta zorluk çekeriz. Bunca yıllık deneyimim var, ilk defa bir hasta kendisine doğru teşhisi koyup, üstelik açıkça ifade edip geliyordu…”

 

Ben zaten yanılmadığımdan emindim de bunu karıma anlatmak, doktora gitmekten bile daha zordu galiba… Doktor raporuyla sevişmek de bir çözüm olabilir. “Günde üç vakit ilaç…” Bir fıkrada vardı ya, adamcağız karısına gidip “Doktor ya düzenli olarak sevişeceksin veya öleceksin” dedi, demiş. Kadın da ters ters bakıp, “Öleceksin o zaman” yanıtını vermiş…

 

Veya başka bir fıkra:

 

Bizim Karadeniz’e dilber Nataşalar doluştuğu zaman yeni keşiflerde bulunan Temel karısını aldatmaya başlamış. Sormuşlar ona, “Yahu Temel, utanmıyor musun karını aldatmaya?..”

 

 “Niye utanayım?” demiş Temel, “O da yıllardır beni ’kadınım’ diye aldattı…”

 

Gerçek payı var ki, eşlerini “Kadınım” veya “Erkeğim” diye aldatıp yıllarca uyutanlar çok… Bu aldatmaca ortaya çıkmasın diye de kıskançlık numaralarıyla eşlerinin sağa sola bakmasını, ”gerçek”leri görmesini engelleyenler... Ama biz dönelim Batılı bilim adamlarının tespitlerine…

 

Yüzlerce, hatta binlerce yıl görmezden gelinen bir gerçek, son 20 yılda bilimsel olarak kanıtlandı: Sevgi ve sevişmek insanoğlunun ruhsal ve fiziksel sağlığı için en yararlı şeylerdir. Milattan önceki dönemlerde bazı filozoflar bunu söylemiş, savunmuşlar ama önce Platon madde ile ruhu, vücut ile zihini birbirinden ayırmış, “platonik aşk” hikayesi başlamış; İsa’dan sonra da “zevk” ve “üreme” kavramları, “günah” ve “sevap” olup gitmiş. Cinselliğin sağlığı tehdit eden bir günah unsuru olduğu görüşü ön plana çıkarılıp insanlara korku saçılmış. Yüzyıllar böyle geçmiş, seksofiller yakılmış, işkence edilmiş, giyotinlere götürülmüş. Bulaşıcı cinsel hastalıklar öylesine ölüm saçmış ki, sevişmek, ölüm riskini beraberinde getirir olmuş. Bu durum, geçen yüzyılın ortalarına, İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Kilise’nin gücüne güç katmış. Taa ki, Alexander Flaming penisilini keşfedene kadar… Ardından, 60’lı yılların ikinci yarısında, doğum kontrol haplarının piyasaya çıkması…

 

Neticede, nihayet bir dönem gelmiş, din adamı, filozof, maneviyatçı ahkamkeserler yerlerini bilim adamlarına bırakmak zorunda kalmaya başlamışlar. Yüksek teknoloji ve bilimsel araştırmalar, cinselliğin insan yaşamındaki önemini gözler önüne sermiş. Bu, insan hayatını uzatan; ruhsal ve fiziksel açıdan sağlıklı ve dengeli bir yaşamı beraberinde getiren bir unsur… Ahenkli ve düzenli bir cinsel hayatı olanların pek çok sorunu yaşamadıklarını kabul etmeyen bilim adamı yok artık…

 

Diyorlar ki bilimadamları, “Yerüzünde açlıktan ölenler çok... Sevgisizlikten ve sevişgensizlikten ölenler daha da çok. Açlıktan daha çabuk ölünür. Sevgisizlikten ve sevişgensizlikten ölüm daha yavaş gelir ama daha ızdıraplı bir ölümdür bu...”

 

Bilimsel tespitler bazen çok katı ve kesin ifadelerle ortaya konuyor, rahatsız edici olabiliyor. Bilimadamları, cümleleri tartmak gereği bile duymadan, acı veya tatlı gerçekleri gözler önüne sermekte ustalar. Diyorlar ki, “Cinsel ilişkinin kalitesi bile çok önemli değil, sağlık için yararlı ve gereklidir. Örneğin, prostat kanseri riskini büyük ölçüde azaltmanın yolu sigarayı veya alkolü bırakmaktan, bol ilaç veya vitamin yutmaktan değil, düzenli orgazmlardan geçer...”

 

“British Medical Journal”, 2000 yılında yayımladığı bir raporda stresin insan organizmasına verdiği zarar üzerinde dururken, düzenli bir cinsel yaşamın aynı organizmayı nasıl besleyip güçlendirdiğini anlatıyor.

 

İskoçya’da, Edimbourg Kraliyet Hastanesi’nde araştırmacı Prof. David Weeks, 18 ila 102 yaşlarındaki tam 3500 kişinin sağlık tarihçelerini inceledikten sonra, “Haftada üç defa sevişebilenlerin yaşama umudu en az 10 yıl artıyor” diyor.

 

New Jersey’in Rutgers Üniversitesi araştırmacılarının bir tespiti ise pek çok erkeğe ve belki de bazı kadınlara ciddi bir savunma kozu verdi. “Cinsel ilişki başağrısına çok iyi gelir. Beyinin bu eylemle ürettiği andorfin organizmayı çok olumlu etkiler...”

 

“Bu akşam olmaz sevgilim, başım ağrıyor” deyip, sırtını dönüp yatanlar başka bahane bulsun...

 

Cinsellik, yaşamla temasta kalmanın en iyi ve sağlıklı yöntemi ise, insanoğlunun yaratıcılığı, keşfetme arzu ve iradesi, diyalog isteği, hoşgörüsü bununla bağlantılı ise, seksofobları ve aseksüelleri iktidardan indirmekte acele etmek gerekiyor.  

 

Bütün bunları, Batı Avrupa’ya bakış açısıyla, bu kesimdeki bir başka endişeyi ve mücadeleyi anlatmak için yazdım. Türkiye’deki durumu da siz bana anlatırsınız, olur mu?

 

Gerçi bu “cinsellik, minsellik” konularına belli bir yaştan sonra bulaşmanın tehlikelerinin de bilincinde olmak lazım...

 

Bunu yazınca aklıma gene çok sevdiğim, hatta en sevdiğim fıkra geldi. Ayıp da olsa aktarayım. İster gülün, ister düşünün. Seksofoblar anlamazlar zaten, okumasalar da olur:

 

Genç bir çift, evlenmiş, balayına, Madrid’e gitmiş... Yeni evli, sevgi ve enerji dolu gençler, tabii otelde sevişmişler uzun uzun, nefes nefese... Bir saatten sonra, ara verince, “Dışarı çıkıp biraz gezelim” demişler. Ama kente yabancılar, gece geç olmuş, nereye gideceklerini bilemiyorlar. İnmişler resepsiyona, fikir danışmışlar. Resepsiyondaki adam, “Hiç uzağa gitmenize gerek yok” demiş, “Bizim sokağın köşesinde bir bar var. Orada, geceyarısı, Büyük Alkazar’ın sahne gösterisini muhakkak izleyin...”

 

Genç çift o bara gitmiş. Geceyarısı anons yapılmış: “Veeee karşınızda sabırsızlık ve heyecanla beklediğiniz Büyük Alkazar...”

 

Sahneye çok yakışıklı bir adam çıkmış. Çıplak... Ve ereksiyon halinde... Bir masanın üzerine üç tane ceviz koymuş. Ve bu cevizleri penisiyle birer darbeyle kırmış: Tak, tak, tak...

 

Alkışlar, alkışlar...

 

Bizim genç çift de alkışlamış bu başarılı eylemi...

 

Aradan çok uzun yıllar geçmiş. Bizim çift çok mutlu bir beraberlik yaşamış. Evliliğin 50. yılına geldiklerinde, el ele tutuşup bu önemli yıldönümünü kutlamak için gene Madrid’e gitmişler. 50 yıl önceki otele... Seksofob olmadıkları için, yaşlansalar da cinsellik heyecanlarını, yani yaşama sevinçlerini yitirmemişler ki otelde gene cilveleşmişler. Ama bir yere kadar tabii... Bir saatten sonra, “Çıkıp biraz gezelim” demişler ve yine danışmışlar, otel resepsiyonuna... Resepsiyondaki genç, “Hiç uzağa gitmenize gerek yok” demiş, heyecanla... “Bizim köşede bir bar var, orada Büyük Alkazar’ın numarasını seyredin...”

 

Bizim çift birbirine bakmış, Büyük Alkazar’ın torunu söz konusu olabilir düşüncesiyle, o bara gitmeye karar vermiş.

 

Geceyarısı anons yapılmış: “Veee karşınızda sabırsızlık ve heyecanla beklediğiniz Büyük Alkazar...”

 

Spotların aydınlattığı sahneye, yürümekte biraz zorluk çeken, bastonuna dayanan yaşlı, çok yaşlı bir adam çıkmış. Çıplak... Ve ereksiyon halinde...

 

İnanamamışlar. Bu, o... 50 yıl öncesinin Büyük Alkazar’ı... Hayretler içinde izliyorlar...

 

Büyük Alkazar bir masanın üzerine üç tane Hindistan cevizi koymuş... Ve tak, tak, tak... Üçünü de parçalamış...

 

Alkışlar, alkışlar...

 

Bizim çift dayanamamış, Büyük Alkazar’ın locasına gitmişler, kendisiyle konuşmak, yakından tanışmak için...

 

Yaşlı adam onları sıcak karşılamış. “Yahu Sayın Büyük Alkazar” demişler, “Biz bundan tam 50 yıl önce balayına gelmiştik buraya ve sizi izlemiştik. Numaranız müthişti. Şimdi daha da müthiş. O zaman ceviz kırıyordunuz, şimdi Hindistan cevizi...”

 

Büyük Alkazar biraz üzgün, biraz yorgun, konuşmuş:

 

Yaa, sormayın... O zamanlar gözlerim iyi seçiyordu!..”

 

 

 

 

 

 

 

 

AB’DEN KREMATORYUM VE ÖTANAZİ...

 

 

Gelelim “sevimsiz” ama bence önemli bir-iki konuya... Krematoryum olayı... Ölülerin yakılması için gerekli fırınlar... Ve de ötanazi meselesi...

 

AB’ye uyum sağlamak uğruna neler yapıldı neler... İdam cezası bile nihayet kaldırıldı ama krematoryum işi bir türlü olmadı... Olsa, sadece AB’ye değil, dünyaya uyum olacak.

 

Dinleri, inançları ne olursa olsun, aralarında müslümanların da bulunduğu bazı insanlar öldükleri zaman cesetlerinin yakılmasını istiyorlar. Bunun daha temiz, kolay, sağlıklı bir yöntem olduğunu düşünüyorlar.

 

Dinsel açıdan tartışılır... Tartışılıyor zaten... Ancak böyle bir talebin dinsel değerlendirmesine, en azından özgür ve laik ülkelerde, ne gerek var ki?  Bir insan vasiyet ediyorsa, “Öldüğümde cesedimi yakın, külleri de serpin gitsin” diyorsa, şu veya bu dinin adamlarına ne? Onlar ancak, “Biz böyle bir cenazede dini tören yapmayız” diyebilirler ki vasiyeti bırakan kişi de bunu önceden biliyor olur, tercihini yapar.

 

Belçika’ya geldiğim 70’li yıllarda ölenlerin yüzde 3’ünün cesedi yakılıyordu. Şimdi bu oran yüzde 50. 

 

Belçika’da 2001 yılında çıkan mükemmel bir yasa, ceset yaktırma tercihini teşvik etti. Bu yasaya göre yakılan cesetlerin külleri mezarlıklarda saklanabildiği gibi ailelere de teslim edilebiliyor. Bazı aileler külleri doğa içinde saçmayı; bazıları evlerde veya bahçelerde saklamayı tercih ediyor.

 

Vatikan, 1965 yılından bu yana katoliklerin ceset yaktırmalarına karşı çıkmıyor.

 

Bu tercihte bulunanlar maddi unsurları ön plana çıkarıyorlar. Söz konusu işlem maliyetinin 375 ila 410 avro arasında değiştiği belirtiyor. Tabii “sürümden kazanç” söz konusu... Talep arttıkça maliyet düşüyor.

 

Ceset yaktıranların oranı Japonya’da yüzde 98, İsviçre’de yüzde 76,  İngiltere, Danimarka ve İsveç’te yüzde 72, Hollanda’da yüzde 50, Almanya ve Lüksemburg’da yüzde 40, ABD’de yüzde 25...

 

Türkiye’de bu oran ilk aşamada yüzde kaç olur bilinmez ama bu işin bazı dini çekince ve endişelerle engellenmesi fazla uzamaz, uzamamalı...  Avrupa’da krematoryum bulunmayan bir Türkiye vardı, bir de Yunanistan... Yunanistan da, 2009’da bu işi halletti. İçişleri Bakanı Prokopis Pavlopulos, krematoryumların yapımı ve işletilmesine ilişkin yasal düzenlemeyi sonuçlandırdı.

 

Türkiye’de, her şeyden önce, milyonlarca turistimiz yanında, ülkede artık yerleşik düzen kurmuş onbinlerce yabancı var. Krematoryum, bunların çoğunun tercihi... Görülüyor ki bazılarının cesetleri ülkelerine gönderiliyor, yakılıyor, sonra küller Türkiye’ye geri getirilip serpiliyor. Anlamsız durumlar...

 

Bu işler düzene sokulmadıkça, “ceset külü kaçakçılığı” sürecek.

 

Osmanlı'nın son demlerinde, Anadolu Kavağı sınırları içinde bir adet krematoryum denebilecek bir yer varmış. Cumhuriyet döneminde bu alanın askeri bölge ilan edilmesiyle unutulmuş ve harabeye dönmüş.

 

1930'larda, Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun ardından Zincirlikuyu Mezarlığı girişine bir krematoryum yapıldı, ancak hiç kullanılmadığı için birkaç yıl sonra yıkıldı.

 

Eski Ankara Belediye Başkanı Vedat Dalokay zamanında, 1975-1976 yıllarında bir krematoryum yapılması girişiminde bulunuldu, ancak yaşama geçirilemedi.

 

Türkiye’de bu işin önünde fazla ciddi bir engel yok gibi gözüküyor. “Cenazeye kötü muamele yapılamaz” mevzuatıyla karşı çıkanlar oluyor.

 

Türkiye’de Hıfzıssıhha Kanunu’nun 224. maddesi, bu yükümlülüğü belediyelere havale ettiği halde Büyükşehir Belediye Kanunu ve Mezarlıklar Müdürlüğü Yönetmeliği’nde krematoryuma ilişkin bir ibare bulunmadığı için krematoryum yapma girişimleri yıllardır boşa çıkıyor.

 

1930’da çıkan Umum Hıfzıssıhha Kanunu’nun 224. maddesine göre, ölü yakma işlemi, isteyen ve gerekli işlemleri tamamlayan belediyelerce yapılabiliyor. 225. maddeye göre ise cesedin yakılabilmesi için; ölünün olağandışı sebepten ölmediğine ilişkin bir rapor, ölünün hayatta iken cesedinin yakılmasını istediğine ilişkin bir vasiyet ya da üç tanık, ölümün bir cinayet sonucu gerçekleşmediğini kanıtlayan, Emniyet’ten alınmış bir belge gerek. 226. maddede ise yakım işleminden sonra kalan küllerin mezarlık idaresince korunması gerektiği belirtiliyor.


Krematoryum yapmak için Antalya ve İstanbul büyükşehir belediyelerine başvurular yapıldığı, ancak Mezarlıklar Müdürlüğü’nün görevleri arasında "ölü yakma" bulunmadığı gerekçesiyle olumsuz yanıtlar alındığı biliniyor.

 

Belediyeler, Hıfzıssıhha Kanunu’ndan yola çıkarak krematoryum yapabilirler ama muhtemelen tepki endişesi ön plana çıkıyor. Oysa, Birleşik Arap Emirlikleri’nde bile Hollandalı bir firmanın yaptığı krematoryum açıldı.


Opera sanatçısı Leyla Gencer’in vasiyeti üzerine naaşının (bir şekilde, yurtdışında) krematoryumda yakılarak küllerinin Boğaz sularına bırakılması, İslam dininde caiz olmayan kremasyona Türkiye’de izin verilip verilmediği sorusunu bir kez daha gündeme getirdi.

 

İşin içinden çıkılamayınca gözler AB’ye dönüyor.  

 

Avrupa Cenaze Hizmetleri Federasyonu (EFFS) Başkanı Fransız Jean Neveu, Türkiye’den krematoryum  yapmasını isteyebileceklerini söylüyor. Neveu, binlerce Avrupalı turisti misafir eden Türkiye’nin, cenazelerin insan onuruna uygun bir şekilde taşınması konusundaki standartlara uyması gerektiğini vurguluyor. Bu standartlar, EFFS tarafından belirleniyor, Brüksel’de AB Konseyi’ne sunuluyor, bütün AB ülkelerinde sirküler, direktif olarak uygulanıyor.

 

Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bazıları, cesedin yakılması talebinin İslam dini sınırları içinde yer almadığını ancak cesedin yakılmasının kişinin dininden çıkması anlamına gelmediğini belirterek, Müslümanlığın doğum ile ölüm arasındaki sürece bağlı olduğunu, öldükten sonra cesedin yakılmasının bunu etkileyemeyeceğini belirtiyor.

 

Bir şekilde düzenlenmesi gereken bu dosyayı bence ancak AKP halledebilir. Ne AB’ye, ne de ulemaya sormak gerekmez... (“Kendim için bir şey istiyorsam nâmerdim” demiyorum. Kendim için istiyorum. Ve lütfen çok da gecikmeyiniz...)

 

...............

 

Sadece Türkiye’de değil, “AB’nin başkenti” Brüksel’de de sık sık tartışılan, eleştirilen, o ünlü Türkiye raporlarına sokulan bir başka konu, Türk nüfus cüzdanlarındaki din hanesidir. Doğuşta veya daha sonra verilen, değiştirilen, yenilenen nüfus cüzdanlarında, “Dini: İslam” yazarlar ama pratikte bunu hiç kimseye sormadan, danışmadan yaparlar. Bir emrivakidir bu genelde... Bebeğe emrivaki...

 

Nüfus cüzdanında din belirtme uygulaması AB ülkelerinden sadece Yunanistan’da var. Ama bebeğe emrivaki olayı bütün dinlerde var. Bu emrivaki devletlerden gelmese de kiliseden, sinagogdan, camiden geliyor. Anne ve babalar, bebeğin dinini belirleyip vaftiz, sünnet gibi geleneklerle, bir şekilde kayıtlara geçiriyorlar.

 

Türkiye’ye dönerken ve bu kitabı yazarken, “ulema” dahil bir çok kişiye durumu sordum. Ben kitabımda diyeceğim ki, “Nüfus cüzdanlarında din hanesi bulunmamalıdır. Laik bir devlet yapısında vatandaşın din ve inancı kimseyi ilgilendirmez.”

 

Ama bunu yazmadan önce Türkiye’deki yasaları araştırmak, bilenlere danışmak istedim. 35 yıldır başka yerlerde geziyorum, bu sürede bazı şeyler değişmiş olabilir, yanlış yapmayalım...

 

Ne gariptir ki, bu konuda görüş ve bilgi istediğim insanlar, aydınlar, ulema ve herkes, hem sorularımdan rahatsız oldular, hem de çok soyut yanıtlarla geçiştirdiler. Gördüm ki kimse doğru düzgün bir şey bilmiyor, tahmini yanıtlar geliyor.

 

Yasaları araştırdım. Ortaya çıkan şu oldu:

 

Aile kütüklerindeki din bilgisine ilişkin talepler, kişinin yazılı beyanına uygun olarak tescil edilecek, değiştirilecek, boş bırakılacak veya silinecek. Din değişikliği veya silinmesi talepleri herhangi bir sayısal sınırlamaya tabi olmayacak...”

 

Bunlar, 2006 yılında, Resmi Gazete’de çıkmış, yani yeni sayılabilecek uygulamalar...

 

Bu arada, Bolu’da pilot bölge olarak piyasaya sürülen “akıllı kimlik kartları” olayı var. Bana, bu yeni kimlik kartlarında din hanesi olmadığı söylendi ama araştırdım ve gördüm ki bu doğru değil, yeni, “akıllı” kartlarda da vatandaşın dini belirtiliyor.

 

Bu aşamadan sonra, etrafımdaki aklıbaşında insanlara, Türkiye’ye dönüş yapan bir gurbetçi saflığıyla sordum:

 

“Ben devletin ilgili makamlarına gitsem, yasalarda belirtilen haklarımı kullansam ve nüfus cüzdanımda din hanesindeki İslam’ın silinmesini istesem, ne olur?”

 

“Devlet memurlarından dayak yersin” dedi pek çok kişi... Bazıları, böyle bir talepte bulunursam, hiç de hoş olmayan muamelelerle karşılaşacağımı, fişleneceğimi falan anlattı.

 

Ama ben bu konuyu kitabımda işleyeceğim, böyle kulaktan dolma, tahmini, mantıksız verilere dayanamam.

 

Türkiye’ye kesin dönüşümü beyan ve kütüklere yazılım için Tuzla Kaymakamlığı Nüfus İşleri Müdürlüğü’ne gitmiştim. Beni çok sıcak karşılamışlardı ve gereken işlemleri süratle, güleryüzle yapıvermişlerdi.

 

Bir sabah kalkıp aynı Nüfus İdaresi Müdürlüğü’ne gittim. Ama bu sefer konu hassas, doğrusu ters yanıtlar ve tavırlar bekliyorum, bana herkes öyle olacağını söyledi...

 

Kaymakamlık binasına girdim. Başlangıç biraz ters oldu, çünkü insanların çıkış yaptığı kapıdan ben giriş yapınca, oradaki polisten hafif bir fırça yedim. Adam haklı, kocaman yazmışlar kapının üzerine: “Giriş” ve “Çıkış” diye... Kendi kendime kızdım, polisten özür diledim.

 

Nüfus İdaresi’ne bir girdim ki, düzenli gişelerde, herhalde 7-8, belki de daha fazla, güleryüzlü ve sempatik bayan memur bana bakıyor. Önce, bir devlet dairesinde gördüğüm bu aşırı düzen, sakinlik ve güleryüz beni huylandırdı. Baktım, gene mi yanlış kapıdan girdim diye...

 

Memurlar güleryüzlü ama ben konuya girince herhalde tavırları değişecek...

İnternetten bulup kağıda bastığım yasa notunu bir bayan memura uzattım ve “Bu doğru mu?” diye sordum:

 

Aile kütüklerindeki din bilgisine ilişkin talepler, kişinin yazılı beyanına uygun olarak tescil edilecek, değiştirilecek, boş bırakılacak veya silinecek. Din değişikliği veya silinmesi talepleri herhangi bir sayısal sınırlamaya tabi olmayacak...”

 

“Evet” dedi memure hanım, “Doğru...”

 

Eeee? Gene gülümsüyor... Yanındakiler de duydular muhabbeti, hiçbir tavır değişikliği yok. Girişim ve soru ilgilerini çekti ama tepkilerini çekmedi.

 

Ben sonuna kadar gitmekte kararlıyım.

 

“O zaman” dedim, “İşte size bir dilekçe, işte iki adet de vesikalık fotoğraf. Benim nüfus cüzdanımı değiştirin ve din bölümünü boş bırakın...”

 

“Tabii” dedi memure hanım, “Bu işlem birkaç dakikanızı alacaktır, oturunuz...”

 

Saate baktım.

 

Sekiz dakika sonra yeni nüfus cüzdanım elimdeydi.

 

Üç lira ödedim.

 

Teşekkür ettim ve son sorumu sordum:

 

“Ben bir ay sonra tekrar gelsem, nüfus cüzdanımı tekrar değiştirmek ve din hanesine İslam yazdırmak istesem, ne olur?”

 

Müdüre Hanım yanıt verdi:

 

“Nüfus cüzdanınızdaki bu bölümü istediğiniz zaman, istediğiniz kadar değiştirebilir; oraya istediğiniz dini yazdırabilir veya haneyi boş bırakabilirsiniz. İki fotoğraf, üç lira...”

 

Bu kadar net ve basit...

 

Benim tek kafama takılan, Tuzla Kaymakamlığı Nüfus Müdürlüğü’nde gördüğüm “anormal” manzara oldu. Çok temiz ve sakin bir ortam, çok bilgili ve gerçekten kaliteli memurlar, kibar ve güleryüzlü tavırlar, çok süratli bir hizmet...

 

Dayanamadım, bunu da sordum:

 

“Yahu hanımlar, kusuruma bakmayın ama sormadan edemeyeceğim: Burası Tuzla Belediyesi Nüfus İdaresi olduğu için mi böyle, yoksa ben yokken Türkiye’de gerçekten çok şey mi değişti?”

 

Çok dürüst bir yanıt aldım:

 

“Biz Tuzla’da, hizmette sürat rekorları kırıyoruz ama Türkiye’de çok şeyler değişti, Nüfus İdareleri hemen her yerde böyledir artık...”

 

Çok mutlu oldum. Kaymakamlıktan coşkuyla çıktım ve dikkatlice, “Çıkış” kapısından yaptım bu çıkışı, polisten tekrar fırça yememek için...

 

Türkiye’ye uyum sağlamam gerekiyor...

........

 

Türkiye’de krematoryum kurulması ve ceset yakılması önünde hiçbir yasal engel olmadığını, nüfus cüzdanlarında din hanesinin de aslında bir sorun teşkil etmediğini öğrendim ama “AB zihniyetli” kafamda yanıt arayan başka sorular da var ve yakın çevreme, çevremdeki hukukçulara, gazetecilere, ulemaya güvenim iyice sarsıldı. Bir şey bilmiyor, tahminlerle laf üretiyor, beni hem yanıltıyor hem de korkutuyorlar.

 

Brüksel’de kafama taktıkları bir başka soru: “Türkiye’de dinsizler ve ateistler ölünce nasıl gömülüyor?”

 

Dinsiz ile atesit elbette farklı... Birincisi, dinleri gereksiz buluyor, Tanrı ile iletişimini bir dinden geçmeden kurduğunu savunuyor, aracı istemeyen inançlı... İkincisi, Tanrı’nın varlığına inanmıyor.

 

Ben ateistleri hiçbir zaman anlamadım. “Avrupa’da İslam” kitabını yazarken onlarla yakından tanıştım, çok konuştuk. Çoğu okumuş yazmış, aydın, bilim adamı veya kadınıydı. Zaten inançsızlıklarını da genelde bilim ve mantığa dayandırıyorlardı. Cesurlardı ama pek mutlu değiller gibiydi...

 

Onları anlamadım çünkü Tanrı’nın varlığının kanıtları pek fazla diye düşünüyorum, nasıl görmezler? Diyelim ki kadını görmediler, doğayı görmediler, hayvanı görmediler... Aynaya bakıp kendilerini de mi görmezler? Organizmayı?...

 

Neyse, bu onların sorunu... Ateist arkadaşlarım var, onları ikna etmek benim işim değil, bana ne...

 

Ama dinsiz arkadaşlarımın durumunu daha farklı değerlendiriyorum.

 

Daha yeni gömdük bir tanesini... Yaşamdayken, “Beni camiye, kiliseye falan sokmadan gömün. Tabutumun başında anlamadığım, anlamadığınız dilden dualara amin demeyin” deyip dururdu. Camiden geçti, Arapça dualarla gömüldü. Ailesi öyle uygun gördüğünden değil, o acılı ortamda başka neler yapılabileceğini kimse bilmediğinden...

 

Ulema diyor ki: “Bir müslümanın cenazesi, cenaze yakınlarının aksine isteği olmadığı müddetçe, İslami esaslara göre gömülmektedir. Gayrimüslimlerin cenazeleri ise ait oldukları dini esaslara göre kendi cemaatlerince defin edilmektedir. Sahipsiz cenazeler ise kimliğinin din hanesinde İslam yazıyorsa İslami din kurallarına göre defin edilmektedir.”

Yazmıyorsa ?


Belirsizlik ve bilgisizlik ortamı var. Ulema da rahatsız, memur da, belediyeci de, mezarlık işlerinin görevlileri de, imamlar da...

 

Türbanlı hanımlarla da konuştum, dinsizler ve atesitlerle de... Kimse bir şey bilmiyor, görüş bildirmek isteyen de çok az... Özellikle din adamları, çekiniyorlar çünkü yaşanan saçma ve dine ters manzaraları görüyorlar.

 

Müslümanların çoğu, bir dinsiz veya bir ateist için yapılan dini törenleri, onlar için kılınan cenaze namazlarını anlamsız ve gereksiz buluyor.

 

İmamların çoğu diyor ki, “Valla, ölen kişi camiye yürüyerek gelmiyor, bir şekilde getiriliyor. Biz de namazını kıldırıyoruz. Cemaat de, tanımadığı kişinin namazına, sevaptır diye katılıyor.”

 

Anlaşılan şu ki, ölenin veya kalanın istek ve iradesinden ziyade, toplum baskısı, korkusu veya kuralları, bu, dini açıdan da ciddi olmayan sahneleri yaşatıyor. Gerçekte, Türkiye’de istemeyene zorla cami töreni, cenaze namazı diye bir şey yok.

 

“Sivil cenaze hizmeti” kavramı da giderek gelişiyor. Bu işi de başarılı özel sektörümüz halledecek gibi gözüküyor.

.............

 

Ötanazi ise daha farklı, aynı boyutta tartışmalı bir konu... Burada da din unsuru ön plana çıkıyor, oysa çıkmamalı...

 

“Bir kişinin yaşamına, kendi isteği üzerine, bir başka kişi tarafından son verilmesi eylemi” olarak tanımlanan, sözcük olarak Yunanca “euthanasia: kolay ölüm”den gelen ötanaziyi Hollanda'nın ardından yasalaştıran ikinci ülke olan Belçika'dan örnek vereyim.

 

Belçika yasalarına göre, ötanazi isteyen hastanın 18 yaşından büyük olması, bu talebini bilinçli ve kendi iradesiyle yapması, bu isteğini düşünerek ve birkaç defa yansıtması şart koşuluyor.

 

Hastaya ötanazi yapılabilmesi için, “fiziki veya psikolojik açıdan, tıbbi olarak sürekli ve dayanılmaz acı çekiyor olması, hastalık sürecinde çaresiz bir aşamada bulunması” gerekiyor.

 

Ötanazi yapacak doktorun hastayla derinlemesine görüşmesi, sağlık durumu hakkında ayrıntılı bilgi vermesi, “ötanaziden başka bir çare kalmadığı” konusunda hastayla mutabakat sağlaması da koşullar arasında bulunuyor.

 

“Hastanın ötanazi talebinde bulunmasıyla yapılması arasında en az 1 ay geçmesi” ve “özel bir komisyonun nihai kararı vermesi” şartları da yasada yer alıyor.

 

Yasaya göre, Belçika'daki insanlar, arzu ederlerse sağlıklı günlerinde bir yazılı vasiyet hazırlayarak, amansız bir hastalığa yakalandıkları veya bir kaza sonucu bilinçsiz kaldıkları, kurtuluş ümidi bulunmadığı durumlarda, ötanaziye gidilmesini isteyebiliyorlar. Bu durumda, bir vekaletnamede, bir veya birkaç kişinin ismi verilebiliyor ve bu kişiler ötanazi kararını hasta adına doktorlara bildirmekte yetkili kılınabiliyor.

 

Belçikalı doktorlar, ötanazinin yapılmasını izleyen 4 gün içinde, Federal Kontrol Komisyonu'na bilgi raporu sunuyorlar. Bu komisyonun üyelerinin üçte ikisi, mevcut verilerin incelenmesinden sonra, ötanazinin gereksiz olduğu kanaatine varırsa dosya savcılığa sevk ediliyor ve adli takibat başlatılıyor.

 

Yasa, hiçbir doktorun zorla ötanazi yapmaya mecbur edilemeyeceğini de kayda bağlıyor.

 

Belçika, Hollanda ve Lüksemburg dışındaki diğer AB ülkelerinde ötanazi, yasal çerçevede “cinayet” olarak algılanıyor.

 

Bu tür yasaların çıkarılmasında çeşitli sorunlar her yerde yaşanıyor çünkü bazıları vicdanen rahatsız oluyor, yasayı onaylarken kendilerini bir “ölüm fermanı” imzalar gibi hissediyorlar.

 

Lüksemburg Parlamentosu, 10 yıl süren tartışmaların ardından, 2008 sonunda ötanaziyi yasallaştırınca, bu karara itiraz eden Büyük Dük Henri onay vermedi ve sorun çıkardı. Monarşi kurallarına göre yasaları onaylaması gereken, 2000 yılından beri tahtta bulunan Büyük Dük Henri, ülke tarihinde 90 yıldır görülmemiş bir tavırla ve "vicdani gerekçeyle" bunu reddetti.

 

Lüksemburglular, Belçika'da, 1990 yılında yaşanan bir “Monarşi krizini” de örnek alarak soruna çözüm buldular.

 

Zamanın Belçika Kralı I. Baudoin, 3 Nisan 1990'da, kürtajı yasallaştıran kanunu onaylamayı reddetmişti. Belçika Parlamentosu ve hükümeti olağanüstü toplanarak, Belçika Kralı'nın “yönetim yeteneklerini yitirdiğini ve aciz düştüğünü” kararlaştırmış, Kral'ın, “bir süre için” akli dengesini yitirdiği görüşüne varılmıştı.

 

Yasanın Kral imzası olmadan onaylanmasından 36 saat sonra Kral I. Baudoin'a "akli dengesi ve yetkileri" iade edilmişti. 

 

Ötanazi konusu hassas ve bunun önemini kavramak için ağır, acılı hastaların duygularını paylaşmak gerekebiliyor. Ayrıca, pek çok ülkede, pratikte var olan bir uygulamanın yasallaştırılması söz konusu... Ben, henüz yasa yokken, Belçika’da çok ağır hasta bir dostumun, doktora, “Haydi doktor, bitir artık benim işimi” diye yalvardığına, doktorun da güçlü bir morfin iğnesi yaptıktan sonra, “Yarım saate kadar yaşamı terk edecek” diyerek gittiğine şahit oldum. Bu bir ötanazi idi. Yasal değildi ama gerçekti. Bu gerçeğin her gün, her yerde yaşandığını biliyoruz.

 

Yaşanmadan önce düşünülmesi gereken konular...

 

 

 

 

 

 

 

 

AB DİYOR Kİ...

 

 

 

Türkiye’de AB’nin ne kadar gayrı ciddi bir şekilde izlendiğinin, dinlendiğinin ve algılandığının bir göstergesi, “Joost Lagendijk fenomeni”dir.

 

Kimdir Joost Lagendijk? Avrupa Parlamentosu’nun 700 küsür üyesinden biri... Hollanda Yeşil Sol partisinden Avrupa Parlamentosu üyesi... Türkiye ile AB arasında diyalog organı olduğu varsayılan, daha ziyade “sağırlar diyaloğu”nun sembolü olarak görülen “Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu”nun “eşbaşkanı”... 50 yaşlarındaki Joost, bizim sevgili gazeteci meslektaşlarımızdan Nevin Sungur ile evliliği çerçevesinde yakınımız, arkadaşımız oldu. Kendisini iyi bir insan olarak tanıyoruz.

 

O’nu bütün Türkiye tanıyor. Çünkü o, inanılmaz bir şekilde, Türkiye’de “AB’nin sesi” haline getirildi. O ne dese, ne yumurtlasa, “AB dedi ki...” türünden haberlerle manşet oluyor. Bazen olumlu, bazen olumsuz, genelde yersiz, yetkisiz ve gereksiz değerlendirmeleri, anında televizyonlara, gazetelere giriyor:

 

 “AB diyor ki...”

 

Tabii bu işe en çok Joost şaşırıyor. Gerçi son dönemde alıştı, havaya bile girdi ama bu kadar büyük bir ülkede bu kadar ünlü olmak onu da yordu herhalde ki, 2009 seçimlerine katılmadı, artık Avrupa Parlamentosu’nu bırakıp Türkiye’ye yerleşti.

 

Olayın temelinde Türk basınının bilinçsizliği ve kolayı seçmesi var.

 

Bir şey mi oldu, AB’nin görüşü mü gerekiyor? Açılıyor telefon “arkadaşımız” Joost’a...

 

“Alooo, Jooost... Ne diyorsun bu işe?”

 

Joost, 24 saat hizmette... Düşündüğünü söylüyor. Ve haberler çıkıyor:

 

“AB diyor ki...”

 

Recep Tayyip Erdoğan “Davos Fatihi” olduğu zaman bile Joost konuşturuldu, "Türkiye hem Doğu'da Hem Avrupa'da etkinliğini devam ettirebilir” gibilerden  kıvırttı.

 

Peki AB gerçekte ne diyordu bu işe?

 

Yanıt yok.

 

Soru yok ki, yanıt olsun...

 

Joost öyle dediğine göre öyle diyordur...

 

Ne Komisyon Başkanı, ne Parlamento Başkanı, ne Konsey Başkanı, ne AB Dönem Başkanlığı, ne AB’nin onlarca komiseri veya resmi sözcüsü... Umurumuzda değil...Önemli olan Joost’un söyledikleri... Bunları basın olarak önemli göstermek durumundayız çünkü başka diyalog  temasımız yok...

 

Joost Lagendijk fenomeni, sevgili Nevin ve kocasının Türkiye’ye yerleşip mutlu bir hayat sürdürmeleriyle, farklı boyutlarda da olsa devam edecek, bu kesin... Ama Hürriyet ve CNN’in Brüksel’deki temsilcisi Zeynel Lüle’nin bu konuda yaşadıklarını not etmeliyiz:

 

Zeynel, Brüksel’de, bir İstanbul sergisinin açılışında... Açılışı yapacak olanlar Kadir Topbaş ile Lagendijk... Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Siyasi Komisyon Başkanı Abdülkadir Ateş de orada ve Ateş, Zeynel’i, üç Hollandalı milletvekili ile tanıştırıyor. (Kafalar karışmasın, Avrupa Konseyi’nden söz ediyoruz, AB Konseyi’nden veya Avrupa Parlamentosu’ndan değil... Dolayısı ile Zeynel’in tanıştığı Hollandalı milletvekilleri, ulusal parlamentodan...)

 

Lüle, bu milletvekilleri ile sohbet halindeyken, “Joost Lagendijk de serginin açılışını yapacak, birazdan görüşeceğiz” diyor.

 

Hollandalı milletvekilleri anlamıyorlar:

 

“Kim?”

 

“Joost Lagendijk...”

 

Milletvekilleri birbirlerine bakıyorlar:

 

“Kim o ?”

 

Zeynel şaşırıyor. “Herhalde” diyor, kendi kendine, “düzgün telaffuz edemiyorum Joost’un adını...” Tekrarlıyor, defalarca... Sonra ismi bir kağıda yazıp gösteriyor.

 

“Tanımıyoruz !”

 

“Nasıl tanımazsınız? Avrupa Parlamentosu’nda Hollandalı Yeşillerden milletvekili... KPK Eşbaşkanı... Türkiye’de de çok ünlü...”

 

“Olabilir ama tanımıyoruz...”

 

Zeynel bu olayı bana anlatırken hâlâ şaşkındı: “Abi, Hollandalı milletvekilleri gerçekten Joost’u hiç tanımıyorlardı. Umursamadılar da... Bu olaydan sonra araştırdım, sorguladım, Hollanda’da onu kimse tanımıyor ki... Oysa Türkiye’de, sokaktaki simitçi bile tanır onu... Bu ne iş?”

 

Zeynel de AB’yi yıllardır ve iyi izleyen gazetecilerdendir...

 

“ Bu ne iş?” dedi ama iki deneyimli gazeteci, suçlu suçlu birbirimize baktık.

 

Ve sustuk...

 

.......

 

Bırakalım Lagendijk’i, Avrupa Parlamentosu’na bir göz atalım. Aslında hiç içimden gelmiyor, inanın, midem bulanıyor artık... Dile kolay, 30 yıla yakın gezmişim koridorlarında, dinlemişim onları, mecburen...

 

Kısaca değinelim çünkü ne de olsa, “dünyanın en büyük parlamentosu” bu... 450 milyon insanı temsil ettikleri varsayılan 732 vekil...

 

Ne kararlar aldılar ki yaptırım gücü hiç yoktur... Hele Türkiye konusunda...

 

Görmezden gelseniz bir türlü, ciddiye alsanız bir başka türlü...

 

Bir tek örnek verip geçiştireceğim:

 

1987’de, “Ermeni soykırımı” iddialarını tanıyıp belgelerine soktular. Çok ağır ve bilinçsiz ifadelerle bir “karar” çıkardılar. Bu kararın ne olduğunu, ne anlama geldiğini, ne etkiler yapacağını yıllarca sorguladık. Ve çok ciddi çalışmalarıyla tanınan Ermeni diasporasının bir girişimi sayesinde öğrendik.

 

Fransa'nın Marsilya kentinde faaliyet gösteren “Euro Ermenistan” isimli bir dernek ve bu derneğin yöneticileri olarak tanıtılan Gregoire ve Suzan Krikoryan isimli şahıslar, Lüksemburg’daki Avrupa Adalet Divanı'na başvurup dava açtılar. Avrupa Parlamentosu’nun 1987 kararını ortaya koyup, “Avrupa Parlamentosu, AB Konseyi ve AB Komisyonu” aleyhinde suç duyurusunda bulundular.

 

Davacılar, AB'nin üç kurumundan, “Türkiye'ye adaylık hakkı tanıdıkları” gerekçesiyle manevi tazminat istiyorlardı. Başvuruda, “Ermeni soykırımını” tanımayan Türk Devleti'ne AB'ye adaylık hakkı verilmesinin hukuka aykırı olduğu, Avrupa Parlamentosu'nun 18 Haziran 1987 tarihli kararında  “soykırımın” tanındığı, bu kararın hukuk alanında yaptırım gücü olduğu ve AB kurumlarının buna uyması gerektiği, dolayısı ile AB hukukunun ihlal edildiği ileri sürüldü.    

 

Davacılar, AB kurumlarından 1'er euro  manevi tazminat isterken, mahkeme masraflarının karşılanması için de 30 bin euro talep ettiler.    

 

Başvuruda, Adalet Divanı'nın acil karar mekanizmasının işletilmesi, Türkiye'nin AB'ye katılım sürecinin ve bu alanda sürdürülen müzakerelerin derhal askıya alınması talebi yer buldu.    

 

Helsinki zirvesinde, Aralık 1999’da, Türkiye'nin AB adaylığının resmen tanınmasının, bu yapılırken Türkiye'nin önüne “Ermeni soykırımını tanıması” koşulunun getirilmemesinin AB hukukuna aykırı olduğunu ileri süren davacılar, AB ile Türkiye arasındaki işbirliği mekanizmasının ve Türkiye'ye yapılan yardımların da yasadışı olduğunu iddia ettiler.    

 

Davacılar, Avrupa Parlamentosu'nun 1987 kararı doğrultusunda,  sözde soykırım tanınmadıkça, Türkiye ile tüm ilişkilerin askıya alınması gerektiğini savundular.     

Türkiye'ye adaylık hakkı veren ve bu ülkeyle ilişkileri sürdüren Avrupa Parlamentosu'nu, AB Konseyi'ni ve AB Komisyonu'nu, sözde soykırımın kurbanlarının anılarına ve tarihi gerçeklere karşı tavır almakla itham eden davacılar, “tüm Ermeni halkının itibarının” söz konusu olduğunu anlattılar. 

 

İtiraf etmeli ki, Türkiye’ye karşı mücadele vermek adına ilginç ve güçlü bir girişim...

 

Avrupa Adalet Divanı kararını verdi:

 

Ermenilerin başvurularının “hiçbir hukuki temeli bulunmadığı”, bu nedenle, Mahkeme yönetmeliğinin 111. maddesi çerçevesinde, davalıların dinlenmesine lüzum görülmeden, gerekçeli karar açıklandığı belirtildi.    

 

Adalet Divanı,  Avrupa Parlamentosu'nun 1987 tarihli kararının “sadece ve tamamen siyasi” olduğunu, tavsiye nitelikli bu kararın yaptırım gücü bulunmadığını,  “Avrupa Parlamentosu'nun bu kararı her an değiştirtebileceğini”, kararın hiçbir hukuki etkisi bulunmadığını bildirdi. Mahkeme, Avrupa Parlamentosu'nun bu tür bir kararına güvenerek yasal girişimde bulunmanın yanlışlığı üzerinde durdu.    

 

Kararda, davacı Ermenilerin soykırım iddialarının Türk Devleti tarafından tanınmaması nedeniyle manevi zarar gördüklerine ilişkin yaklaşımlarını da yersiz bulunarak çürütüldü. 

 

Adalet Divanı, Ermenilerin başvurularını hukuki temelden yoksun bularak reddetti ve davacıları mahkeme masraflarını ödemeye mahkum etti.    

 

Demek ki neymiş? Avrupa Parlamentosu’nun siyasi kararlarının hiçbir hukuki etkisi, yaptırım gücü yokmuş, bu kararlar her an değiştirilebilirmiş...

 

..........

 

Hazır söz soykırımdan açılmışken,  Fransa’nın AB Dönem Başkanlığı döneminden bir not:

 

Ruanda’da, 1994’ün haziran-ağustos döneminde, yani üç ay içinde, BM verilerine göre 800 bin, uluslararası gözlemcilerin tespitlerine göre bir milyon Tutsi ve ılımlı Hutu katledildi. Aynı dönemde, Bosna’da onbinlerce insan kurşuna diziliyor, dünya bu çifte soykırımı duyarsız bir şekilde seyrediyordu.

 

“Çağdaşlık, uygarlık projesi” olarak nitelendirilen Avrupa Birliği’nin, Brüksel’den birkaç yüz kilometre ötede, Avrupa’nın göbeğindeki toplu kıyımlar ve Ruanda’daki vahşet karşısında ne kadar aciz, çaresiz ve tepkisiz kaldığını hatırlıyoruz. Ortak dış politika ve ortak savunma hedeflerine ulaşamamış ve ulaşması da mümkün gözükmeyen bir AB’den ne beklenebilirdi ki?

 

Bırakalım AB’yi bir kenara da, “AB Dönem Başkanı” sıfatıyla Brüksel’e yerleştiğinde, “ortak değerler”, “farklı kültürler” gibi gerekçelerle Türkiye’yi dışlayan bir tavır sergileyen Fransa’nın haline bir bakalım:

 

O Fransa ki, Bosna katliamlarında Sırplara NATO’nun askeri planlarını gizlice sızdırmakla bile itham edilmiş, işin içinden zorlukla sıyrılmıştır.

 

Ama aynı Fransa, Ruanda soykırımındaki sorumluluğundan aynı beceriyle sıyrılamıyor, tüm siyasi, diplomatik, ekonomik çaba ve baskılarına rağmen…

 

Ruanda’da oluşturulan Soykırımı Araştırma Komisyonu’nun 500 sayfalık raporunun 2008’de açıklanması Batı’da “yaz bombası” etkisi yaptı. AB ülkelerinin zaten bildiklerini teyit etmekten öteye gitmeyen, dolayısı ile fazla itiraz ve şüphe getirmeyen bu raporda, “AB Dönem Başkanı Fransa” özetle bakın ne ithamlar altında:

 

BM tarafından, “insani yardım” amacıyla bölgede görevlendirilen Fransa, soykırım hazırlıklarından haberdardı.

 

Fransa, soykırımcılara istihbarat, strateji, askeri eğitim desteği sağladı; öldürülecek kişilerin listesinin belirlenmesine katkıda bulundu, silah temin etti.

 

Fransız askeri danışmanlar, “eğitim” verdikleri asker ve sivillere bir yandan silah ve teçhizat sağlarken, bir yandan da “ateşli silah kullanmadan insanların toplu olarak nasıl öldürülebileceğini” öğrettiler.

 

Tutsi ve Hutu’lara tecavüz eden, onları öldürenler arasında Fransız askerler bizzat yer aldılar.

 

Fransa’nın kontrolundaki “güvenlik bölgesinde” katledilen insanların cesetleri çuvallara doldurulup havadan, ormanlara atıldı.

 

Komisyon raporunda Fransızlar soykırıma tam bir katılımla itham ediliyor, Ruanda hükümetinin uluslararası kurumlara başvurarak girişimlerde bulunması öneriliyor.

 

Ruanda Adalet Bakanı, aralarında zamanın Cumhurbaşkanı Mitterand, Başbakan Edouard Balladur, Dışişleri Bakanı Alain Juppe’nin de yer aldığı 13 siyasi yetkili ile bazı üst düzey askeri yetkilinin, soykırımdaki sorumlulukları çerçevesinde yargılanmalarını isteyeceklerini açıkladı.

 

Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, aynı yılın başında, ülkesinin bir “siyasi hata” yaparak soykırımda bir sorumluluk taşıdığını söylemiş, dünya kamuoyunun bu açıklamayla yetinmesi beklentisine girilmişti.

 

Şimdi, Paris susuyor.

 

“Dönem Başkanı” çok zor durumda kalan AB de susuyor…

 

Avrupa Parlamentosu da susuyor…

 

Susmayıp da ne yapacaklar?

 

Soykırım yasaları mı çıkaracaklar, Fransızlara karşı…

 

Soykırım anıtları mı dikecekler ?..

 

Örneğin, sömürgeleri Kongo’da on milyon insanın ölümünde “soykırım yok” diyen Belçikalılar, bugün Fransa’ya karşı hangi cüretle tavır alabilir?

 

Merak etmeyelim: “Çağdaşlık, uygarlık projesi” AB, bu tür küçük sorunlarını kendi bünyesinde çözer… “Ortak değerler” söz konusudur… Ruanda da susturulur, konuşması gereken diğer bazıları da…

.......................

 

 

 

 

 

 

NATO

 

 

 

Brüksel’de görev yapan bir Türk gazeteci için AB koridor ve kulislerinde haber peşinde koşturmak ne kadar keyifsizse, NATO’da aynı iş için çalışmak da o kadar keyiflidir. Nedeni basit: AB’ye dışardan bakıyor, sürekli sorunlar yaşıyor, dışlanıp duruyoruz. Üye değiliz, haber kaynaklarımız hep yabancılar...

 

NATO’da durum farklı... İçerde kendi diplomatik ve askeri delegasyonlarımız var. İttifak bünyesinde güçlü ve saygın bir Türkiye... AB’de biz herkesin peşinden koşup bilgi isterken NATO’da herkes bizim peşimizde... “Türkler ne diyor?”

 

Brüksel’de en uzun süre görev yapan, buradaki uluslararası kurumları en yakından ve aralıksız izleyen Türk gazeteci olarak diyebilirim ki bu işin en zevkli, heyecanlı ve kolay bölümü NATO oldu. Tabii bugünkü NATO’dan değil, Soğuk Savaş döneminden ve sonrasındaki çalkantılardan söz ediyorum.

 

NATO hakkında cilt cilt kitap yazabilirim ama burada sadece Batı(k) Avrupa’nın İttifak bağlantılı bazı tavırlarını kısaca anlatmakla yetineceğim.

 

Önce hatırlayalım, Türkiye NATO’ya nasıl girmişti?.. Bu hikaye size “AB’ye katılım macerası” ile bir karşılaştırma olanağı da verecek.

 

Kuruluşundan itibaren batılılaşma yolunda adımlar atan Türkiye Cumhuriyeti, dış politikada, başlangıçta, Batılı ülkelerle ilişkilerini güçlendirme konusunda biraz çekingen ve tereddütlüydü. Bu durum, 1930'ların başından itibaren, uluslararası değişimler ve Lozan sonrasına sarkan sorunların büyük oranda ortadan kalkması sonucu değişti. İkinci Dünya Savaşı'nda yaşanan gelişmeler, Türkiye'nin "Batı İttifakı" içinde yer alma tercihinin çok daha somut bir şekilde ortaya çıkmasına neden oldu ve bu tercih, savaş sonrasında belirgin bir biçimde dile getirildi.     

 

Batı İttifakı'nın temel simgesi, 1949'da kurulan NATO oldu. Türkiye, NATO'ya, 1953'te, yani kuruluşundan dört yıl sonra ve çok büyük mücadeleler ardından girebildi.


1948'de, NATO'nun temelindeki Brüksel Antlaşması imzalandığı zaman Türkler de memnun gözüküyorlardı. Komşu Sovyetler Birliği'nin tehditkar tavırları, NATO'nun Batılılaşma yönünde bir sıçrama sağlayacağı düşüncesi, Amerikan yardımlarının İttifak üyeliği sayesinde daha güvenceli ve fazla olacağı kanaati Türkleri NATO'ya katılım konusunda istekli kılıyordu. Türk hükümeti ve aydınlar, Sovyet tehdidi karşısında uluslararası bir ittifak oluşturulmasının gereğine inanıyor, Türkiye'nin de, böyle bir ittifakın doğal parçaşı olacağını düşünüyorlardı. Avrupa ülkelerinin ilk adımlarını attığı bu ittifaka ABD ve Kanada'nın da katılacağının anlaşılması, olayın boyutların büyütüyor, işin ciddiyeti daha bariz bir şekilde ortaya çıkıyordu. Türkiye, bu uluslararası örgütlenmede yer almak isteğini açık bir şekilde dile getirmeye başladı. Bu tutum, Kuzey Atlantik Antlaşması metninin hazırlık çalışmaları sırasında daha da yoğunlaştı.    

 

Bütün bu çabalara rağmen Türkiye, 1949'da, NATO'nun kurucu üyeleri arasında yer almayı başaramadı. Bu durum hem kamuoyunda, hem de hükümette büyük bir tepki yarattı. NATO'nun kurulmasından sonra da Türkiye'ye beklenen davetin gelmemesi büyük hayal kırıklığı ve memnuniyetsizlik nedeni oldu.  

 

Ankara'daki CHP hükümeti, 11 Mayıs 1950'de, NATO'ya üyelik başvurusu yaptı. Aynı ay yapılan seçimleri Demokrat Parti kazanınca, bu başvurunun takibi de yeni hükümete kaldı. DP, seçim kampanyası sırasında, CHP'yi, "NATO üyeliği için yeterli çaba harcamamakla ve bu alanda başarısız olmakla" suçluyordu.    

 

DP hükümetinin, Türkiye'nin NATO üyeliğini sağlama yolunda attığı ilk adım, Kore'ye asker göndermek oldu. Menderes hükümeti, Kore Savaşı'nı, Türkiye'nin "Hür Dünya" ile birlikte yer alarak NATO üyeliğinin sağlanması açısından kaçırılmaması gereken bir fırsat olarak görmekteydi.    

 

Türkiye, 1 Ağustos 1950'de, NATO'ya katılım için ikinci başvurusunu yaptı. Bu başvuru, eylül ayında toplanan NATO Konseyi'nde reddedildi. Bu kararda, elbette, ABD'nin olumsuz tavrının büyük etkisi oldu. ABD Genelkurmayı tarafından hazırlanan raporda, Türkiye ve Yunanistan'ın örgüte alınmasının NATO'nun gelişimini olumsuz etkileyeceği iddia ediliyordu. Bu rapora göre, söz konusu iki ülkeye, üyelik yerine, Akdeniz savunmasına katılmak için "özel işbirliği" öneriliyordu. (AB’nin “imtiyazlı ortaklık” önerisi gibi...)  

 

ABD, Türkiye'ye, "Akdeniz'e ilişkin NATO askeri planlamalarına katılım" teklifi getirdi. Türk hükümetini tatmin etmekten uzak olsa bile, bu teklif, "NATO üyeliğine bir adım" olarak değerlendirildi ve kabul gördü.


Bu aşamada, NATO'nun iki büyük gücü olan İngiltere ve ABD arasında görüş ayrılıkları vardı. Türkiye'nin üyeliğine diğer Batı Avrupalı müttefikler gibi soğuk bakan İngilizler, Türkiye'nin İttifak ile doğrudan bağ kurmasına karşı çıkıyor, ABD'nin Türkiye'ye tek taraflı garanti vermesini öneriyorlardı. İngiltere'ye göre Türkiye, NATO içinde değil, İngiltere öncülüğünde Ortadoğu'da kurulacak farklı savunma örgütlerine dahil olmalıydı.    

 

Batı Avrupalılar Türkiye'yi NATO bünyesinde de görmek istemiyorlardı.

 

Türkiye, ortaya atılan "Akdeniz Paktı" önerisine soğuk bakıyor ama kesinlikle karşı çıkmıyordu. Ancak bu durum kısa bir süre sonra değişti. Ankara, daha onurlu ve daha "hedefi belli" bir tavır izlemeyi kararlaştırdı, "koşullu" ve "farklı" seçenekleri geri çevirme kararı aldı. Bu kararın alınmasında etkili olan unsur, ABD Genelkurmay Başkanı Omar Bradley'in, "Reader's Digest" dergisinde yayımlanan, "ABD'nin 1950'lerdeki Askeri Politikası" başlıklı makalesi oldu. Bradley, bu makalesinde, Türkiye'nin ABD çıkarları açısından hiçbir öneme sahip olmadığını ileri sürerek Ankara hükümetinin ve Türk kamuoyunun büyük tepkisini çekti. Türk hükümeti ve bürokrasisi, artık NATO üyeliği dışında hiçbir seçeneğin kabul edilmemesi yönünde görüş savunuyordu.    

 

Ankara'nın kararlı tutumunu sürdürdüğü birkaç ay ardından Washington, Türkiye ve Yunanistan'ın üyeliğini NATO Konseyi'ne önerdi. ABD politikasındaki bu değişikliğin çeşitli nedenleri vardı:    

 

Sovyetler Birliği'nin nükleer yetenekleri artıyordu. Bu, kitlesel bir kıyıma ve büyük bir yıkıma götürebilirdi. ABD eğer caydırıcılık ve süratli tepki göstermek istiyorsa, Sovyetler'e komşu ülkelerde üslere sahip olmak durumundaydı. Washington Türkiye'den askeri üsler kurma izni istemişti ama Ankara, NATO üyesi olmadıkça bunu kabul etmeyeceğini bildirmişti.    

 

Bir başka neden, Kore Savaşı'nın da gösterdiği gibi, "uluslararası komünizm"in güç kazandığıydı. Sovyet etkisinin Ortadoğu'ya sarkmaması için Türkiye bir "kalkan" olarak kullanılabilirdi. Bu amaçla güçlendirilmesi ve Batı askeri sistemine tam olarak dahil edilmesi gerekiyordu.    

 

Bu arada, 1948'de Sovyetler ile bağlarını koparan ilk sosyalist ülke olan Yugoslavya'nın korunması da ABD açısından büyük önem taşıyordu. Bunu sağlamakta, Türkiye ve Yunanistan'ın önemli bir rolü olacaktı. Bu iki ülkenin İttifak'a katılımı, NATO'nun Balkanlar'daki etkisini artıracaktı.    

 

Petrol kaynakları nedeniyle Ortadoğu'nun da önemi artıyor, Türkiye'nin stratejik konumu daha da ön plana çıkıyordu.


Kore Savaşı'nda Türk askerlerin gösterdiği üstün performans ve Amerikan birliklerinin imha edilmekten Türkler tarafından kurtarılması, ABD kamuoyunda Türkiye'ye yönelik sempatiyi artırmıştı.    

 

ABD'nin, NATO Konseyi'ne, Türkiye ve Yunanistan'ı İttifak'a alma önerisi, o zamanlar da ortak tavır belirlemekten aciz olan Batı Avrupa ülkelerini böldü. Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg öneriyi desteklerken İngiltere, Norveç ve Danimarka olumsuz yaklaştılar.    

 

Norveç ve Danimarka, sıcak bir bölge olan Akdeniz için savaşmak durumunda kalmak istemiyorlardı. Uzakta bulunuyorlardı ve fazla ileri görüşlü değillerdi. Akdeniz; ilgi, çıkar ve kapsama alanları dışındaydı. Bu ülkeler NATO'yu sadece askeri bir örgüt olarak değil, siyasal, ekonomik ve kültürel bir yapılanma olarak değerlendiriyorlardı. Türkiye ve Yunanistan'ın farklı değer ve kültür yapıları olduğunu savunuyorlardı.


NATO'da, her zamanki gibi, Amerika'nın dediği oldu. 16-20 Eylül 1951'de yapılan NATO Konseyi toplantısında Türkiye ve Yunanistan'ın İttifak'a katılıma davet edilmeleri kararlaştırıldı. Bu tarihi izleyen aylarda yeni ülkelerin komuta paylaşımlarına ilişkin bazı sorunlar yaşandıysa da, 18 Şubat 1952'de, Türkiye ve Yunanistan NATO üyesi oldular.

Sonra neler oldu?

 

Türkiye'nin NATO'ya girişiyle birlikte on binlerce Amerikan askeri personeli bu ülkede konuşlandırılmaya başlandı. Bu personelin statüsünün belirlenmesi için çeşitli anlaşmalar yapıldı. Bu anlaşmaların bir bölümü NATO çerçevesinde, bir bölümü ise Türkiye-ABD ikili ilişkileri çerçevesinde imzalandı.     

 

60'lı yıllarda Türkiye'deki Amerikan varlığının iyice artması tepkilere de neden oluyordu. NATO, müttefik ülke askerlerine ve silahlarına bir çeşit "serbest dolaşım" hakkı kazandırıyor ancak bu alanda, özellikle Amerikalılara kapılar açan yükümlülükler de getiriyordu.    

 

Basın, Türkiye’de konuşlandırılan nükleer silahlardan sık sık söz ederken yabancı bazı politikacılar da bunu çeşitli açıklamalarında teyit edip bu işi bir sır olmaktan çıkardılar.

 

Türkiye'nin birçok bölgesinde yer alan 90'a yakın askeri ve sivil nitelikli Amerikan tesisi bulunuyordu. Bunların büyük bir kısmı, Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından kapatıldı veya Türkiye'ye devredildi. Günümüzde, Ankara ve İzmir'deki idari tesisler ile İncirlik üssü dışında, Türkiye'de NATO üs ve tesisi kalmadığı söyleniyor.

 

Türkiye, bugün, 28 üyeli NATO’nun en güçlü müttefiklerinden biri...

............

 

NATO koridorlarında ve kulislerinde beni en çok eğlendiren, Batı Avrupalıların hiçbir zaman saklayamadıkları acizlik oldu doğrusu...

 

Amerikalılar bu platformda müttefikleriyle her zaman dalga geçtiler. Aslında anlatmak isterdim, Doğu Bloku’nun çökertilmesi döneminde; ardından Yugoslavya, Bosna, Afganistan, Irak savaşlarında bu kulislerde gördüklerimi ve yaşadıklarımı...

 

Soğuk Savaş döneminde NATO’da ciddiyet hakimdi. Casuslar cirit atıyordu, herkes herkesten şüpheleniyordu. Amerikan ajanları biz gazetecileri de hiç rahat bırakmaz, izleyip dururlardı. Hiç unutmuyorum, İngiliz delegasyonunda çalışan genç bir sekreter kızla biraz “arkadaşlık” yaptım diye başıma gelenleri...

 

Kanada’da, Halifax’ta bir NATO toplantısına gittiğimde üç ajan resmen otel odamı basmışlar, o kızla ilişkiyi hemen kesmezsem NATO daimi akreditasyonumun iptal edileceğini kibarca anlatmışlardı. Anladığım kadarıyla “şüpheli” olan pek ben değildim, kızcağızdı... Neticede kızı sattım tabii... O akşamki Halifaks gezimizi “başım ağrıyor” yalanıyla iptal ettim, Brüksel’e dönüşte de gizlice buluşup durumu kendisine dürüstçe anlattım. O dönemde bu tür işlerin şakaya gelir tarafı yoktu...

  

NATO’da “şaka gibi” dönemler Soğuk Savaş’tan sonra başladı...

 

Anlatmak isterdim...

 

Bir basın toplantısında, Irak savaşının başında, “Fransa uçak gemisini Akdeniz’e çıkardı” diyen gazeteciye, Amerikalı bakanın, “Aaa, o gemi hâlâ yüzüyor mu?” diyerek kahkaha atışını...

 

Belçika, Lüksemburg, Fransa gibi bazı müttefiklerin Irak konusunda ABD’ye “kafa tuttukları” varsayılan dönemde, Amerikan uçak ve gemilerinin bu ülkelere bağlı üslerde ve limanlarda nasıl yoğun faaliyetlerde bulunduklarını...

 

ABD’nin, NATO’da biraz sesini yükselten bir müttefiki ne tür askeri ve ekonomik baskılarla hemen susturduğunu...

 

Askeri bütçelerin ve silah ticaretinin boyutlarını...

 

Bir NATO zirvesi sırasında İttifak Genel Merkezi’ne ABD Başkanı geldiği zaman, onu korumakla görevli Amerikalı ajanların, doğru dürüst tanımadıkları NATO Genel Sekreteri’ni bile iteleyip kakalayarak üzerini aramaya kalktıklarını...

 

.........

 

Bunun böyle olacağı en baştan belliydi, Varşova Paktı’nın yıkılmasından sonra iyice barizleşmişti.

 

“Küresel jandarma” ABD, önünde hiçbir engel kalmayınca, İttifak’ın “savunma alanı” kavramını hemen değiştirip NATO bayrağını bu alan dışına, Irak’a, Afganistan’a sokuverdi.

 

Kimseden “çıt” çıkmadı, çıkamazdı.

 

İttifak tarihinde NATO’ya, daha doğrusu ABD’ye “kafa tutan” bir tek isim olmuştur: General Charles de Gaulle...

 

NATO kurulalı daha on yıl olmamıştı ki Charles de Gaulle “şüphelerini” açıklamaya başladı. O, Fransa’nın bağımsız bir savunma politikası belirlemesini istiyor, ordularının istihbarat ve komutasının Amerikalı generallere bırakılmasını sakıncalı buluyordu.

 

1958’de, iktidara döndüğünde, “Fransa’nın bağımsızlığını” ilan etti. NATO’nun yönetiminde Fransa’nın kendileriyle birlikte faal rol üstlenmesi önerisini geri çeviren Amerikalılara tavır koydu, kendi kontrollerinde olmayacak nükleer silahların Fransa’ya konuşlandırılmasını reddetti. Fransa, 1960 başında kendi nükleer bombasının ilkini Sahara’da başarıyla denedi.

 

De Gaulle, 7 Mart 1966’da, Fransa’nın, NATO’nun askeri kanadından çekildiğini resmen açıkladı. Sadece ABD’de değil, çeşitli Batı Avrupa ülkelerinde Fransa aleyhinde hararetli gösteriler düzenlenirken, tek alkış Moskova’dan geliyordu.

 

NATO’nun Versailles ve Fontainebleau’daki karargahları bir yıl içinde Fransa’dan Belçika’ya taşındı.

 

Soğuk Savaş döneminin sonuna kadar General de Gaulle çizgisinde kalan, NATO üyeliğini diplomatik kanatta sürdüren ve İttifak’ın varlık nedenlerini sorgulamamaya özen gösteren Fransa, son dönemde askeri kanada dönüş adımlarını hızlandırırken, Türk basınında komik haber ve yorumlar yer alıyordu:

 

“Türkiye, Fransa’nın askeri kanada dönüşünü engelleyecek mi?”

.................

 

Eskiden Varşova Paktı karşısında savunma durumunda olan NATO, Doğu Bloku’nun yıkılmasından  sonra “istikrar, barış ve güvenliği yaymak” gibi bir söylemle savunma alanından çıktı, bayrağını Afganistan, Irak, Balkanlar gibi pek çok bölgeye soktu. NATO Antlaşması’nda belirlenen bölge, “savunma alanı” yerini “kapsama alanı”na bıraktı.

 

Komünizm tehdidi ortadan kalkınca var olma nedenleri sorgulanan NATO, “yeni tehditleri” belirledi ve bunların en başına “terörizm”i koydu.

 

Koydu ama bu işin pratiğinde ciddi terslikler olduğu gözden kaçmadı ve kaçmıyor.

 

ABD’nin, Afganistan’da, Irak’ta, Akdeniz’de “terörizme karşı mücadele operasyonları”na ciddi destek, asker, teçhizat, silah veren NATO, başka müttefiklerinin, örneğin Türkiye’nin terörizme karşı mücadelesi söz konusu olduğunda hiçbir varlık göstermiyor. Nasıl oluyorsa oluyor, ABD’nin “mücadelesini” destekleyen müttefiklerin büyük bir kısmı, Türkiye’ninkini desteklemiyor, üstelik köstekliyor. “Bizim teröristler”, bir kısım NATO müttefiklerinin topraklarında  himaye buluyor, bu müttefiklerin beslemeleri oldukları kanıtlanıyor.

 

.....

 

Bir de, “Avrupa Savunma Kimliği”, “NATO - AB ilişkileri” ve bu çerçevede Kıbrıs Rum kesiminin İttifak'a kapıdan değil bacadan girme girişimleri var. Türkiye, bu konuda da yumurtalar üstünde yürüyor.

 

NATO-AB ilişkilerine yeşil ışık yakılırken, 2002 yılında bir formül belirlendi.

Bu iki kurum sözde işbirliği yapacak. Daha doğrusu, AB, bazı operasyonlarında NATO imkan ve yeteneklerinden yararlanabilecek. Ancak bir sorun var: AB üyesi “Kıbrıs Cumhuriyeti”ni Türkiye tanımıyor ve NATO’ya adımını attırmıyor. Bu durum, baştan beri NATO ile AB’nin somut, ciddi işbirliğini engelliyor.

 

Bulunan formüle göre, söz konusu işbirliğine katılacakların, NATO’nun Barış İçin Ortaklık (BİO) anlaşmasını imzalamış olması gerekiyor. Bunu yapmayan iki AB üyesi, “Kıbrıs Cumhuriyeti” ve Malta bu bahaneyle dışarda bırakılıyor.

 

Bir de, İttifak'ın önemli gizli belgeleri olduğu için NATO ile güvenlik anlaşması gerekiyor. Rumlarda bu da yok.

 

Bu geçici çözüm, başta Türkiye olmak üzere herkesin başını ağrıtıyor, baskılar giderek artıyor. Kıbrıslı Rumlarla masaya oturmayacağını söyleyen Türkiye, bir süre sonra “gayrı resmi” görüşmelerde bunu kabullendi.

 

Bu arada, “zavallı” Ermenistan da saçma ve çağdışı politikası yüzünden NATO’ya yanaşma çabalarından sonuç alamıyor.

………………

 

NATO’da gazeteciler açısından ilginç olanlardan biri, her yıl yayımlanan, müttefik ülkelerin savunma ve silah harcamalarını gösteren raporlardır. Türkiye tabii başta gelenlerdendir, her zaman... Bu da doğal, koskoca bir ordu ve dört yanı sarılmış, her türlü tehdide hedef bir ülke... Terörizm de cabası...

 

Ben silah alımlarından ziyade silah satışlarını izledim, daha ilginçtir.

 

Küresel silah ticaretinde, resmi verilere göre, yılda 100 milyar avrodan daha fazla para dönüyor ve bunun 30 milyar kadarı AB üretimi silah ve satışlarından... Tabii, silah kaçakçılığı piyasasının gerçek pazar ve parası bunlara dahil değil...

 

AB içinde silaha en fazla para yatıranlar Yunanistan ile Kıbrıslı Rumlar... En fazla silah satanların başında da Fransa, Almanya ve İngiltere geliyor. İran dahil her ülkeye satıyorlar. AB’nin sadece Ortadoğu ülkelerine yıllık silah satışı 10 milyar avroyu buluyor. Türkiye’ye de yüzmilyonlarca avroluk silah satışları var.

 

Bu arada not edelim ki dünyadaki silah satışında ilk sırayı elbette ABD alıyor. Amerikalıları Rusya; Rusya'yı ise İsrail izliyor.

..............

 

NATO’da akredite bir Türk gazeteci olarak ilginç ve komik anılarım pek çok, anlatmakla bitmez...

 

80’li yıllarda, NATO Enformasyon Müdürü olarak görev yapan bir Alman diplomat vardı, Murad Wilfred Hofmann... O zamanlar yazdığım bir kitapta (Avrupa’da İslam-Dönenler) bu sempatik müslüman Alman’ın öyküsünü de anlatmıştım. Çok kaliteli bir Türk hanımla evliydi. Bayan Bülben Hofmann, Brükselde harp konserleri veren, çağdaş bir sanatçıydı.

 

Hofmann, “Cezayir’in bağımsızlık mücadelesini izlerken, Cezayir halkına yapılan soykırıma şahit olurken İslam’ın bu halka verdiği gücü fark ettiğini” anlatıyordu.

 

1978’de, Belgrad’da Kosovalı müslüman hizmetçileri ve bahçıvanlarıyla oruç tutmaya başlamış, “bu işi becerebileceğini” önce kendi kendine kanıtlamış ve müslüman olmuş.

 

Hofmann’ın NATO’daki sevgili ve saygın varlığı bizim Türk delegasyonunda biraz rahatsızlık ve endişe yaratırdı. Adam müslüman... İttifak’taki üyelerden Türkiye’nin vatandaşlarının, diplomatlarının çoğu da müslüman... Herkes sanıyor ki Hofmann ile Türk delegayonu arasında iyi muhabbet var...

 

Bu arada Hofmann İslam üzerine kitaplar yazıyor, konuşup duruyor, hiçbir kompleksi yok.

 

İslam takviminde, 1407 yılının ilk gününde, Hofmann zamanın NATO Genel Sekreteri Lord Carrington’u makamında ziyaret ediyor ve “Bugün biz müslümanların yeni yılı” diyor ve “Size de kutlu olsun” deyip el sıkıyor.

 

Carrington biraz şaşırıyor ama o da “Kutlu olsun” diyor.

 

Olayın buraya kadarki bölümüne doğrudan şahitim. Biraz komik ama güzel bir durum... “Medeniyetler buluşması”...

 

Bundan sonrası daha komik, bizim delegasyondan sonradan aktarılanlara göre...

 

Carrington, Hofmann’ı uğurladıktan sonra, kendi kendine, “Dur Türklere bir jest yapayım” diyor ve zamanın Türk Daimi Temsilcisi Büyükelçi Osman Olcay’ı arıyor telefonla...

 

Soğuk Savaş dönemi, gergin yıllar... Genel Sekreter Büyükelçi’yi arayınca, önemli bir şey olsa gerek...

 

Olcay ile telefon bağlantısı kurulur kurulmaz, Carrington konuşuyor:

 

“Happy new year, Dear Olcay !..”

 

Kurt diplomat Osman Olcay, senenin ortasında Genel Sekreter’den böyle “şifreli” bir mesaj gelince, çözmek için herhalde çok düşünmüştür. O nerden bilsin, o günün “yeni yıl” olduğunu, biz müslümanlarda...

 

Bizim delegasyon şifreyi çözmeye çalışırken Carrington bu jestini sağda solda anlatmış da yaptığının yeni bir gaf olduğunu kendisine söylemişler. Hemen özür dilemiş, olay kapanmış.

 

Bu olaydan sonra Hofmann Almanya’nın Cezayir Büyükelçiliği’ne tayin edildi... Ardından Fas’a atandığını, sonra da İstanbul’a yerleştiğini duydum. Birkaç yıl önce gördüm, “Müslüman bir Alman’ın günlüğü” isimli bir kitap yazmış. Eşi de “İslam Mutfağı”nı tanıtan bir kitabı birkaç dilde yayımlatmış...

..........

 

Tugay Özçeri NATO’yu çok iyi bilen, kurumun içinden gelen, değerli bir büyükelçiydi. Katı ve huysuz tarafları boldu ama çok yetenekli diplomatlardan biriydi. İttifak’ın Genel Sekreteryasında önemli görevler üstlendikten sonra, 90’lı yılların başında Türk Dışişleri’ne dönüp NATO Daimi Temsilcisi olmuştu. Yaşamının 20 yılını NATO’ya vermişti.

 

Her hafta bürosuna gider, yarım saat, bazen bir saat dinlerdim onu... Güvendiği bir gazeteceye anlatabileceklerinin hepsini anlatır, bilgilendirirdi beni...

 

Yugoslavya savaşı döneminde, bu sohbetlerden birinde, Özçeri’nin telefonu çaldı. Arayan NATO Genel Sekreteri’ydi. Kısa bir konuşma oldu. Özçeri’nin oldukça heyecanlandığını fark ettim ve tabii kendisine neler olup bittiğini soramadım. Sadece, “Abi, özel bir durum var herhalde, ben büronuzdan çıkayım” dedim, ayağa kalktım.

 

“Çık” dedi ve ekledi, “NATO ve ABD, Türk savaş uçaklarının Yugoslavya operasyonlarına katılmasına yeşil ışık yaktılar nihayet...”

 

Bu, çok beklenen ve gerginlik konusu olan bir haberdi.

 

Yutkundum, cesaretimi topladım ve “Abi, bu haberi geçebilir miyim?” diye sordum.

 

“Geç” dedi, elinin tersiyle çıkmamı işaret ederek ve sekreterine, “Bana derhal Ankara’yı bağla” talimatı verdi.

 

Ben bürodan çıkar çıkmaz, sekreterin odasında oturup açtım cep telefonunu ve haberi Anadolu Ajansı’na geçtim. Ajans da flaş haberi anında girdi:

 

“NATO’dan yeşil ışık, Türk jetleri Balkanlar’a gidiyor...”

 

Benim haberi öğrenmem, aktarmam ve haberin bütün Türkiye’ye iletilmesi 3 dakika kadar sürdü.

 

Sekreterin bürosundan çıkmıyorum ki Özçeri’yi yakalayıp ayrıntılı bilgi alayım. Vaktim var, nasıl olsa flaş haber girdi, devamı gelir...

 

Bu arada, yanlış hatırlamıyorsam Yalım Eralp Ankara’dan telefon etti, Brüksel’deki NATO Daimi Temsilcisi Büyükelçi Özçeri’ye:

 

“Yahu Tugay, A.A bir flaş geçti, Türk jetleri gidiyor diye... Bu doğru mu? Doğruysa bizden önce nasıl öğrendi bunlar?.. Uyuyor musunuz?”

 

Tugay Abi hışımla bürosundan çıktı, bana baktı, sert sert... Sekreteri Ankara’yı aramış, düşürememiş. Tabii Özçeri bizim bu haberi bu kadar süratli değerlendireceğimizi de düşünmemişti.

 

Ankara’ya, “Anadolu Ajansı haberinin doğru olduğunu” söyleyebildi sadece...

 

Bana da, “Bir kere daha bana NATO’dan haber atlatırsan büroma adım atamayacaksın” dedi, o erkekçe ve pis gülümsemesiyle...

........

 

Bir de SHAPE vardır: “NATO Avrupa Kuvvetleri Komutanlığı”... Brüksel’e 70-80 kilometre uzaklıkta, Mons kenti yakınlarında...

 

Askerlerin kapalı bölgesidir SHAPE. Gazeteciler pek nadir çağırılırlar, her gidişlerinde de, askeri boyutta ilginç şeyler kaparlar. Tabii askerler sadece kapılmasını istediklerini kaptırır, bolca da dezenformasyon yaparlar.

 

Soğuk Savaş döneminde, bir telefon daveti geldi. SHAPE’de bir brifing olacaktı, katılmak ister miydim?

 

İstemez miyim? Elim mahkum zaten, elbet katılacağım. Hatta heyecanla gideceğim çünkü nadirdir böyle davetler. Kim bilir ne haberler çıkacak...

 

Brüksel’deki o günkü yoğun gündemi bırakıp gittim. Dört-beş yabancı gazeteci daha var, bizi bir salona aldılar, oturttular.

 

Belçikalı bir yarbay geldi. Hepimiz heyecanla adamın dudaklarından çıkacakları bekliyoruz. Ses kaydı falan da yasak, ellerde kağıt kalem, not alacağız, mümkün olduğunca....

 

Yarbay söze başladı:

 

“NATO, 1949’da kuruldu... Bugün üyeleri arasında Almanya, Fransa, Belçika, Türkiye.... var...”

 

Ben kulaklarıma inanamadım. Bekliyorum, yarbay nereye gelecek, neler söyleyecek diye ama adam NATO’ya hangi ülkelerin üye olduğunu, bu İttifak’ın neden kurulduğunu, temel ilkelerini falan anlatıyor.

 

Baktım, diğer gazeteciler, belki de ayıp olmasın diye, notlar alıyorlar.

 

Dayanamadım, (herhalde tatminsizlikten) sinirlerime pek hakim olamadım ve elimi kaldırarak yarbayın sözünü, biraz da kabaca kestim:

 

“Yarbayım, siz bizi buraya, bize NATO’nun ne zaman, neden kurulduğunu; kaç üyesi olduğunu anlatmak için mi çağırdınız?”

 

Adam, şaşkın, “Evet” diyebildi...

 

“Bunca yıldır NATO’da akredite bir gazeteci bunları bilmez mi? Bu ne saçma iş...”

 

Belçikalı yarbay mosmor oldu ama ne diyeceğini de bilemedi. Bu olayı burada aktarmamın nedeni, benim tepkime onun tepkisinin ilginçliğidir:

 

“Siz” dedi bana, “Türksünüz, değil mi?”

 

“Evet” dedim, sert ve ters bir ifadeyle...

 

Yarbay birden parladı, mor bir yüzle, bağırıyor:

 

“Siz Türklere yaranılmaz zaten... Nerde terslik, nerde itiraz var, Türklerden... Bir de Amerikalılardan... Nedir bu çektiğimiz? Şu SHAPE koridorlarını görüyor musunuz? Bu koridorlarda bunca ülkenin askeri, subayı sessiz sakin yürür geçer. Ama Türkler, hele o Türk generaller yürüdüklerinde bütün koridorlar sarsılır, deprem oluyor gibi... Koridordan Amerikalı veya Türk geçtiği hemen anlaşılır. Hep gruplar halinde, hep uygun adımlarla, sert sert... Sanki sadece bunlar asker, biz çiftçiyiz.. Subayları da ters, gazetecileri de ters... Şurada iyi birşeyler  yapmaya çalışıyoruz ama yaranamıyoruz...”

 

Yarbay nerdeyse ağlayacak, belli ki dolmuş zaten bize karşı...

 

Bu tepkiye herkes şaşırdı ama ben ters çıkışımı sürdürsem olay büyüyecek, Türklere ve Amerikalılara gıcık olduğunu haykıran Belçikalı yarbayın başı derde girebilecek.

 

Doğrusu, yabancı birkaç gazetecinin önünde yarbayın bu haykırışı benim o zamanki gururumu okşadı biraz. “Biz neymişiz be abi” oldu yani... Yumuşadım ve alttan aldım:

 

“Yarbayım, Türk subaylarına bu koridorlarda biraz daha yumuşak adımlarla, daha küçük gruplar halinde yürümelerini söylesem ne anlarlar bilmiyorum. Amerikalılar ise ne sizi, ne beni dinlerler. Burası onların mekânı... Ayrıca anlattıklarınız ilginç olmaya başladı, lütfen brifinge devam edelim ama biraz yavaş konuşun da not almamız güçleşmesin...”

 

Sonradan bu yarbayla iyi arkadaş olduk, birlikte yemekler yedik ve benim güvenilir haber kaynaklarımdan biri oldu ama Türk asker ve subayların kibirli ve sert tavırlarından da hep şikayetçiydi...

 

Belçikalıların askerliği ve ordularını ne kadar az ciddiye aldıklarını, onların da ne kadar az ciddi olduklarını çok iyi bildiğim için, yarbay arkadaşımın tepkilerini hep anlayışla karşıladım. Bizim askerdeki sertliğin, gerginliğin, tersliğin, soğukluğun, iletişimsizliğin nedenlerini bunların anlamaları ne mümkün !..

......

 

‘’NATO’da Türkiye’nin bir gücü, ağırlığı vardır’’ diyecektim, son gelişmelerden sonra ‘’vardı’’ demeyi tercih ediyorum, eğer bana sorarsanız...

 

Son dönemde, basın, hükümet, cumhurbaşkanlığı, dışişleri, elbirliği içinde güzel Türkiye’mizi NATO’da da rezil edip itibarını sıfıra indirmeyi başardık. Bunu nasıl ve neden yaptık, anlamış değilim. Bu kadar mı dağınık, bilinçsiz, tepkisiz, bilgisiz olunabilir, anlamış değilim.

 

İlk espiri Türk medyasından çıktı, 2009’da... Fransa İttifak’ın askeri kanadına dönmeye niyetlendiğinde, basınımızın “uzmanları” tartışma başlattılar: “Türkiye buna izin versin mi, vermesin mi?”

 

Sarkozy’nin Fransası  Türkiye’nin AB üyeliğine taş koyuyor ya!... İntikam alacağız!..

 

Onlar bizim AB’ye girişimizi referanduma götüreceklerse, biz de onların NATO’ya dönüşlerini referanduma götürürüz ki, bu da, hiçbir şansları olmadığını gösterir...

 

Tabii bu tür tartışmalara girmek için NATO hakkında en ufak bir fikir sahibi olmamak gerekir.

 

Teoride takılıp kalanlar, NATO’daki teori ile pratik uygulama arasındaki farkı görmezler mi?..

 

Fransa’nın, İttifak’ın askeri kanadına dönüşü konusunda Türkiye’ye, Almanya’ya veya bir başka Avrupalı müttefike fikir soran oldu mu?

 

Bu konuda, karar aşamasında, değil Türkiye’nin, Fransa’nın bile görüşünü sormaz, onayını istemezler.

 

Teorik olarak NATO’da kararlar oybirliği ile verilir.

 

Pratikte, oybirliği değil “tek oy” geçerli ve yeterlidir.

 

ABD’nin oyu...

 

NATO budur.

 

Ama bunu anlatmak, dürüstlük ve mütevazilik gerektirir.

 

Ben Brüksel’den anlatmaya çalışırken ve ‘’Kendimizi aldatmayalım, yalan söylemeyelim’’ derken, bir de baktım ki, Türkiye’nin NATO Daimi Temsilciliği bile bu havalara girmiş veya girilmesine çanak tutuyor, basına yapılan ‘’bilgilendirme’’ ve değerlendirmelerde...

 

İnanamıyorum ama inanmak ve güvenmek durumundayım. NATO’nun ünlü Strasbourg-Kehl Zirvesi arifesinde büyükelçi basını bilgilendiriyor ve özetle şunları söylüyor:

 

‘’Fransa, zirvede, İttifak’ın askeri kanadına dönme iradesini yansıtacak. NATO da, ortak bildiride bunu memnuniyetle karşıladığını açıklayacak. Sonra teknik ve siyasi değerlendirme süreci başlayacak... Bu süreç belirsiz, senaryo belirsiz...’’

 

Büyükelçinin anlattığı hikayeye göre, Fransa askeri kanada dönmek istediğini söyleyecek ama bu işin değerlendirmesi NATO üyesi müttefikler tarafından yapılacak. İsteyen müttefik taş koyar...

 

Eh, Dışişleri böyle diyorsa, böyledir. İşin içindeler... Di mi?

 

Böylece, biz gazeteciler, yetkililerden aldığımız bilgileri kamuoyuna aktarırız, halkımız da heveslenir, ‘’Vay be, NATO’da ne kadar güçlüyüz! Fransızlar elimizden kurtulamaz’’ diye...

 

Ama birkaç gün sonra, Strasbourg’da, farklı bir gerçekle karşılaştık.

 

Zirve yapıldı, ortak bildiri çıktı. En başında, Fransa’nın ‘’dönüş iradesinden’’ değil, ‘’dönüş kararından’’ söz ediliyordu ve bu ‘’karar’’ NATO Konseyi tarafından memnuniyetle karşılanmıştı.

 

Yani bu iş oldu – bitti. Fransa o gün, bal gibi döndü NATO’nun askeri kanadına ve Sarkozy bunu allandıra ballandıra sattı, ülkesinin kamuoyuna...

 

Türkiye de, ‘’İttifak’a güç kazandıran bu gelişmeden duyduğu memnuniyeti’’ dile getirdi.

 

Bundan daha doğal bir şey olamazdı ama biz basın olarak, öte yanda dışişleri, neden saçmaladık, anlamadığım bu.. .

 

Fakat, itiraf ederim ki, Strasbourg’a giderken gazetecilik hayatımın en ilginç günlerinden bazılarını yaşayacağımı hiç tahmin etmiyordum. Ben ki NATO konusunda en tecrübeli Türk gazetecilerden biri sayılabilirim, böyle bir ‘’NATO deneyimi’’ yaşayacağım aklımın ucuna gelmezdi.

 

Ve ne yazık ki, 30 yıllık NATO gözlemlerimde, Türkiye’nin bu İttifak bünyesinde böylesine küçültüldüğüne, rezil edildiğine, itibarının sıfıra indirildiğine, alay konusu edildiğine hiç şahit olmamıştım.

 

Hemen belirteyim, hiçbir kişi, makam veya kurumu tek başına suçlamak doğru olmaz. Orada yaşanan, ‘’toplu intihar’’ gibi bir şeydi, kollektif bilgisizlik ve çılgınlıktı...

 

Rasmussen olayıdır söz etmek istediğim...

 

Baştan alalım:

 

NATO Zirvesi, Almanların ve Fransızların ortak himayesinde, Strasbourg ve Kehl kentlerinde gerçekleşiyor. İttifak 60. yaşgününü kutluyor. Nisan 2009...

 

Törensel bir zirve... Gündemi belli...

 

O günlerde, NATO Genel Sekreteri’nin görevi 31 Temmuz’da dolacağı için yeni genel sekreter arayışları başlamış durumda ama bu konu zirvenin resmi gündeminde yok.

 

Neden yok?

 

Çünkü adaylar arasında Danimarka Başbakanı Rasmussen de var ama Türkiye bu kişinin seçilmesine karşı çıkıyor. Yani tam uzlaşma yok.

 

Neden Türkiye karşı çıkıyor?

 

Çünkü Başbakan Erdoğan, son dört yıldır Rasmussen’i sürekli uyarmış. Özetle ona demiş ki, ‘’Bak kardeşim, benim ülkemde onbinlerce insanı öldüren terör örgütünün televizyonu senin ülkenden yayın yapıyor. Bu işi engelle...’’

 

Rasmussen ne demiş:

 

‘’Engellemem, ifade özgürlüğü söz konusudur...’’

 

Buna bir de ‘’karikatür krizi’’ eklenmiş.

 

‘’İfade özgürlüğü’’...

 

Türkiye ise kendini ilk aşamada çok güzel ifade etti. Dedi ki:

 

‘’NATO’nun tüm belgelerinde, sürekli, en öncelikli unsur olarak vurgulanmaktadır ki, terörizm en büyük tehdittir. Türkiye, İttifak’ın yönetiminde, terörizm tehdidinin ve buna karşı mücadelenin bilincinde olan bir kişi istemektedir.’’

 

Bundan daha doğru, daha doğal bir şey olabilir mi?

 

PKK’nın televizyonunu besleyen ve bunu ‘’ifade özgürlüğü’’ adına yaptığını savunan bir hükümetin başı NATO’ya genel sekreter olabilir mi? Türkiye buna izin verebilir mi? Hangi siyasetçi, hangi koşulda buna göz yumabilir ki? Verirse bunu kamuoyuna, onbinlerce şehit ailesine nasıl izah eder? Mümkün mü? Diyelim ki şehit ailelerine ve görüşlerine önem verilen bir dönemde değiliz ama böyle bir işi yapacak olan siyasetçiyi her şeyden önce tarih yargılar...

 

Tablo o kadar net gözüküyordu ki, zirve öncesinde Türkiye’nin bu konuda verecek tavizi olmadığı belirlenmiş, kabullenilmişti.

 

Ve zirvede inanılmazlar serisi başladı.

 

Alman Başbakan Merkel, ilk saatlerde bir açıklama yaparak, Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri seçilmesinin bu zirvede karara bağlanacağını söyledi.

 

Karar AB ülkeleri tarafından alınmıştı, diğerleri buna uyacaklardı.

 

Ve kadın, kendinden çok emin konuşuyordu.

 

Türkiye, zirvede Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Dışişleri Bakanı Ali Babacan ve Savunma Bakanı Vecdi Gönül tarafından temsil ediliyordu.

 

Alman Merkel’in Türkiye’nin tavrını hiçe sayan, hakaret düzeyinde kaba olan bu açıklamalarının ardından Başbakan Erdoğan’ın sesi, Türkiye’den yükseldi ki, yakınlarında olsam ve korumalarından dayak yemeyeceğimi bilsem, onu yanaklarından öpmeyi denerdim:

 

‘’Rasmussen olmaz. Mutabık değilim...’’

 

T.C. Başbakanı konuştu.

 

Bu kadar basit...

 

Dava, haklı dava ise, iş bu kadar basit...

 

Ah, sizler de orada olacaktınız ve Merkel ile Sarkozy’nin yüz ifadelerini, nasıl morardıklarını görecektiniz !

 

Siz Türkiye’yi ne zannediyorsunuz? Muz cumhuriyeti mi? Bu koca ülkenin, devletin bir hükümeti, bir onuru, bir yeri, kamuoyu, basını yok mu zannediyorsunuz? Bu kadar ucuz mu, AB’de karar alıp NATO’da uygulatmak?

 

Aradan bir gece geçti. Duyduk ki sıkı bir telefon diplomasisi yaşandı ama sonuç sıfır... Başka türlü de olamaz...

 

Ertesi sabah ilk duyumlar geldi. Genel sekreter seçimi tartışmaları sonuçlanamadı, konu önümüzdeki haftalarda değerlendirilecek, uzlaşma aranacak...

 

Bu şaşırtıcı olmayan durumdan sonra bazı Batı basın organlarında ilk yorumlar da not edildi. Türkiye’nin haklı olduğu, Merkel’in hata yaptığı ajans haberlerine girmeye başladı.

 

Ama her şey, bir saatte allak bullak oldu.

 

ABD’nin taze başkanı Obama, Cumhurbaşkanı Gül ile bir saat görüştü. Bu süreçte Rasmussen de kısmen bulundu.

 

Ve iş bitti !

 

Rasmussen’in yeni NATO Genel Sekreteri olacağı resmen açıklandı.

 

Merkel ve Sarkozy, mutluluktan uçuyorlardı. Diğerlerinin tavırları sadece şaşkınlık ve aşağılama düzeyindeydi.

 

Cumhurbaşkanı Gül, ‘’Obama’nın garantörlüğü’’ çerçevesinde Rasmussen’e yeşil ışık yakıldığını duyurdu.

 

Anlaşılsın isteniyordu ki Türkiye AB’de, NATO’da önemli tavizler elde etmiştir, Rasmussen ayrıca özür dileyecektir, Roj TV kapatılacaktır ama tabii bunlar açıklanamaz.

 

Rasmussen’in özür dilemeyeceği, terör örgütünün televizyonunun kapatılamayacağı hemen ortaya çıktı.

 

Zirve bitti.

 

Ve Türkiye aleyhinde inanmılmaz bir kampanya başlatıldı Batı’da... ‘’İntikam kampanyası’’... Tüm Batı Avrupa basınında çıkan haber ve yorumlarda, Türkiye’nin, Rasmussen konusunda tatsızlık çıkararak hata yaptığı görüşü yansıtılıyordu. Türkiye AB üyeliğini de, NATO’yu da hak etmeyen, güvenilmez bir müttefikti. Türkiye, İslam dünyasının ve hatta aşırı dincilerin, demokratik olmayanların sözcüsü, temsilcisiydi... Türkiye, sorun kaynağıydı...

 

Ve şöyle bir haber Türk basınında çıkmadı:

 

NATO ZİRVESİNİN ARDINDAN ‘’TÜRKİYE’NİN HATASI’’ TARTIŞMALARI SÜRÜYOR.

BASIN VE  DİPLOMASİDE FARKLI DEĞERLENDİRMELER...

‘’İYİ NİYETİ SUİSTİMAL’’ GÖRÜŞÜ DE GÜNDEMDE...

 NATO zirvesi sırasında, genel sekreter seçimi çerçevesinde yaşanan krizin ardından Batı Avrupa basınında ve diplomatik çevrelerde çeşitli çelişkili değerlendirme ve tartışmalar devam ederken, Türkiye’nin AB’ye katılımına karşıtların seslerini yükselttikleri, yandaşlarının ise farklı ve ilginç analizlere giriştikleri gözlemleniyor.

 Belçika’nın yüksek tirajlı muhafazakar gazetesi ‘’La Libre Belgique’’, Türkiye’nin NATO zirvesindeki tavrıyla, ‘’zaten kendisine karşı olan devletleri daha da fazla kötümserliğe ittiği, kendi kendine tuzak kurduğu’’ görüşüne yer verdi.

 Gazete, yaşananların ardından Türkiye’nin ‘’geleneksel karşıtlarının’’ harekete geçtiğini, bazı tarafsızların da şüpheye düştüğünü yazarken, ABD’nin, Türkiye’nin AB üyeliğine verdiği desteğin yeni ve etkili bir şey olmadığını kaydetti.

Belçikalı diplomatik kaynakların değerlendirmelerine dayanan gazete, Türkiye’nin zirvede bazı ‘’garantiler’’ aldığına ilişkin ‘’söylentilerin’’ gerçek dışı olduğunu, Türkiye’nin kendi davasına zarar verdiğini, AB müzakerelerinin hızlanmayacağını, aksine, yavaşlayacağını, frenleneceğini yazdı.

Fransız Sarkozy ve Alman Merkel öncülüğünde, ‘’Türkiye’ye karşı tabancaların kılıflardan çıkarıldığını’’ yazan gazete, Türkiye’nin AB’ye katılımına koşullu olarak destek veren Belçika’nın da, NATO zirvesi ardından ‘’tadının kaçtığını’’ ifade etti.

-FARKLI GÖRÜŞLER VE SORGULAMALAR-

Batı Avrupa basınında, Türkiye karşıtı, bir çeşit ‘’intikam kampanyası’’ sürdürülürken, bazı farklı görüşlere ve sorgulamalara, var oldukları halde hiç yer verilmemesi şaşırtıcı ve ‘’AB değerlerine aykırı’’ gözüküyor.

 NATO ve AB’de bazı diplomat ve gazetecilerin değerlendirmelerinden aşağıdaki paragraflar da ortaya çıkıyor:

‘’Türkiye, NATO zirvesinde bir hata yapmıştır. Bu hata, Rasmussen’in adaylığında tereddütlü davranmak değil, bu konudaki tavrı değiştirmek, geri adım atmak ve son anda yeşil ışık yakmak olmuştur.’’

‘’Ankara, zirve öncesindeki resmi toplantılarda, sadece, ‘NATO’nun başında, İttifak’ın en büyük tehdit unsuru olarak algıladığı terörizme karşı mücadelenin öneminin bilincinde olan bir genel sekreter istediğini’ belirtmişti. Rasmussen’in bu konudaki yaklaşımından rahatsız olan tek müttefik de Türkiye değildi. Türkiye'nin tavır ve yaklaşımı son derece haklıydı.’’

‘’NATO genel sekreteri seçimi, zirvenin resmi gündeminde değildi. NATO’nun yeni genel sekreterinin isminin, zirve öncesinde, AB bünyesinde belirlenmesi, Alman Başbakan Merkel’in, Türkiye’nin tavrını bildiği halde zirvede bir açıklama yaparak kendileri tarafından AB'de alınan bu kararın zirvede resmileşeceğini duyurması, hakaret  düzeyinde yanlış bir tavırdı.’’

 ‘’Türk tarafının görüş değiştirmemesi üzerine, bir cumartesi sabahı, apar topar ülkesinin bir televizyonuna koşarak demeç veren ve Ankara’nın tavır değiştirmemesi halinde Türkiye-AB ilişkilerinin olumsuz etkileneceğini anlatan, AB’nin genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn’in yaptığı bir şantajdı, kabul edilemezdi, kabul edilmemeliydi.’’

 ‘’Türkiye tavır değiştirmeseydi, Polonya gibi bazı ülkelerin anlayışlı davranacakları, birçok müttefikin susacağı ve hatta bazılarının için için memnun olacağı görülecekti. Batı Avrupa basınında, Türkiye’nin haklı olduğu görüşleri yer almaya başlamıştı. Yeni isimler üzerinde tartışmalar başlamıştı.’’

 ‘’Türkiye tavır değiştirmeseydi, bugün Ankara’ya karşı silahları kılıfından çıkardıkları söylenen Sarkozy ve Merkel son derece güç durumda kalacaklar, siyasi yaşamlarının en büyük darbelerinden  birini yemiş ve yanlış yaklaşımları nedeniyle, bunu hak etmiş olacaklardı. Alman ve Fransız basınında, bu iki lidere karşı acımasız eleştiriler başlamıştı.’’

 ‘’Söz edilen ‘Obama garantisi’ görecelidir. Batı Avrupalıların Obama’yı ne derece ve hangi konularda dinledikleri bellidir.’’

‘’NATO, AB ve ABD listelerinde terör örgütü olarak yer alan PKK’ya karşı mücadelede NATO müttefiklerinin yaklaşımları şaşırtıcı değilse de çelişkili olarak değerlendirilebilir.’’

‘’Türkiye’nin, bu vesile ile, Batı Avrupa kamuoyuna, ‘İslam dünyasının temsilcisi ve sözcüsü’ olarak tanıtılması ancak bunun ‘negatif bir imaj’ çerçevesinde sunulması, terörizme karşı mücadelenin sürekli görmezden gelinmesi ve arka plana itilmesi kasıtlı görülmektedir.’’

‘’NATO’da kararların çoğunlukla ABD tarafından verildiği bir gerçek olmakla beraber, bazı kararlarda veto uygulamak mümkün ve hatta, ulusal menfaatler doğrultusunda gereklidir. Bunun en son örneğini Yunanistan sergilemektedir. Atina, geçen yıl Bükreş zirvesinde alınan ve Makedonya’nın NATO üyesi olmasına yeşil ışık yakan kararı veto etmektedir. ABD’nin ve diğer pek çok müttefikin baskılarına boyun eğmemektedir. Arnavutluk ve Hırvatistan İttifak üyesi olmuşlar, Makedonya, aynı koşulları yerine getirmesine ve tüm müttefikler tarafından kabul edilmesine rağmen dışarda bırakılmıştır.’’

 ‘’NATO zirvesinde, genel sekreter Rasmussen’in adı sadece Türkiye’ye değil, diğer pek çok müttefike empoze edilmiştir. Fransa’nın, NATO’nun askeri kanadına dönüşü de empoze edilmiştir. Daha önce, ‘Fransa  dönüş iradesini beyan edecek, NATO bunu memnuniyetle karşılayacak ve değerlendirilecek’ ifadeleri kullanılmıştı. Oysa ortak bildiride, Fransa ‘dönüş kararını’ açıkladı, NATO bunu memnuniyetle karşıladı ve oldu-bittiye getirildi.’’

 ‘’AB ve NATO bünyesinde Türkiye’ye karşı tavır alan ve ‘iyi niyeti suistimal eden’ bazı müttefiklerin uyarılması, kendilerine, yakın gelecekte, başka konu, durum ve fırsatlarda Ankara ile müzakere masalarına oturacaklarının hatırlatılması ve Türk kamuoyunun olası tepkilerine dikkat çekilmesi yararlı olabilir.’’

‘’NATO’nun, son yıllarda tüm ortak bildirilerinde, terörizmin bir numaralı tehdit olduğu vurgulanmaktadır. Neticede, Türkiye’de ve dünyada onbinlerce insanın öldürülmesinden sorumlu bir terör örgütünün yan kuruluşu olan televizyon kanalına yayın olanağı veren, bunu yaparken ifade özgürlüğünden söz eden, kendi ülkesinde siyasi itibarını tamamen yitirmiş bir politikacı NATO Genel Sekreteri olmuştur.’’

.........

Ciddiyetten uzak, komik ‘’taviz’’ söylentileri gündeme taşındı:

‘’Türkiye’ye, NATO Genel Sekreter Yardımcılığı verilecek...’’

Bu taviz mi?

NATO’ya daha yeni girmiş olan Polonya ve Bulgaristan gibi ülkeler Genel Sekreterlik için aday koyarken, Türkiye’ye bir  yardımcılık verilmesi lütuf mu?

Üstelik verecekleri de ‘’yardımcılık’’ değil, ‘’asistanlık’’ olur... Bir  yardımcı, 7 asistan var oralarda...

  Neticede Türkiye taviz mi aldı, şantajlara boyun mu eğdi, bilinmez. NATO askeri bir örgüttür, savunma örgütüdür. Orada askerlerin borusu öter. Öttü de duymadık mı? Tavizi kimler aldı, taviz alındı ise? Kimler, ne verdi? Erdoğan’ın tavır değiştirmesini kimler istedi, kimler sağladı? Başbakan, ‘’siyasi intihar’’ boyutundaki bu söylem değişikliğine nasıl zorlandı?

Taviz değil de şantaj söz konusu oldu ise, bu şantajı hangi ‘’büyük’’ müttefiklerin yaptığı zaten belli... ‘’AB’ye almayız’’ gibi uyduruk bir şantaj söz konusu olmasa gerek, bunu zaten onyıllardır yapıyorlar. Daha büyük, daha ciddi bir şantajdı herhalde, eğer şantaj ise...

Eğer tavizi veren Türkiye ise bunun devamı geliyor demektir. Yakında Ermenistan’ın ve hatta Kıbrıs Rum Kesimi’nin NATO üyeliğine de yeşil ışık yakılırsa şaşırmamalı...

NATO, 60. yaşgününü böyle kutladı. Ben de bu kurumda akredite gazeteci olarak 30. yılımı...

Ne diyelim?

      Kutlu olsun.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

HIRSIZLAR SÖMÜRGE ARIYOR

 

 

Batı Avrupalıların Osmanlı’ya bakış ve yaklaşımıyla bugünkü çağdaş Türkiye’yeki ne kadar farklı, hiç düşündünüz mü?

 

Daha doğusu, farklı mı?

 

Belçika Kralı II. Leopold’ün tahta çıkmadan önceki ”Constantinople” macerası çok ilginç arşiv belge ve resimleriyle büyük tartışmalara konu oldu ama Türkiye’de değil tabii... Bunlar Türk tarafında, kimilerine göre ”rahatsız edici”, kimilerine göre ”dikkate almaya değmez” gerçekler... Ama çok somut belge ve kanıtlara dayanan yaşanmışlar.

 

Okuyun ve siz karar verin, Osmanlı’ya, Türk’e, Türkiye’ye bakış ve yaklaşımlarında, en azından son 150 yılda bir değişiklik olmuş mu?

 

Belçika Kraliyet Sarayı arşivlerinden aldıklarımla aktarıyorum:

 

Belçika'nın ikinci kralı II. Leopold, 1860 yılında yaptığı uzun "Constantinople" yolculuğunu günlük notlarıyla, kendi el yazısıyla anlatıyor. Belgeler muhteşem...     Türkler konusunda zaman zaman hakaretler, zaman zaman da methiyelerle dolu olan bu ilginç notları sinirlenerek veya övünerek değil, bunlara tarihi belge değerleri açısından bakarak okumak durumundayız.    

 

Önce, bu notları yazan ve "Constantinople macerası"nı yaşayan II. Leopold'ü biraz yakından tanıyalım.    

 

İngiltere, Avusturya, Fransa, Prusya ve Rusya, 1830 yılında, Londra Konferansı'nda Belçika'ya bağımsızlık verdiler. Bunu yaparken de, tamamen bağımlı bir "tampon bölge" oluşturmak istediklerini gizlemediler. Bu suni devlete bir "Kral" arandı. Önce, Fransa Kralı Louis Philippe'in oğlu aday gösterildi ama Fransa bunu reddetti. Sonunda, aranan "Kral" İngiltere'de yaşayan Alman Saksonya Prensi oldu ve “I. Leopold" adıyla Belçika Kraliyeti tahtına oturtuldu.

 

Aslında I. Leopold, Belçika gibi 1830 yılında bağımsızlığına kavuşan Yunanistan'a kral olacaktı, bu öneriyi kabul etmişti ama uzlaşmazlıklar nedeniyle, son anda Belçika tahtıyla yetinmek zorunda kaldı. Taç giydikten sonra da Fransa Kralı Louis Philippe'in kızıyla evlendirildi. İşte bizim bu satırlarımızın “kahramanı" II. Leopold, bu evlilikten, 1832 yılında doğan ilk erkek evlat, dolayısıyla kraliyet tahtının ilk varisi.    

 

II. Leopold, 1860 yılında Türkiye yolculuğunu gerçekleştirdiği zaman "Brabant Dükü" ünvanını taşıyordu ama elbette, Belçika'nın müstakbel kralı olarak ilgi ve saygı görüyordu. Nitekim, 5 yıl sonra, babasının ölümü üzerine tahta geçti ve ülkesinin tarihinde çok büyük tartışmalara konu olan işler yaptı. "Kongo Fatihi" oldu ama Afrika’da çok acılar ve kötü izler bıraktı.      

 

Belçika’da sık sık sözü edilen, on milyon insanın öldüğü ”Kongo soykırımı” ile II. Leopold ismi pek paraleldir.

 

II. Leopold, 1854-1865 yılları arasında çok yolculuk yaptı ve babası I. Leopold'ün başını sık sık derde soktu ama Belçika Kraliyet tarihinde en derin izlerden birini bırakan yolculuğu şüphesiz "Constantinople" seferiydi.     

 

Belçikalı tarihçiler II. Leopold'ün kişiliğini, hırs ve ihtiraslarını mükemmel yansıtıyorlar. Gerçekte bunun için fazla çaba harcamalarına gerek yok çünkü mevcut belgeler her şeyi açıkça gözler önüne seriyor.     

 

Bazı Belçikalılar bu krallarına çok şey borçlu olduklarını çünkü sömürgeleri onun "satın aldığını" ve halkına miras bıraktığını anlatırlar. Zaten Türkiye yolculuğunun gerçek hedefi de sömürge arayışıydı.

 

II. Leopold, 1837'den beri ülkesinin ve tahtının rüyalarını süsleyen Kıbrıs ve Girit adalarını Padişah Abdülmecit'ten satın almak arzusundaydı. Bunu başaramadı ama yıllar sonra, 1907'de Kongo'yu tüm zenginlikleriye "satın aldı". O zenginlikler, Belçika'nın zenginlikleri oldu.    

 

Bugünkü ”mirasyedi Belçika”nın yediği miras, Kongo mirasıdır. Ve Belçika’daki hemen her zengin ailenin bir ”Kongo mazisi” vardır.

 

İşte II. Leopold'ün kendi kaleminden, 1860 Ramazan ayında gerçekleştirdiği "Constantinople" yolculuğu sırasında babasına yazdığı mektuplardan ve notlarından alıntılar, ilginç belgeler...

 

22 MART 1860    

 

Belçika tahtının varisi, Brabant Dükü II. Leopold Brüksel Sarayı'ndan ayrıldı. Avusturya İmparatorluğu'na bağlı olan Prag, Brünn ve Viyana'dan geçerek, buralardaki akrabalarında barınarak doğuya doğru ilerledi. Akrabası olan Avusturya İmparatoru François Joseph ile görüşmesinden yansıttığı notlarda şu ifadeler dikkat çekiyor:    

 

"...Constantinople'a yolculuğumun sadece bir tesadüf olduğunu İmparator'a söyledim. Bu macerada saçlarımın durumunun ne kadar önem taşıdığını ona anlatmadım. Oysa öğrendim ki pek çok İngiliz, benimkiler gibi dökülen saçlarını kazıtmak ve gürleştirmek için Constantinople'a gidiyor..."    

 

1 Nisan'da Viyana'dan ayrılan ve Avusturya İmparatoru'nun tahsis ettiği trenle Peşte'ye gelen Prens, Tuna Nehri'ne ulaştıktan sonra, yine İmparator'un sağladığı vapurla yoluna devam etti ve 3 Nisan'da, Belgrad üzerinden Osmanlı topraklarına girdi. 6 Nisan'da, Bükreş yakınlarında, Kalas'ta vapur değişikliği yaptı ve bir gün sonra, Osmanlıların İngiliz yapısı Beyrut vapuruyla yola devam ederken şu notları aldı:    

 

"Bir Türk vapurunda yolculuk garip bir şey! Gemideki insanların bazıları zenci, bazıları beyaz ama hepsi asker görünümünde... Kaptan ve tayfalar sürekli bağırıp çağırıyor, aynı anda talimatlar veriyorlar. Makinistler İngiliz. Tulça'dan itibaren nehir iyice daraldı, genişliği 30 metrenin altında... Tuna üzerinde binlerce gemi var. Çarklar ikide birde duruyor. Birkaç gemiye çarptık, bir tanesini tamamen parçaladık. Korkunç bir manzara! Bütün bu gemilerin arasından sıyrılmak o kadar zor ki, ucuz atlattığımızı düşünüyorum... 24 saat hareketsiz kaldım, 36 saat hiçbir şey yemedim. Bu yolculuk bir çılgınlık!.."  

 

Ve Belçika Prensi'nin notları birbirini izliyor:    

 

9 Nisan 1860:    

 

"Nihayet sabah saat 04'te kıyı (Karadeniz) gözüktü. On saat sonra Boğaz'a girdik. Bu yaşgünümü hiç unutamayacağım. Vapur birkaç defa batma tehlikesi geçirdi. Boğaz olağanüstü güzel ama ben daha Türk bir şey göreceğimi sanıyordum. İtalyan damgası var. Constantinople'e doğru indikçe manzara muhteşem bir görüntü alıyor. Saat 15'e doğru Amiral Mehmet Paşa ve Hariciye Nazırı Fuad Paşa bizim gemiye geldiler. Fuad Paşa çok yetenekli biri gibi gözüküyor. Mehmet Ali Paşa'nın kayığı ile Tophane'ye çıktık. Sahilin iki tarafına dizilmiş toplar patlıyor, mehter marşı duyuluyor. Padişah iskeleye kadar gelip beni karşıladı. Bir salona girdik. Padişah oturmamı işaret etti, oturduk. Diğerlerinin hepsi ayakta kaldılar. Önce babamın hatırını sordu, sonra Ramazan ayı sonuna kadar burada kalmamı istedi. Kabul ettim. Her cümlenin ardından uzun bir sessizlik oluyordu. Bir ara kalkıp beraberimdekileri Padişah'a tanıttım. Ayağa kalktı, onlara baktı, tek kelime söylemedi. Fuad Paşa konuşmalarımızı alçak ve son derece saygılı bir sesle tercüme ediyordu. Paşa

bana, kalacağım yere nasıl gitmek istediğimi sorunca, ayrılma vakti geldiğini anladım. Kalktık, iskeleye yürüdük. Sultan, iskeleden inerken bana Fransızca bildiğini ancak utandığı için konuşmadığını söyledi. Gerçekten oldukça iyi konuşuyor. Yarın beni görmeye geleceğini söyledi. Çirkin, küçük, cılız, çelimsiz bir adam bu Padişah... Topallar gibi yürüyor, bol bir pantalon, kocaman ayakkabılar giymiş. Hiç Sultan havası yok!"    

 

"Sultan'dan ayrılıp Beyrut vapuruna döndüm. Soğuk ve rüzgarlı bir havada Boğaz'ı geri çıktık, bize tahsis edilen Emirgan Sarayı'na geldik. Büyük ve oldukça konforlu bir saray. Neyse ki odamda soba da var. Güzel bir yemek yedik. Gece dışarda mehter takımı bizim için çaldı. Padişah'a ait bir kayık iskeleye bağlı bekliyor..."

 

Belçika Prensi, ertesi gün Bebek bölgesine atlı olarak gittiğini, Rumlarla ayine katıldığını ve papazların kendisine "Osmanlıların Hıristiyanlara ne kadar hoşgörülü davrandıklarını" anlattıklarını yazıyor. İstanbul'un "güzelliklerini", "büyüsünü", "muhteşemliğini" tasvir ediyor. Emirgan'a döndükten sonra Padişah'ın ziyaretini bekliyor:    

 

"Sultan saat 13.00'te geldi. Kendisini iskelede karşıladım. Hemen Fransızca konuşmaya başladı, hatırımı sordu. Küçük bir odada oturduk. Sürekli iltifatlarda bulundu. Barışsever olduğunu söyledi. Çok sıcak davrandı, ince bir adam..." 

 

Padişah ile bir buçuk saat görüştükten sonra onu uğurlayan Prens hiç vakit kaybetmiyor:    

 

"Saat 14.30'da Pera'ya (Beyoğlu) gitmek üzere kayığa bindik. Hava çok güzel. Bu yol için bir saat gerekiyor. Tophane'de inip yürüyerek Pera'ya çıktık. Feci bir koku, toz, başıboş köpekler... Her şey Ortadoğu'yu anımsatıyor. Galata'ya doğru indik. Müthiş bir kargaşa ama bunlar güzel, çarpıcı görüntüler... Galata'yı Constantinople'a bağlayan Haliç Köprüsü oldukça ilginç bir yapı. Her türlü Avrupalı, Asyalı, Afrikalı bu köprü üzerinde karınca gibi gidip geliyor. Bir sürü vapur iskelelere yanaşıp ayrılıyor, bir sürü insan inip biniyor. Denizdeki ticari ve askeri gemiler, Boğaz, Haliç, Constantinople, Galata beni çok etkiledi..."

 

Padişah iflasa gidiyormuş, farkında olmadan... Ve zavallı Türkiye, o kadar zayıf ki, kımıldayıp yıkılamıyor. Bir Batılı için Türkiye gibi bir ülkeyi Türklerin elinde görmek ne acı !  

 

"11 Nisan sabahını dinlenmeye ve hamam sefasına ayırdım. Su berbat. Genelde boş tutulan Emirgan Sarayı nemli ve soğuk. Öğlene doğru kayığa binip Dolmabahçe Sarayı'na gittik. Sultan beni saat 13.00'te bekliyordu. Saray muhteşem. Gaz sistemiyle içten ve dıştan aydınlatılmış. İskelede Fuad Paşa ve askerler beni karşıladılar. Sultan bir salonda beni bekliyordu. Fransızca konuştu, sarayı gezdirdi. Ermeni mimar bu saray için 810 milyon frank harcamış. Padişah her yerde saray yaptırıyor ve bu yolla iflasa gidiyor. Ördek gibi yürüyen bu zavallı Sultan 20 gündür oruçlu olduğunu anlattı ve saçlarındaki akları bana gösterdi. Çok gülüyordu. Sultan'ın huzuruna çıkmak pek basit bir iş haline gelmiş. Üzücü bir görüntü. Zavallı Türkiye, ayakta kalıyor çünkü o kadar zayıf ki, hareket edip yıkılacak hali bile kalmamış..."    

 

"Ordu güzel ama parasız. Halk fanatik. Bürokrasi kör, köhnemiş, aptal, cansız... Sultan bir çeşit aptal! Fuad Paşa yetenekli ve tilki gibi kurnaz. Doktor görünümüne girmiş egemen güçler, uyuşturucu vere vere bu hastayı (Osmanlı İmparatorluğu'nu) ölüme götürecekler. Kangren yayılacak ve pek yakında Sırbistan, Karadağ gövdeden kopacaklar. Tanrım, böyle bir ülkeyi bu tür insanların elinde görmek ne acı! Sanki genç ve güzel bir kadını vebalıların ellerine terk etmişler!.."    

 

Bu arada bir parantez açıp hatırlatmalı : 1823 yılında doğan Abdülmecit, babası II. Mahmut'un ölümü üzerine, 16 yaşında tahta çıktı. Batı kültürü ile yetişmişti. Babası gibi yenilik yanlısıydı. Osmanlı İmparatorluğu, özellikle Mısır sorunu nedeniyle, Abdülmecit döneminde Batı Avrupa devletlerinin güdümü altına girdi. Savurgandı. Savaş giderlerini karşılamak üzere alınan dış borçların hazineye büyük yükü yanında, padişahın sorumsuz harcamaları da durumu gittikçe ciddileştiriyordu. Devlet, Kırım Savaşı sırasında ilk kez dışardan borç almak zorunda kalmıştı ve Abdülmecit ile başlayan borçlanma yine onun döneminde doruk noktasına ulaştı. Aracısız, halkın dertlerini kendi ağzından dinleyen ilk padişah olarak nitelendirilir. Dışardan aldığı borçların bir kısmıyla saraylar yaptırdı ki Dolmabahçe Sarayı da bunlardan biridir. Abdülmecit, babası gibi tüberküloza yakalanmıştı. Sağlığına dikkat etmesi gerekirken sefahate dalmıştı. 1861'de, Belçikalı’nın anlattığı bu yolculuktan bir yıl sonra, alkol komasına girerek öldüğünde 39 yaşındaydı.

 

.....

 

Belçika Prensi'nin birbirinden ilginç notları ve gözlemleri sürüyor. İstanbul'u atla geziyor; sokakların pisliğini, insanların fakirliğini, Türk filolarının muhteşemliğini, harem kadınlarının araba yolculuklarını uzun uzun anlatıyor. Herkül görünüşlü on adamın, Padişah'ın kendisine tahsis ettiği büyük kayığı nasıl kullandıklarını, Tanzimat mimarlarından Ali Paşa ile görüşmelerini, diplomatik temaslarını ayrıntılarıyla yansıtıyor. Beykoz gezisi, Boğaz'dan geçen yüzlerce gemi, Çırağan Sarayı ve bahçesini ziyaret, Emirgan Sarayı'ndaki hizmetçiler, atlı arabalar, Kapalıçarşı, her şey Prensi etkiliyor.

 

13 Nisan notlarından bir kesit:    

 

"Beyrut vapuru bizi Padişah'ın sarayına getirdi. Fuad Paşa ve Sadrazam Kâmil Paşa iskelede beni karşıladılar. Sultan bana tahtın varisi olan kardeşini (Abdülaziz) tanıttı. Abdülmecit ne kadar iyi, insancıl, yumuşak huylu bir adamsa; kardeşi Abdülaziz  o kadar katı ve acımasız bir adam olarak tanınıyor. (Abdülmecit bu ziyaretten bir yıl sonra ölecek ve tahtı Abdülaziz'e bırakacak.) Tiyatroda, İngiliz sefiri Padişah'ın locasında, onun yanında, benimle birlikte oturuyor ve gördüğü bu itibar nedeniyle zevkten dört köşe gözüküyor. Avusturya temsilcisi aynı muameleyi görmediği için kızgın. Padişah sürekli Fransızca konuştu ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çok şey borçlu olduğu İngiltere'ye yönelik içten dostluk mesajları verdi. Eski bir dost olan Belçika'ya iltifatları da ihmal etmedi. Padişah'ın reformları gerçekleştirmek, ilerlemeler kaydetmek ve tasarruf yapmak iradesini yansıtması da dikkatimi çekti. Tasarruftan söz edince ben şiddetle karşı çıktım. Tasarruftan söz eden bir doğulu imparatorun misafiri olmaktan daha berbat bir şey olamaz! İngiltere Büyükelçisi Bulwer benim gizli gerekçelerimi anlamadı ve Padişah'a müsriflik ve sefahat önermemi tepkiyle karşıladı. Sultan'a, başta Suriye olmak üzere, hırsız memurların hazineyi nasıl boşalttıklarını kendisine anlatacağını söyledi. Abdülmecit İngiliz'in bu önerisine teşekkür etti ve gizli bir rapor istedi..."    

 

İngiliz'den azar işiten Prens bu duruma bozulduğunu saklamıyor ve çelişkilerle dolu notlarının devamında şu ifadelere yer veriyor:    

 

"Zaten bu Sultan değersiz bir adam. O'nun hoşuna gitmek için harcadığım çabalardan utanç duyuyorum. Sultan'ın iltifatları da sadece onu bir yarı Tanrı gibi algılayan memur takımı için değerlidir. Avrupa'da bir şey elde etmek için vermek yetmez. Burada ise bolca ikram yeterli oluyor. Birkaç sene sonra, Padişah'a bir ziyaretin hiçbir anlamı kalmayacak. Tanrı'nın adaleti, korkunç ve acımasız islamizmi dünyadan silmeden önce, bugün hıristiyan büyükelçilerin ayaklarına kapanan bu muhteşem Osmanlıların gururunu iyice kırmak istiyor. İngiltere Büyükelçisi Bulwer, Fransa Büyükelçisi Markiz La Valette, bugün Osmanlı Sarayı'nın gerçek egemenleri olmuşlar. Egemenlik Sultan'da değil, onlarda..."

 

14 Nisan tarihli notlar:    

 

"Türk filosunu, muhteşem Haliç Limanı'nı ve kalabalık kıyıları görmek için kayıkla gezdim. Filo 67 ana damar, aynı sayıda fırkateyn ve savaş gemilerinden oluşuyor. Bazıları yelkenli. İmparatorluğun geliri hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Duyduğuma göre devlet kasasına 350 milyon frank giriyormuş. Bu filo pahalıya geliyordur. Ordu da 100 ila 150 bin askerden oluşuyor her halde... Ödeneği çok az. Her şey, yönetimin ihmal ve düzensizliğini yansıtıyor. Türk halkı saygıdeğer bir halk ama hükümetin adamlarının hepsi, her yerden gelip buralara sığınan rezil Avrupalılar tarafından yolsuzluğa alıştırılmış. Türk yönetimi çok aşağılık ve İmparatorluk bu tür ellerde olduğu için pek şanssız! Memur ırkı dış görünüşte bile soysuzlaşmış. Hemen hemen hepsi çirkin, küçük, aptal, şişko, çarpık bacaklı tipler..."   

 

"Akşam diplomatik davetteydim. İngiliz Elçi Bulwer ile Prusya Elçisi, Osmanlı İmparatorluğu'nun gelirlerinin 250 milyon frank olduğunu tahmin ediyorlar. Bu para yeter ama Constantinople, gelirinin büyük bir bölümünü borç faizlerine harcıyor. Bulwer Türkiye'yi savunuyor ve Maliye'nin düzene sokulması halinde Hasta Adam'ın daha çok yaşayabileceğini söylüyor. Prusya Elçisi Kont Goltz Rus sularında yüzüyor ve Türkleri aşağılıyor. Ruslar, şu sıralarda, Türklerin yerini alacağını düşündükleri Yunanlılardan kopmuş durumdalar. Hasta Adam'ı öldürmekten ziyade, onun yerine gelecekleri haşat etmek için çaba harcıyorlar. Rusya, Bulgarların ve Ortodoks Kilisesi ile Patrikane'ye bağlı olanların özgürlüğü için uğraşıyor. Rus Elçisi Prens Lobanoff, Slavları Rus egemenliği altına sürüklemenin mücadelesini veriyor ve bu hedefe giderken, Osmanlı yönetimindeki kargaşalığı memnuniyetle körüklüyor. Başmabeynci (Padişah'ın Özel Kalem Müdürü) Necip Bey bir Rus casusu. Geceleri kılık değiştirip Rus Elçiliği'ne gidiyor. İngilizlerin himayesinde gözüken tanzimatçı Sadrazam Ali Paşa'yı Türkler çok seviyorlar. Olağanüstü entrikalar dönüyor. Padişah Abdülmecit kardeşine şüpheyle bakıyor. Bu kardeşin (Abdülaziz) ölebileceğinden sık sık söz ediliyor. Duyduğuma göre bir Osmanlı padişahı kardeşini öldürtme hakkına sahipmiş..."

 

Belçika'nın müstakbel kralı, "Maalesef cami olmuş" dediği Ayasofya'ya hayranlığını anlatırken, "Tanrı'ya, kelbimin en derinlerinden, Ayasofya'nın tekrar hıristiyanların eline geçmesi ve kilise olması için yalvardım. İçimden bir ses bana buralarda her şeyin yoluna gireceğini, takdis parfümünün bu pis kokuların yerini alacağı günlerin uzak olmadığını söyledi" diyor ve devam ediyor:    

 

"Burada Türkler o kadar fanatik değiller. Hıristiyanlar, Yunanlılar çok fanatikler. Bütün Pera, dün ve bugün, Yunanlıların Paskalya kutlamalarından kaynaklanan tüfek sesleriyle yankılanıyor. Rus Elçi'ye Yunan Kilisesi'nin bütçesini sordum, söylemek istemedi. Sonra, kızararak, paranın Moskova ve Petersburg bankalarında saklandığını anlattı. Rusya Hasta Adam'ı ayakta tutmaya çalışır gözüküyor ama gerçekte Türk İmparatorluğu'nun yıkılması için uğraşıyor..."    

 

"Unutmamak gerekir ki doğulu hıristiyanlar da Türkler kadar beceriksiz ve çürükler. Hıristiyanlar, bir hıristiyan kraldan elde edebilecekleri hakların çok daha fazlasını Sultan'dan alabiliyorlar. İmparatorluk ölüm döşeğinde ama o kadar zayıf ki can veremiyor. Onu öldürecek darbeyi vurup yerine geçecekler de buna layık değiller. Eğer Constantinople'un parası olsa, bence yaşamını bir süre daha devam ettirebilir."


Belçika Prensi'nin ülkesine dönüş tarihi yaklaştıkça notları daha da ilginç bir hal alıyor:    

 

"...Bizim vatandaşlar bana Sultan'dan Boğaz kıyılarında bir arazi satın almak için izin istememi önerdiler. Maden ocaklarının satın alınması konusunda yapacak fazla bir şey yok. Fuad Paşa Avrupa'dan kredi istenmesinin kaçınılmaz olduğunu söyledi ve desteğimi istedi. Paşa bana bir kılıf içinde, fazla bir değeri olmayan bir mecidiye verdi. Soğuk karşıladım ama gene de Padişah'a teşekkürlerimi iletmesini söyledim. Zavallı Sultan! Benim için yapabileceği tek şeyi yaptı ve bizzat kendisi, beni bütün Doğu'da önemli bir kişilik olarak tanıttı. Şimdi bütün İmparatorlukta Belçika ismi tanınıyor. Eğer buralarda bir felaket olursa, yeniden yapılanma için bize başvururlar. Babam I. Leopold dünyanın bir numaralı mimarı olarak nitelendiriliyor ve babanın ünü oğluna da yararlı oluyor..."    

 

"...Sultan'dan bana bir lütufta bulunmasını istedim. Karıma götürmem için bana madalyon üzerinde resmini vermesini rica ettim. Bir bilezik üzerine portresini yaptırıp hediye edeceğini söyledi. Duygulandım. Fakirliklerine rağmen, bu insanlar misafirlerini güzel ağırlamayı biliyorlar..." 

 

"Kâmil Bey hoşuma gidiyor. Sürekli madalyalarımı ve sülalemi anlamaya çalışıyor. Bir ara, çok gizli bir şekilde, Padişah'ın, Belçika Kralı'nın Constantinople'a ziyaretini arzu ettiğini, bu sayede kendisinin de Belçika'ya iadei ziyarette bulunabileceğini düşündüğünü anlattı. Tanrı bizi böyle bir şereften korusun!.."    

 

"Zavallı Türkler, (Bursa) yolculuğumuzu pek güzel düzenlemişler. Sultan her şeyi hazırlatmış, bize yapacak bir şey kalmamış. İşte bu, İmparatorluğa yakışan bir davranış! Eminim ki bu iki günlük yolculuk onlara çok pahalıya mal olacak. Yataklar, mutfak, hizmetçiler, atlar, her şey benim için Emirgan'dan Bursa'ya taşındı. İmparatorluk belki ölüm döşeğinde ama yabancıları ağırlama şekilleri pek asil ve cömert!.."

 

28 Nisan 1860    

 

"...Yemekte ayağa kalktım ve şunları söyledim: "Beyler, buralardan ayrılmamın arifesinde, beni böylesine sıcak ve içten ağırlayan hükümdarın şerefine bardağımı kaldırmak istiyorum. Tanrı Sultan'ı korusun, O'na uzun ömür, mutluluk ve refah versin. Sultan'ın sağlığına!.." ... Daha sonra, başbaşa kaldığımızda Padişah'a Boğaz üzerinde bazı mülkler satın almak istediğimi söyledim ama nafile... Duymazdan geldi..."

 

29 Nisan 1860    

 

"İki kişilik bir sofrada Padişah ile veda yemeğindeyiz. Yemeğin yarısı alaturka, yarısı Avrupa usulü sunuldu. Padişah her şeyden azar azar yedi. Ben önüme getirilen tüm yemekleri tamamen bitirdim. Padişah 4-5 bardak Bordeaux şarabı içti. Her bardaktan sonra bir yudum su içiyordu. Uzun uzun Boğaz'ın güzelliklerinden konuştuk ve bir kere daha mülk edinme arzumu yansıttım. Büyük Dük Konstantin, ziyareti sonunda Padişah'ın kayığını hediye olarak istemişti. Ben denizci olmadığım için böyle bir şey istemeyeceğimi kendisine söyledim ancak Padişah'ın kullandığı bazı eşyaları, örneğin at selesini anı olarak götürmekten, böylece herkesin beni Sultan'ın dostu olarak görmesinden mutluluk duyacağımı anlattım. Emirgan'da kullandığımız pipoları da istedim. Padişah kabul etti. Zaten Büyük Dük Konstantin de pipoları giderken beraberinde götürmüş. Abdülmecit nasıl bir at selesi istediğimi sordu. Bayram günü kullandığı (son derece kıymetli) selenin bana yeteceği mesajını verdim... Sonra, birdenbire, Sultan uzun bir cümle kurup bana Boğaz'da bir mülk vermesinin sakıncalarını anlattı ve bunun bir örnek teşkil edeceğini söyledi. Kendisine, sorun yaratmak istemediğimi, sadece diğer devletlere verilen mülk edinme olanaklarının bana da verilebileceğini anlattım. Bu arzumun geleceğe yönelik olduğunu da ekledim..."  

 

"Burada geçirdiğim imparatorlara layık 20 gün olağanüstüydü. Sultan'ın misafirperverliği muhteşem! Eminim ki benim bu ziyaretim ona bir-iki milyon franka patladı. Herkes onun paralarını çalıyor, satın almadığı şeyleri ona iki misli fiyatla ödetiyor. Abdülmecit'in en zayıf tarafı saraylar yaptırması. İflası bundan olacak. Ben burada hükümdar gibiyim. Arzularım yasa, bakışlarım lütuf gibiydi. Herkes, Padişah nezdinde benden destek istedi. Ticaret işine gelince, almak istediğim araziler konusunda Türkleri sıkıştırmamak lazım. Fazla sıkıştırırsak ihtiyaçları olan borçları bizden istemekten vaz geçebilirler. Constantinople'ün büyük borca ihtiyacı var. Yüzde 40-50 faizle borç alıyor. En iyisi bizim maliyecileri ön plana çıkarmak. Altın verip karşılığında arazileri ve madenlerin yönetimini istemek. Padişahlığın, Girit adasını kefaleten vermeyi düşündüğü söyleniyor. Bu işe pratik bir yaklaşım sonuç getirir. Salak Belçika gazetelerinin (Kıbrıs ve Girit'i istediğim) haberleri Türklerin güvenini sarstı. Bunları yalanlattım... Vatandaşlarımın sömürge arayışlarıma alıştıklarını görmek hoşuma gidiyor ama bir ada arayışındaki şövalye gibi görülmem hoş değil... Constantinople, bugün var olan en itibarlı borçlu..."    

 

"Çalışkan bir sultan iyi organize olabilir. Padişah'ın yerine geçebilecek hiçbir şey öngörülmemiş. Doğulu hıristiyanlar Türklerden daha hastalar. Bir Türk 10 Yunanlı'dan, 25 Ermeni'den daha değerlidir. Padişah'ı tahtından indirmek büyük bir düzensizlik yaratır. Düzen, dürüstlük, altın ve cesaret gerekiyor. Altın ve cesaret burada mevcut. Bu dört unsur bir araya gelse İmparatorluk tekrar ayağa kalkar..."

 

Ve Prens, 20 Nisan 1860'da, karmaşık duygular içinde İstanbul'dan ayrıldı. Ama macera burada bitmedi. Birkaç gün içinde Osmanlı ve Belçika sarayları büyük bir skandal ile çalkalanacaktı.     

 

Bu konuya geçmeden önce mevcut belgelerin ilginç kısımlarına göz atmayı sürdürelim:    

 

Jules Greindl, bu ziyaret sırasında İstanbul'da görev yapan genç bir Belçikalı diplomat. Müstakbel kralın gözüne girmeyi ve kendisini ilerde bakanlığa taşıyacak olan yolları açmayı orada başardı. 1854'te Savaş Bakanı olan bir generalin oğlu. Babasına yazdığı mektuplar ve İstanbul'dan ayrılan Prens ile yazışmaları arşivlerden değerli belgeler olarak çıktı. Genç diplomat, mektuplarında, Belçika Prensi'nin Padişah tarafından ne kadar muhteşem bir şekilde ağırlandığını anlatıyor:    

 

"Brabant Dükü'ne elmas bir mecidiye hediye edildi. Ayrılmasından önce, Fuad Paşa kendisine, üzerinde Padişah'ın portresi bulunan bir bileziği, eşine iletilmek üzere verdi. Dük, 15 kadar pipo ve nargileyi beraberinde götürdü. Bütün bu pipolar pırlantalarla süslenmiş. Bir nargilenin değerinin 30 bin frank olduğu söyleniyor..."    

 

Belçika Prensi, İstanbul'dan ayrılır ayrılmaz, daha Brüksel'e dönmeden diplomat Greindl ile yazışmaya ve talimatlar vermeye başlıyor. İşte bu mektuplardan birkaç kesit:    

 

"Türk İmparatorluğu'na Belçika'nın borç vermesi konusunu inceleyin ve paranın verilmesinden önce istenecek garantileri unutmayın..."    

 

"Padişah kendisinden istediğim seleyi hazırlatıyor mu? Kendisine hatırlatmak gerekir mi? Brüksel'e dönünce Abdülmecit'e yazacağım."

 

Belçika Prensi'nin gafları ve çirkin tavırları Osmanlı efendilerini ne kadar kızdırdı bilinmez ama Emirgan'dan ayrılırken beraberinde götürdüğü son derece değerli pipo ve nargileler bir "hırsızlık vakası" haline geldi.    

 

Prens bunları Padişah'tan izin alarak götürdüğünü iddia ediyorsa da, babası Kral I. Leopold, böyle bir izinin istenmesinin dahi utanç verici olduğu düşüncesiyle ve oğluna inanmayarak kıyameti kopardı. İngiliz basını bu olayı yansıtırken Belçika Prensi'ni "basit adam" olarak nitelendiriyordu. Padişah'ın izni olsa da olmasa da, bu pipo ve nargilelerin alınması hiçbir kraliyet geleneğine uymuyordu.

 

Olaya bir çözüm gerekiyordu ve diplomatlara büyük iş düştü. Önce, İngiliz kontrolundaki "Journal de Constantinople" gazetesi, Belçika Prensi'nin çok değerli pipo ve nargileleri çaldığı haberlerini yalanladı. Sonra, Belçikalılar, Osmanlı Padişahı'na çok özel bir vazo hediyesi ile teşekkür edeceklerini açıkladılar. Bu vazo, Prens'in "aldığı" pipo ve nargileler üzerindeki elmaslarla süslenecek, böylece değerler iade edilmiş olacaktı. Belçika Prensi, söz konusu pipo ve nargileler üzerine sahte elmaslar yaptıracak, böylece kendisi için "manevi değeri bulunan" bu cisimleri sarayında saklayacaktı.    

 

Belçika Prensi bu yöntem sayesinde bir taşla iki kuş vurduğunu düşünüyordu: Hem "aldıklarını" iade ederek dedikodulara son veriyordu, hem de Osmanlı Padişahı'na çok değerli bir vazo armağan ediyor ama cebinden hiç para harcamıyordu.     

 

Ama Belçika'nın müstakbel kralı oldukça arsız gibiydi. Yazdığı bir mektuptan alıntılarla konuyu noktalayalım:    

 

"Hediye vazoda Türk pırlantalarını kullanma fikrini çok beğendim. 20-25 bin frank değerleri var. Padişah'a gönderdiğim bu hediye Türklerden ziyade yabancılara gönderdiğim bir hediyedir. Ses getirmeli! Fotoğrafı çektirilip Paris ve Londra'nın kuyumcularına gösterilecek. Pipo ve nargileleri Brüksel'de tutacağım. Değersiz şeyler. Bunlar yüzünden bazı kıskanç insanlar bana zarar vermek istediler. Ben de buna karşılık Sultan'ı elmaslarla donatıyorum. Doğuda başarının göstergesi hediyelerdir. Bana pırlanta mecidiye, pipolar, bilezik verdiler. Sonra da babama bir pırlanta... Başarı bizimdir. Rusya Başbakanı Gorçakof'a, Osmanlılara saldırmadan önce benim Constantinople'dan ayrılmamı beklediği için teşekkür etmeli.."  

 

Baba I. Leopold'ün oğluna yazdığı, güvensizlik ve hayal kırıklığı dolu mektuplardan kesitler:    

 

"Sevgili çocuğum... Umarım ki Türklere yaklaşımın tedbirli olmuştur. Avrupa'nın bugünkü halinde tedbir son derece gerekli. Bir prens, oralarda "müsvedde" görünümü vermemeli. Türkiye'de kullanılacak lisan şudur: Size hiçbir zaman zarar vermeyiz. Hizmet verir, yardımcı oluruz. Eğer maden ocaklarından ve Kıbrıs'tan taviz verirseniz, güzel şeyler olur..." (18 Nisan 1860)    

 

 "İtiraf ederim ki Constantinople'dan ayrılışın sırasında olanlar beni çok üzdü ve sana büyük sorunlar yaratacak. O cisimler için değmezdi! Bu deneyimi unutma! Aldığın hediyelerin çok ötesinde vermek zorunda kalacaksın..." (7 Haziran 1860)   

 

  "Korkarım gazeteler Constantinople'dan ayrılışının bazı detaylarını kötü kullanacaklar. Evladım, biraz düşünceli olmak lazım! Zekisin ama işsiz güçsüz olduğun için hayal alemine dalıyorsun. O cisimleri almanın sana vereceği zararları düşünmedin bile..." (8 Haziran 1860) 

 

“Bu Constantinople olayı beni çok üzüyor. Yolculuğun çok başarılıydı ama bir çocukluk yüzünden her şeyi berbat ettin. Herkes bunu konuşuyor. İzah edilemez bir saygısızlıktan söz ediliyor. İyi niyetli bir kişiden ayrılırken sana emanet ettiği cisimleri paketlemen alay konusu oluyor..." (15 Haziran 1860)

 

.....

 

İşte böyle... Şimdi tekrar soralım: Sizce Batı Avrupalıların Türklere bakış ve yaklaşımları zamanla değişmiş mi?..

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“ZAVALLI BELÇİKA”

 

 

II. Leopold anılarında sık sık “Zavallı Sultan”, “Zavallı Türkler” ifadelerini kullanmış. Ama kaderin cilvesi, “zavallı” sıfatı Belçika’nın adına yapışıp kaldı.

 

“Zavallı Belçika” deyişi, “Izdırap Çiçekleri”nin yazarı, Fransız şair Charles Baudelaire’e aittir. Baudelaire, 1864 yılında, yani Belçika devletinin oluşturumasından 30 küsür yıl sonra, II. Leopold’ün “Constanstinople ziyareti”nden dört yıl sonra, “Zavallı Belçika”yı yazmış, tüm Belçikalıları yerin dibine batıran ifadeler kullanmıştır. Ünlü şair, daha sonra özür dilemiş, hastalığı nedeniyle bu haksızlığı yaptığını anlatmıştır ama “Zavallı” sıfatı Belçika’nın adıyla o dönemden beri bütünleşmiştir.

 

Belçikalılara değil ama Belçika’ya Türkiye’de de pek sempatiyle bakılmıyor sanıyorum ve bunun belirli nedenleri var. Fehriye Erdal olayı, terör örgütlerine verdikleri tavizler ve sağladıkları himaye ki bu yaklaşım sadece Türkiye’yi değil, pek çok ülkeyi çileden çıkardı hep...

 

Batı Avrupa maceramın Almanya’daki iki yılı dışında hemen hemen tamamı Belçika’da geçti. Otuz yılı aşkın bir süre... Belçikalıları iyi tanıdığımı iddia edebilirim, zaten bende de var bu ülkenin pasaportu....

 

Diyebilirim ki, dünyanın pek çok ülkesini gezdim, birçok halkını tanıdım ve Belçikalılar kadar saf, temiz, dürüst, kendi halinde insanlar görmedim. Onların sorunları da bu zaten... Toplum böyle olunca, içinden politikacı, diplomat çıkmıyor... Hem saf, hem temiz, hem dürüst politikacı olur mu? Olanların ne hallere düşüp siyaset arenasından nasıl kaçtıkları bilinmez şey mi?

 

Bu nedenle Belçikalı politikacılar dökülüyor her zaman... Birkaç istisna vardır elbette ama bu ülkede ciddi, onurlu, dürüst, bilgili, ilkeli siyasetçi de pek göremedim ben... Babadan oğula devredilen koltukların bol olduğu bir siyaset arenası...

 

Belçika’yı iyi anlamak, Baudelaire’in söz ettiği bu “kaos”u tanımak için ülkenin kuruluşuna bir göz atmak gerekiyor.

 

Avrupa'nın güçlü devletleri tarafından, 1830 yılında, "tampon bölge" olarak kurulan, İngiltere'de yaşayan bir Alman prensinin kraliyetine verilen ve Kongo sömürgesiyle zenginleşerek ihtiyaçlarının büyük kısmını gideren Belçika, Hollandaca konuşan Flamanlar ve Fransızca konuşan Valonlardan oluşuyor. Ülkede Almanca konuşan küçük bir halk grubu da bulunuyor. Yüzde 90'ı Fransızca konuşan Brüksel'in "çift lisanlı bölge" olduğu varsayılıyor.

 

Belçikalılar, 1980'li yılların başında, "model olmak" iddiasıyla yöneldikleri federal sistemle yerel parlamento ve yönetimlerin yetkilerini genişletti. Valonya, Flandr ve Brüksel bölgelerinde farklı hükümetler kurulurken, "ayrılıkçılık" (seperatisme) ülke anayasasının "temel ilkeleri" arasında yer aldı. Bu durum, Valonlar, Flamanlar ve Brükselliler arasındaki kopukluğu artırırken, menfaat çatışmalarını da hızlandırdı.

 

Siyasi partileri de Flaman ve Valon olarak bölünen ülkede, ayrı ayrı kurulmuş olan liberal, muhafazakar veya sosyalist Flaman partiler ile Valon partilerin, ideolojik eğilimleri aynı gözüktüğü halde tamamen farklı görüşler içinde çatışmaları da hız kazandı.

 

Politikacılar, kurumlar ve vatandaşlar arasında diyalog giderek koptu, toplumlar arası menfaat kavgaları arttı. "Ulusal marş" ve "bayrak" gibi kavramların geniş ölçüde anlam yitirdiği ülkede, "Belçikalı" kavramı da giderek yerini "Flaman", "Valon" ve "Brükselli" kavramlarına bıraktı.

 

Politikacılar, bölgesel sorunları aşmak ve kendi seçmenlerinin taleplerini yanıtlamak için devlet bütçesini küçültüp bölgesel bütçelere ağırlık verdi. "Federal kurumlar" devletin ortak malları, değerleri, menfaatleri için karar alamaz duruma geldi.

 

Demiryollarını, vergi sistemini ve sosyal sigortaları da "bölgeselleştirme" hedefi ön plana çıktı. Flaman kesiminde yüzde 8 olan işsizlik oranı Valonya'da yüzde 20'yi bulunca, Flamanlar, "Valonların sosyal sigorta ve hastane masraflarını karşılamayı reddetme" eğilimine girdi.

 

İlk aşamada, "yeni devlet kurma", "Belçika'yı haritadan silme" hedefini açıkça ortaya koyan ve "devlete ötanazi" öneren aşırı sağcı Vlaams Belang (Flaman Menfaati) partisi, bugün Flaman bölgesinde "Kahrolsun Belçika" sloganıyla oyların yüzde 25'ini elde ediyor. Bu durumu gören ve aşırı sağın tırmanışını engelleyemeyen diğer bazı Flaman partiler de "yeni devlet kurma", "Valonlardan kopma" fikirlerini desteklemeye başladı. Valonlar, "Fransa'ya ilhaktan" söz ederken, Brüksel Bölgesi "bağımsızlık" ve "AB'ye sığınma" formülleri arayışına girdi.

 

Ülke basınında ve siyasal çevrelerde "Çekoslovakya örneği" sürekli gündeme getirilirken, 1993'te, birkaç günde bölünen bu ülkenin sınırlarının ve koşullarının Belçika'ya çok benzediği üzerinde duruluyor. Çekoslovakya'nın bölünmesinin "6 ayda" ve "kolaylıkla" tamamlandığı hatırlatılıyor.

 

"Federal sistemi" sarsılan Belçika'da, "iki veya daha çok sayıda bağımsız devletin, bazı alanlarda yönetim işbirliğinde bulunması" olarak tanıtılan "konfederal sistem"den söz ediliyor.

 

Öyle bir ülke düşünün ki, seçimlerde 800.000 tercih oyu aldıktan sonra hükümet kurmakla görevlendirilmiş bir başbakan adayına, bir ulusal bayram günü, ülkenin milli marşı olan Brabançonne’u bilip bilmediğini soruyor gazeteciler… Flaman Hıristiyan Demokrat Yves Leterme’den söz ediyorum. Adamcağız Belçika Milli Marşı’nı bildiğini anlatıyor. “Söyle” diyor azgın gazeteciler… Ve Leterme başlıyor söylemeye, Fransız milli marşı Marseillaise’i…

 

Başbakan adayına daha sonra o günün neden “ulusal bayram” olduğunu soruyorlar, bilemiyor…

 

Fıkra gibi, değil mi?

 

Ama gerçek…

 

Böyle bir şey ancak Belçika’da gerçek olabilir.

 

Ve Leterme ”Başbakan” oldu bu ülkede... Eğer iktidarda fazla kalamadıysa, bunun nedeni ulusal marşı bilmemesi, ülkesinin bazı halk kesimlerine hakaret etmesi değildi. Beceriksizlikleri, yeteneksizlikleri, gafları çok daha ötedeydi. Ama gelecek seçimlerde 800.000 değil, bir milyon tercih oyu alırsa hiç şaşmayın... Çünkü seçmen Belçika’da da seçmen... Ülke dışarıda rezil olmuş, alay edilmiş, itibar yitirilmiş kimin umurunda... Başbakan, ulusal marşı bilmeyip başka ülkeninkini söylese de, halkın içinden biri... Tercih oyları ona...

 

Leterme, bu olaydan bir yıl kadar önce, “Flaman Hükümeti Başkanı” sıfatıyla bir Fransız gazetesine verdiği demeçte, “Belçika’nın, tarihin bir kazası olduğunu”, Flamanların yaşadığı Flandr bölgesinin ve Flaman menfaatinin Belçika’dan öncelikli olduğunu, “Flamanlarla Valonlar arasında uçurumun derinleştiğini”, Belçika halkını oluşturan bu etnik gruplar arasında sadece “Kral, futbol takımı ve bira ortaklığı” kaldığını söylemişti.

 

Flandr’ın bağımsızlığını hedefleyen ancak “Boşanmak için önce bir çift oluşturmak gerekiyor” diyen Leterme, Belçika’nın bölünmesi halinde Brüksel bölgesine özel bir konum verilmesi gereğini savunmuştu.

 

Fransızca konuşan Belçikalıları “Flamanca öğrenecek yeteneği ve zekası olmayan insanlar” olarak nitelendiren ve Belçika Kralı’nın dahi iyi Flamanca konuşamadığını anlatan Leterme’in bu sözleri Valonlar tarafından “hakaret” olarak algılanmıştı.

 

Ve bu adam, bütün bu sözlerinin ardından, ülkeye ”Başbakan” oldu. İşi beceremedi,istifa etti ama mühüm değil, bugün de Dışişleri Bakanı...

 

Bu sadece bir örnek…

 

Belçika’yı kimler yönetiyor, görün işte… Görün, bilin ki, bu ülkeden gelen siyasi mesajları da orantılı bir şekilde ciddiye alın…

 

Belçika’nın uyduruk “federal” sistemini yıllarca Türkiye için, Kıbrıs için örnek göstermeye kalkıştılar. “Bakın” dediler, “Valonlar ile Flamanlar ne güzel, birlikte yaşıyorlar…”

 

Ben haberlerimde anlatmaya çalıştım ki bölücülük (seperatizm) bunların anayasasında var… Hedefleri bu… Devleti bölmek, ülkeyi haritadan silmek…

 

Türkiye’den gelen bakanlar, politikacılar Belçikalılara “bölücüleri” şikayet ettikçe gülümsedim. Belçikalılar “bölücü” olmaktan, “bölücü” sistemlerinden gurur duyarlarken, siz ne diyorsunuz, kime diyorsunuz?

 

Anlatamadım.

 

Taa ki Belçika bugünlerde gerçekten bölünme ve haritadan silinme aşamasına gelinceye kadar…

 

........

 

Size 1980’lerden kalma bir anımı da anlatayım da gülün:

 

Ben 80’li yılların başında Belçika pasaportu aldım, Türkiye çifte tabiyet olayına yeşil ışık yaktığında…

 

Helsinki’de, AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) zirvesini izliyorum. Belçika’dan (o zamanki) karım telefon etti:

 

“Kapıda jandarmalar var. Seni arıyorlar. Asker kaçağı olarak…”

 

O zamanlar Belçika’da askerlik uyduruk da olsa mecburiydi. Ben de ilk tabiyet verdikleri yabancılardanım, bizim gibilerle ne yapacaklarını pek bilemiyorlar…

 

Şaşırdım ama biraz da endişelendim.

 

Zamanın Dışişleri Bakanı Leo Tindemans zirve çerçevesinde, Helsinki’deydi. O’na gittim, durumu anlattım.

 

“Sen askerlik yoklaması çağrısına yanıt ver, ne istiyorlarsa yap. Ben Savunma Bakanıyla konuşur, durumu hallederim” dedi.

 

Dönüşte askelik yoklamasına gittim. Sözde sağlık kontrolu yapıp rapor verecekler.

 

Bir sürü genç toplanmış oraya… Çavuşun biri avaz avaz bağırıyor:

 

“Flamanlar sol tarafa, Valonlar sağ tarafa…”

 

Ben ortada kaldım.

 

Tereddütlü bir sesle sordum çavuşa :

 

“Ben ne tarafa gideyim ?”

 

Yüzüme baktı, anlamsız anlamsız…

 

“Nesin sen ?” diye sordu.

 

“Belçikalıyım”…

 

Çok kızdı...

 

Sonra beni askere aldılar. “Havacı” oldum ama birliğe teslim olduğum gün bakanlıktan talimat gelmişti. Beni kısa sürede salıvereceklerdi de terhis belgesinin gelmesi gerekiyordu. Zaten hiçbir subay oradaki varlığıma bir anlam veremiyordu.

 

Boyum 1.98... Bana göre üniforma aramadılar bile... Üç gün karargahtaki çiçek yapraklarının tozunu aldım, sonra terhis edildim...

 

Şimdi Belçika benim gibi “Belçikalı”larla dolu... Askerlik de yok artık...

 

...........

 

Böyle bir ülkenin politikacıları bizi fazla “milliyetçi”, “ulusalcı” buluyorlarsa, şaşıracak ne var?

 

Kongo’yu sömürdükleri yıllarda 10 milyon garip Kongolu’yu telef etmişler, bunu artık kitaplarda, fotoğraflarla anlatıyorlar, sonra da Türklere “soykırımı tanı” diyorlar, iyi mi?

 

Bizimkiler, son yıllarda, gayet makul bir şekilde, “Şu soykırım hikayesini bilim adamlarına, tarihçilere araştırtalım. Sizinkiler de katılsın da ondan sonra durumu değerlendirelim” dediklerinde, garibim Belçikalı politikacılar, “Yok, yok. Biz biliyoruz gerçekleri” deyip geçiyorlar.

 

Karşılarına çıkıp, “Yahu siz Kongo’da 10 milyon kişi öldürmüşsünüz” derseniz, boyunlarını büküp, “Yaa, maalesef” gibilerden bir şeyler geveliyor, gidiyorlar.

 

Nesini ciddiye alıyoruz bunların ?..

 

Artık bilmeyeniniz var mı, Sabancı suikasti faillerinden terörist Fehriye Erdal’ın Belçika maceralarını...

 

Bana yazmaktan, anlatmaktan gına geldi ama özetleyeyim:

 

Sabancı Holding Otomotiv Grubu Başkanı Özdemir Sabancı, Toyota-Sa Genel Müdürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Hasefe'nin 9 Ocak 1996 tarihinde öldürülmesinin zanlılarından olan Fehriye Erdal, 26 Eylül 1999'da,  Neşe Yıldırım adına düzenlenen sahte bir pasaportla, Belçika’nın Knokke bölgesinde yakalandı.

 

Erdal’ın beraberinde başkaları da vardı ele geçirilen... Orada olup da elden kaçırılanlardan biri de örgütün başı Dursun Karataş’tı...

 

Teröristlerin üzerinde neler bulundu neler... Mahkeme belgelerine göre:

 

Çok sayıda cep telefonu ve telefon kartı, yüzlerce kişiye ait fotoğraflar, uydu anteni ve telefonları, ağır ve hafif silahlar, susturucular, ateşleme cihazları, Türkiye'de öldürülmüş ve öldürülecek kişilerin isimleri, başarılı ve başarısız suikastların raporları, giysiler, bilgisayarlar, tercüme sistemleri, radikal dinci ve devrimci örgütler hakkında bilgi raporları, dinamit ve uranyum satın alma bilgileri, üniversite faaliyetleriyle ilgili notlar, örgüte katılmak isteyen kişilerin özgeçmişleri, haraç toplama raporları, silah fotoğrafları ve fiyat listeleri, casusluk malzemelerine ilişkin belge ve bilgiler, gerilla eğitim kampları el kitapları, sahte pasaportlar, kod adları, örgütü MİT ve Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ihbar eden örgüt üyelerinin listesi, ABD'ye yönelik sabotaj planları, örgüt içi infaz resimleri, soğuk damgalar, Almanya, Hollanda ve Belçika paraları, çok sayıda boş Türk kimlik kartı ve pasaportu, Baro'ya ait sahte avukat kartları, sahte ehliyetler...

 

Belçika, Türkiye'nin iade taleplerini sürekli reddetti veya yanıtsız bıraktı, Erdal’ın siyasi sığınma başvurularını da geri çevirdi.

 

Fehriye Erdal ve terör örgütü DHKP-C üyesi “yoldaşları”, yıllar süren adli oturumlar ardından "Belçika'da işlediği suçlar" çerçevesinde dörder, beşer yıl hapis cezalarına çarptırıldılar.

 

Gent Mahkemesi’nin Eylül 2006 kararıyla dört yıla mahkum olan Erdal, tutuksuz yargılanıyordu ve bu kararın açıklanmasından iki gün önce “izini kaybettirdi”...

 

Erdal’ın firarı, traji-komik bir manzara yansıttı. Adalet ve İçişleri Bakanları sarsıldılar ama yerlerine getirilecek hazır politikacı yoktu ki...

 

Teröristi izlemekle görevli polis ve istihbaratçılar, kadının evden çıkmasıdan ve bir arabaya binmesinden sonra taşıtı izlediklerini, ancak bu taşıtın kırmızı ışıkta durmadığını, yaya geçitlerinde yayalara yol vermediğini, kendilerinin ise bunları yapmaya mecbur olduklarını, dolayısı ile, bir süre sonra Erdal’ın “izini kaybettiklerini” anlattılar.

 

Vallahi şaka değil bu yazdıklarım...

 

Aslında Erdal firar etmekte aceleci davranmıştı. Mahkeme kararından sonra ele geçirilebilen mahkumlar hapisaneye atıldılar ama kısa bir sürenin ardından Yargıtay mahkeme kararını tamamen bozup iptal etti. Mahkumların hepsi hapisten çıkarıldı, salıverildi.

 

Gerekçe ne, bilir misiniz?

 

“Adli bir hata”...

 

Bu hata, Termondo Mahkemesi Yargıcı Freddy Troch'un Bruges Ceza Mahkemesi başkanlığına atanmasından oluşuyor.

 

Bruges Mahkemesi’nin bir kadın hakimi, tehditlerden korkup bu davaya bakmayı reddetmiş. Apar topar, Termonde’dan bir hakim atamışlar.

 

Adli hata bu...

 

Bu hata yüzünden, 1999’dan beri süregelen tüm yargılamalar, kararlar iptal; mahkumlar serbest... Herşeye tekrar, sıfırdan başlanacak...

 

“Zavallı Belçika”...

 

......................

 

“Zavallı Belçika” derken, dünyanın refah düzeyi en yüksek ilk on ülkesinden birinden söz ediyoruz.

 

Böyle bir ülkede yaşayıp da mızmızlanmak olur mu?

 

Olur.

 

Türkiye’ye geldiğimizde dostlarla ana tartışma konusu bu...

 

Belçika’da, içtiğimiz suyun kalitesinden tutun da sağlık hizmetlerine kadar, insanların tüm medeni ihtiyaçlarının karşılanma düzeyi ölçülünce görülüyor ki, refah düzeyi dorukta... Bazen dünya dördüncüsü, bazen altıncı...

 

Türkiye kim bilir sondan kaçıncı ?..

 

Ama insanoğlu geleceğe bakarak yaşar. Türkiye’de geleceğe baktığınızda, iyimser de olabilirsiniz, kötümser de... Terör, ekonomi, türban, tarikat, iç ve dış tehditler, sağlık, istihdam... Basında, televizyonlarda hararetli tartışmalar...

 

Dört mevsimin yaşandığı bir ülke...

 

Belçika’da iyimser veya kötümser olma şansınız yok çünkü bakabileceğiniz bir “gelecek” yok. Bizim tek ve en büyük şansımız, Türk olmamız... Belçika’da yaşayıp Türkiye’nin gelecek umudunu, enerjisini, heyecanını ve sorunlarını paylaşmamız.

 

Üç oğlum var, hepsi Belçika doğumlu... İlk eşimden, anneleri Belçikalı (pardon, Valon...)

 

Memnuniyetle görüyorum ki üçünün de gözü Türkiye’de... Geleceklerini orada görüyor, Türkçelerini geliştirmek için uğraşıyorlar. Biri Beşiktaşlı, biri Fenerli, diğeri benden yana, Akçaabat Sebatspor’u tutuyor. En büyük 25 yaşında, AB Komisyonu üyesi Günter Verheugen ile ağız dalaşına girip AB’nin Türkiye’ye neden bu kadar adaletsiz davrandığını avaz avaz sorguluyor. Öbürü her yıl yarım milyona yakın Belçikalı’nın Türkiye’ye turist olarak gitmesinin keyfini yaşayıp, her önüne gelene turizm yörelerimizi anlatıyor. Liseyi bitirmekte olan en küçük ise Galatasaray Üniversitesi’nde okuyabilme hayalleri kuruyor.

 

Bu çocuklar, dünyanın en zengin ülkelerinden birinde yaşıyor ama bu ülkede kendilerine hiçbir  gelecek vaad edilmediğinin farkındalar.

 

Belçikalıların onlara vaad ettiği şu:

 

“Endişelenmeyin, keyfinize bakın. Hemen hemen her ailemizin bir Kongo mazisi var. Herkesin evi, barkı var. Yoksa hemen kredi verelim, alın, ömür boyu ödersiniz... Size kalitesiz ama ücretsiz tahsil olanakları veriyoruz. Diplomaları aldıktan sonra da çalışacağız diye tutturmayın çünkü ömür boyu işsizlik tazminatı vaad ediyoruz. Çalışıp, iş kurup yaşamı zorlaştırmayın, vergi sistemimiz ezicidir. Gerekiyorsa bir yandan işsizlik tazminatı alır diğer yandan kaçak işlerde çalışır, ayda iki-üç bin avro kazanırsınız. İnisiyatif almayın, yaratıcı olmaya kalkmayın...”

 

İkiye yakını yabancı asıllı olmak üzere on milyon nüfuslu bu ülkede 560 bin kişinin yurtdışına göç edip başının çaresini aramasının nedenlerini anlatmaya çalışıyorum. Bu rakam 700 bini buluyor, kayıtsızlarla...

 

Refah düzeyi en yükseklerden olan bu “memleket”in insanlarında intihar oranına baktığınızda AB ikinciliği görüyorsunuz. Her yıl 20.000 kişi, çoluk çocuk intihar girişiminde buluyor, bunların 2.000’i ölüyor.

 

Trafik kazalarında ölenlerin sayısı 1.400...

 

Cinsel eğitim ve yaşam şüphesiz bir toplumun sağlığının önemli etkenlerindendir. Belçika’da, resmi sayılabilecek verilere göre eşcinsel oranı yüzde 15’i aşıyor. Bu, insanların kendi tercihleri veya fiziksel ihtiyaçlarıdır, karışmaya gerek yok. Oran böyle yükselince, eşcinsellere yasal nikah hakkı verilmesi de bazı bürokratik ve toplumsal sorunların çözümünde yardımcı olabilir.

 

Nitekim Belçikalılar bu hakkı 2003 yılında yasallaştırdılar.Şimdi evliliklerin yüzde 10’dan fazlası eşcinseller arasında gerçekleşiyor.

 

Buraya kadar pek sorun yok. Her koyun kendi bacağından asılır... Eşcinsel kiliseleri de var artık... Aids salgınına rağmen prezarvatif kullanımına karşı çıkmayı sürdüren yobaz Vatikan çaresiz...

 

Ama bir-iki yıl sonra, eşcinsellere evlat edinme hakkı da yasallaştırılınca, kafalar karışıyor. Artık “bireysel tercih ve özgürlük” sınırları aşılıyor, bazı bebeklere, çocuklara hiçbir seçenek bırakılmadığı gözlemleniyor.

 

Cinsel tercihler ne olursa olsun, Batı’da evlilik müessesesi zaten çökmekte... AB istatistik kurumu Eurostat tarafından açıklanan 2007 verilerine göre üye ülkelerde ortalama boşanma oranı yüzde 40 olarak belirlenirken bu oran Belçika’da yüzde 75’i buluyor.

 

Rekor yine bizim Belçika’da yani...

 

Gerçi boşanmaktan toplum baskısı yüzünden veya maddi gerekçelerle korkup ömür boyu mutsuz yaşayanların ülkelerinde bu rakamların düşük olması neyin işaretidir, bu da ayrı bir tartışma konusu...

 

.................

 

Belçikalıların “saflığından” biz de çok zarar gördük ve görüyoruz, hem Türkiye olarak, hem bu ülkede yaşayan Türkler olarak...

 

Örnek:

 

Terör örgütü PKK’nın yandaşları Almanya’dan gelip Belçika’da “açlık grevi” yapıyor.

 

Yapsınlar...

 

Kimse sorgulamıyor, neden Almanya’da yapmazlar grevlerini...

 

Yapsınlar ama nerede yapıyorlar, bilir misiniz?

 

Brüksel’de, Türklerin en yoğun bulunduğu Saint Josse Belediyesi’nde...

 

Gazetelerde haberler: “Kürtler açlıktan ölüyor...”

 

Gazeteciyiz, gidip bakıyoruz. “Açlık grevi” yapılan yere paket paket hamburger, papates kızartması, su, coca cola taşınıyor arka kapıdan, aha, boş paketler çöpte...

 

Tabii kimse ölmüyor açlıktan, “grev” uzuyor...

 

Uyarıyoruz Belçikalı dostları, böyle kışkırtma olmaz...

 

Dinlemiyorlar, anlamıyorlar, çok “saf”lar...

 

Ve ardından olan oluyor, bizim çocuklar kontroldan çıkıyor, gidip o binayı kundaklıyor...

 

Gazetelerde haberler: “Türkler Kürtleri kundakladı...”

 

Buyrun cenaze namazına...

 

.............

 

Biz Türkler gerçekten çok sabırlı insanlarız. Sıcak kanlıyız ama inanılmaz sabırlıyız.

 

Yıl 2005...

 

“Reformcu Hareket” olarak adlandırılan liberal eğilimli Valon parti, “Ermeni soykırımını reddedenlerin cezalandırılmasını” öngören bir yasa tasarısını bir kere daha Senato’ya sunuyor.

 

Sunsun... Geçen seferlerde susturduk, gene susturacağız.

 

Ama bu tasarıyı verenlerden Senatör Christine Defraigne, “Le Soir” gazetesine verdiği demeçte, Türkeri, “cellatların çocukları” olarak nitelendiriyor.

 

Ya sabır !..

 

Koşuyoruz bizimkilere, “Aman sakin olun, havlayan köpek ısırmaz” falan...

 

Neticede sakinleştirilmeye çalışılan Türk toplumu da bunalımda, bu ülkenin koşullarıyla... İşsiz güçsüz, eğitimsiz bir sürü genç... Ne Türkiye ilgileniyor, ne Belçika onlarla...

 

Demezler mi adama, “Yahu kardeşim, bu çocukların dedelerini, babalarını Türkiye’den toplayıp getirdiniz. Bunu yaparken oralara bizzat gidip sağlık kontrollerinden geçirdiniz. Bando mızıkayla karşılayıp maden ocaklarına tıktınız. Getto yaşamını körüklediniz. Sizin ocaklarınızda, sizin için öldü pekçoğu... Bari şimdi kışkırtmayın torunları... Kör müsünüz? Türk toplumu kadar efendisi, zararsızı, faydalısı, gelecek vaad edeni yok... Geleceği düşünün...”

 

Ne geleceği?..

 

Belçikalı politikacı “ulus”, “tabiyet”, “bayrak”, “gelecek” kavramlarını bilmez ki...

 

Varsa yoksa “Irk”, “din”, “renk”... Flaman, Valon, Kürt, Ermeni...

 

“Böl bölebildiğin kadar, ancak öyle yönetirsin” kafası ki yönetim yeteneksizlerinin başka çaresi yok...

.............

 

Benim durumumdaki bir gazeteci Belçika hakkında bir değil, bin kitap yazabilir.

 

Anlatmak, hatırlatmak isterdim size...

 

Bu ülkededir ki havaalanında, uçuşa geçmek üzere hareket halindeki bir uçak, bagajı açılarak, olağanüstü mükemmel bir şekilde soyulmuştur. Bagajdaki milyonlarca avroluk değerler çalınmıştır. Bunu başaranlar Türktür...

 

Anlatmak isterdim, ayrıntılarıyla ki, bugün bazıları yakalanmış olan gerçek Belçikalılar, (yani Arap asıllı falan değil), İran, Pakistan ve Afganistan’daki El Kaide kamplarında eğitim görürler.

 

Irak’ta, 9 Kasım 2005 tarihinde intihar komandosu olarak eylem yapan 38 yaşındaki Belçikalı kadın Muriel Degauque, bu tür bir eylemi gerçekleştiren ilk Batı Avrupalı olarak tarihe geçmiş, saldırısında 5 Iraklı polisi öldürerek ve çok sayıda insanı yaralayarak can vermişti.

 

Bugün Fas’ta tutuklu olan Abdulkadir Belliraj isimli, en az 6 cinayetten sorumlu gösterilen teröristin, Belçika İstihbarat Servisinin (SP) “Gand kenti hücresi” tarafından kadrolu ve maaşlı ajan olarak, en az 8 yıldır çalıştırıldığı, SP'nin bu kişinin terörist faaliyetleri hakkında bilgi sahibi olmadığı Faslılar tarafından ortaya çıkartılmıştır...

 

Belçikalıların istihbarat maceralarını merak ederseniz, sizi “Gizli Servis Öyküleri”ne yönlendiririm. Türkiye’de satışı geniş ölçüde engellenen bu kitabıma internetten ulaşabilirsiniz.

...................

 

Belçika’da bunca yıl yaşadıktan sonra içimde bir ukde kaldı. Hani bir konuda bir şeyler yapmak istersiniz ama beceremezsiniz, çaresiz kalırsınız; yapılanları beğenmez ama düzeltemezsiniz... Çok zor değil gibi gözükür, bir şeyler yapmak ama olmayınca olmaz ya...

 

Duymuşsunuzdur, Belçika’da bir “Türk Köyü” var : Faymonville... Bu köyü, Türk basını olarak 80’li yılların başında keşfettik. Keşke keşfetmeseydik.

 

Arden dağları bölgesinde, ülkenin ücra köşelerinden birinde bulunan, birkaç yüz insanın yaşadığı köye yolunuz düştüğünde, köy meydanında bir Türk bayrağının dalgalandığını görüyorsunuz. Eğer karnaval günlerinde o taraflara giderseniz, sokaklarda Osmanlı giysilerine bürünmüş çocuklarla, insanlarla; atları üzerinde Türk bayraklarıyla gezinen adamlarla ve kadınlarla karşılaşıyorsunuz. Köyün ortasındaki kütüphaneye yakından bakarsanız, bina duvarlarında mermer üzerine oyulmuş ay-yıldız görüntülerini; içeri girerseniz duvarlarda Atatürk resimlerini görüyorsunuz.  

 

Faymonville köyünde hiçbir zaman, hiçbir Türk yaşamamış. Köylüler Türkleri pek tanımıyorlar. Aralarında, haritayı açtığınız zaman Türkiye'nin yerini dahi gösteremeyecek birçok insan var... Ama onlar "Türk Köyü"nün insanları olduklarını söylüyorlar ve onlara asırlardır "Türkler" deniyor.     

 

Faymonville köylülerine "Türk" denilmesi ve Türk bayrağının bu köyün sembolü olması çeşitli rivayetlerle izah ediliyor.    

 

Bazı köylüler, bu geleneğin 8. yüzyıldan kaldığını savunuyorlar ama en yaygın rivayete göre, 16. ve 17. yüzyıllarda, Avrupa'da Türk işgalinden zarar görenlere yardım için para toplanırken, Faymonville köylüleri bu parayı vermeyi reddetmişler ve bu nedenle "Hıristiyanlık aleminin düşmanı ve barbar Türklerin dostu" ilan edilmişler. O zamanlar herkese korku veren "Türk" ismini alan ve anlaşıldığı kadarıyla "Türk gibi inatçı" olan köylüler, kendilerini cezalandıran Liege Prensi'ni iyice kızdırmak için kilise çanlarını susturup, dua çağrısını ezan taklidi seslerle yapmaya başlamışlar.

 

Faymonville köylülerinin, Haçlı Seferleri'ne katılmayı ve Türklere karşı savaşmayı reddettikleri için "Türk" olarak adlandırıldıkları da rivayetler arasında bulunuyor.


Bugün hayatta olan yaşlı köylüler, "Türk olarak adlandırılmanın yararını İkinci Dünya Savaşı'nda gördük" diyorlar. Belçika'yı işgal eden nazi orduları her yeri yağmalarken, Türk bayrağını ve ay-yıldızlı amblemleri gördükleri bu köye hiç zarar vermemişler. Köylülere sorarsanız, "korkmuşlar"!..    

 

Köyün kümede çok başarılı futbol takımının adı “Turkania”, formalarda ay-yıldız, taraftarlarda Türk bayrakları...

 

Belçika'daki köylerde, kasabalarda insanlar her karnavalda çeşitli kıyafetlere bürünür, her yıl bu kıyafetlerin temasını değiştirirler. Faymonville Türkleri ise tema değiştirmiyor, sadece, olanakları çerçevesinde kıyafetlerini yenilemeye çalışıyorlar ama hep Türk giysileri…


Neticede, dünyada başka örneği olmayan bir olay... Bir tanısanız, ne kadar sempatik insanlardır Faymonville köylüleri... Her yıl, birçok televizyon kanalına, gazeteye konu olurlar ve hep haykırırlar: “Türküz, gurur duyuyoruz...” Aslında neden gurur duyduklarını kendileri de pek bilmiyorlar, Türkleri ve Türkiye’yi tanımıyorlar ama...

 

Biz çok uğraştık, bu insanları “boğmadan” Türkiye ve Türkler ile kucaklaştırmak için... Önce, çaktırmadan, yıpranmış Türk bayraklarının yenilerini ilettik, sonra biraz kitap ve tanıtıcı malzeme... Ama yapılması gerekenler başkaydı. Faymonville ile kardeş köy projeleri geliştirmek, spor faaliyetleri düzenlemek, onları Türkiye’ye getirmek, onları tanımak, onlarla tanışmak gerekiyordu. Onlara çok güzel Osmanlı giysileri, futbol takımlarına formalar temin etmek gerekiyordu.

 

Ben Tuzla Belediyesi’ne bile önerdim, kardeş belediye projesini, umursamadılar... Malum, bizde böyle şeyler menfaat getirmedikçe, din istismarı gibi olanaklar da tanımadıkça, gereksiz görülür.

 

Toplasanız 100 kişi ederler... Bando-mızıka takımları var ama tabii Türk marşı falan çalmıyorlar. Nereden bilsinler?

 

İstanbul 2010 projesine milyonlar harcayanlar, bizim Faymonville köylülerini bir uçakta toplayıp İstanbul’a getirseler, bir vapurda gezdirseler, birkaç gün misafir etseler, ne güzel olmaz mı?

 

Oysa fakir köylüler artık karnaval kıyafetlerinde bile çok gerileme durumundalar. Daha ziyade bilgisizlikten, Arap kıyafetlerine kayıyor, sarıklarla falan ortaya çıkmaya başlıyorlar.

 

Böyle kuru kuru yazarak anlatmak zor. Internetten girin www.anadolu.eu sitesine, dosyalar bölümünde tıklayın Faymonville’i... Fotoğraflara bir bakın, daha iyi anlayacaksınız hüsranımı...

 

Türkiye’nin kaçırdığı fırsatlardan biri... Bizim diplomat ve büyükelçi takımı her karnavalda o köye gidip gösterileri izliyor da, bir yandan da köylülerden saygı, kabul ve ikram bekliyorlar ya, inanamıyorum bu ciddiyetsizlik ve bilinçsizliklerine...

 

80’li yıllarda bu köyü keşfedip haberler yaptığımızda da binlerce mektup yağdı Türkiye’den Faymonville’e... Pekçoğu “evlenme teklifi”... Bazılarında ise, “Ey Türk ve müslüman kardeşim. Kendini oralarda yalnız hissetme” gibi ifadeler...

 

Bir haber yaparken çok dikkatli olmak ve okuyucu kitlesinin algılama yeteneklerini, düzeyini de göz önünde bulundurmak gerektiğini taa o zamanlar anlamıştım ama bu dosyada çok geçti...

 

Keşke hiç keşfetmeseydik.

 

“Türk Köyü” Faymonville, bir çeşit “müze köy” ve “dostluk-kültür-tanıtım-diyalog merkezi” olabilecekken, giderek tarihe karışıyor, Arap görüntüleriyle... Televizyonda son gördüğüm Belçikalı Faymonville köylüsü, “Biz Türkler” diye konuşuyordu kameranın karşısında, gülümseyerek, ama kafasında sarık vardı, ay-yıldızlı bayrak yeşildi... Ve yanında “peçeli” eşi vardı.

 

Yazıklar olsun bize...

..................

 

Ben Batık Avrupa’nın Belçika bölümünü başka bir kitaba bırakırken her yıl 400 bin kadarı Türkiye’ye gelen Belçikalı dostlarımı gülümsemeyle ve gerçekten sevgiyle anmanızı sağlamak isterim. 

 

Anlatmalıyım ki, Belçika’da trafikte radar kontroluna çok sık yakalanan taşıtlar arasında elbette polis arabaları var ama traktörler, ambülanslar ve cenaze arabaları da var...

 

Bir trenin radara yakalandığı başka bir ülke var mı?

 

Ama bu bölümü, Belçika polisinin bir dergisinde yayımlanan haberle noktalamalıyım:

 

Dergi, polis memurlarının zabıtlarda yaptıkları gafları anlatıyor.

 

Polislerin, Yargı Gücü’ne “okunaklı, anlaşılır ve net bilgi” temin etmesi gereği üzerinde duran ancak çeşitli olaylarda polis tutanaklarının bazen “anlaşılması zor” bir görüntü sunduğunu belirten dergi, üç resmi lisanı bulunan Belçika’da polislerin zaman zaman “anadilleri dışında bir lisandan”, “acele ile” ve “stres ortamında” zabıt doldurmak durumunda kaldıklarını, “bazı hatalar olabildiğini” hatırlatıyor önce...

 

Belçikalı polis memurlarının tuttukları zabıtlardan alınan ve “polisten inciler” olarak nitelenen bazı örneklere yer veren dergi, amacın zor bir meslek yapan polis memurlarıyla alay etmek olmadığının da altını çizerek zabıtlardan şu ifadeleri aktarıyor:

 

“Taşıt, daha iyi ilerlemek için geri geri gitmeye başladı…”

 

“Sanığın derhal bir tımarhaneye götürülmesi gerekiyordu. Komiserliğe getirdik…”

 

“Ceset, katilini derhal tereddütsüz tanıdı…”

 

“Üç zanlıdan beşi serbest bırakıldı…”

 

“Adam ifadesini verdikten sonra bizim anlamsız bakışlarımız önünde bayılıverdi…”

 

“Kadından istifade edemeyince tecavüz etti…”

 

“Adamın yüzünde ve boynunda gördüğümüz 9 bıçak izi, bunun doğal bir ölüm olmadığını anlamamıza yardımcı oldu…”

 

“Büronun camları açık olmasaydı kapalı olurdu. Demek ki camdan kaçmış…”

 

“Sanık ifadesini yarım ağız imzaladı…”

 

“Kollarındaki bıçak darbeleriyle hastane yatağına çivilenmişti…”

 

“Adam, bilincinin yerinde olmadığını kabul edecek kadar bilinçliydi…”

 

“Polis, cesaretini toplayıp geri çekilme kararı aldı…”

 

“Sürücünün ölümüne neden olan kaza ölümcül bir kazaydı…”

 

“Adam karısı kadar sağırdı ve karısını hiç duymuyor gibiydi, anlaşamıyorlardı…”

 

“Sanığın oradan çıkması için elbette önce girmesi gerekiyordu…”

 

“Çok sarhoş olan sanık, polis olduğumuzu bilmeden bize ‘pis polisler’ dedi…”

 

“Kadın, kimliğini gözyaşlarının arkasına saklamak istiyordu…”

 

“Yoğun aramalarımız sayesinde iki kayıp şahısın 5 cesedini bulduk…”

 

“Bize kimse gereken emirleri vermediği için, bu emirlere riayet etmek zor olmadı…”

 

“Tespit ettik ki, tespit edilecek hiçbir şey yoktur. Açıklamaları o kadar karşamıştı ki, hiçbir şey anlamayıp sanığı serbest bırakmak için çok gerekçe olduğunu kararlaştırdık…”

 

“Suç, işlenmeden iki gün önce polis tarafından sabit görüldü…”

 

“Ceset bilinçsiz gözüküyordu…”

 

“Adamı vurur vurmaz sorgulamayı başlattık…”

 

“Tutukladığımız hırsız, bizi polis çağırmakla tehdit etti…”

 

“Hırsızın amacı cinayet işlemekti…”

 

“Sanık, sorgulamanın sonuna kadar çok kibar bir şekilde sustu…”

 

“Sözlü ifadesini bizzat kendisi kaleme aldı…”

 

“Kazada iki kolunu birden kaybeden taşıt sürücüsü otoyoldaki diğer sürücülerin dikkatini çekmek için el-kol hareketleri yapıyordu…”

 

“İki taşıtın aynı gün birbiriyle çarpıştığı tespit edildi…”

 

“Suç duyurusunda bulunmak amacıyla komiserliğe gelen şahıs kendisini Hazreti İsa olarak tanıttı ve imza yerine bir haç işareti çizdi… Bariz şekilde sarhoştu…”

 

“Adam, şiddetli bir çekiç darbesiyle iki gündür yatağa çivilenmişti…”

 

“Çocuğun kaybolduğu, eve dönüşünden iki gün sonra tespit edildi…”

 

“İpte sallanan cesedin suda boğularak öldüğü belirlendi…”

 

“Polis, fazla yağmur yağdığı için yerlerin karlı olduğunu fark edemedi…”

 

“Adam bize tüm gerçekleri yalan söyleyerek anlattı…”

 

“Sorgulama sırasında sanık sürekli bizi kendi gözleriyle süzüp durdu…”

 

“Büyük çabalarla ele geçirdiğimiz sanık, suni bacaklarından biri koptuğu halde koşarak kaçtı…”

 

“Polis memuru kendisine sataşan kişinin kafasına silah kabzası ile zorluk çekmeden vurabildi. Silah taşıma müsadesi vardı…”

 

“İkameti belli olmayan sanığı evinden çıkarken yakaladık…”

 

“Adam, öldürdüğü kişinin ceset parçalarını buzdolabına tasnif edebilecek kadar soğukkanlı ve bilinçliydi…”

 

“Kazada anında ölen adam, geçen yıl da aynı tür ölümcül bir kaza yaşamıştı…”

 

“Ceset, birçok kurşun deliğine rağmen, su üzerinde yüzmeyi sürdürüyordu…”

 

“Bacağından vurulan adam, diğer bacağı ile polise kadar geldi…”

 

“Tecavüzcü, kadının bütün giriş kapılarını zorladı ama başaramadı…”

 

“Polis müdahelesi olmasaydı tecavüz de olmayacaktı…”

 

“Ceset, katilin kimliğini vermeden öldü…”

 

“Duvar, süratle arabanın üzerine gidiyordu…”

 

“Sanık, kendisini dövmemize gerek bile kalmadan itiraflara başladı…”

 

 ..........

 

 

 

 

 

 

 

 

BELÇİKALI BAKANA TÜRKİYE’DE ASKERLİK YAPTIRACAĞIZ

 

 

İnsan kaynakları süratle zayıflayan birçok AB ülkesi oldukça ucuza pasaport dağıtıyor artık... Nüfusu 10  milyon olan Belçika’da, bu ülkenin tabiyetine geçen yabancıların sayısı iki milyonu buluyor ama zaten yabancıların birçoğu artık “doğuştan Belçikalı” sayıldığından bu rakamın önemi kalmıyor.

 

Belçika’da herhalde 200 bin kadar Türk var şimdilerde ve bunların yüzde 70’i çift tabiyetli... İyi bir şey...

 

Ama biraz da komik olabiliyor bazı durumlar...

 

Yeni “Belçikalı” olan, bu ülkenin üç resmi lisanından hiçbirini bilmeyen bir Türk hanım arkadaşım bir gün beni arayıp ricada bulundu:

 

“Bazı işlemler için belediyeye gideceğim. Gişedeki memurlar İngilizce biliyorlar ama biraz ayıp oluyor hem Belçika kimlik kartı gösterip hem lisanlarını bilmemek... Bana eşlik edersen iyi olur...”

 

Gittik belediyeye. Gişedeki hanıma arkadaşımın yaptırması gereken işlemleri Fransızca olarak anlattım. Bu arkadaşım da, biraz geveze ve sabırsızdır (koç burcu), ikide birde, İngilizce olarak lafa karışıyor...

 

Sabrım taştı, şakayla karışık, gişe memuruna dedim ki:

 

“Madam, ülkemizi ne hale getirdiniz ya! Şu yanımdaki kadına bakın ! Ne Fransızca, ne Flamanca, ne Almanca, resmi dillerimizden hiçbirini bilmiyor, siz buna Belçika pasaportu vermişsiniz. Bu ne biçim Belçikalı ?”

 

Kadıncağız çok sakin ve biraz da umursamaz yanıtladı:

 

“Mösyö, bu bayan hiç değilse İngilizce biliyor. Biz İngilizce bilenlerle durumu idare edebiliyoruz ama siz biliyor musunuz ki sadece Çince konuşan Belçikalılar ne kadar fazla !”

 

Gerçekten, Belçika’da sadece Çince, sadece Rusça veya sadece Türkçe konuşan Belçikalıların sayısı onbinlerce...

 

 .........

 

Yurtdışındaki milyonlarca Türk arasında ticarette, sanatta, siyasette çok başarılı olanlar var. Birçok gurur tablosu... Birçok ilginç tablo... Örneğin, bu satırları yazdığım günlerde Belçika Güzeli seçilen genç kız bir Türk... Hollanda güzeli seçilen de bir Türk... Türkiye’yi Eurovision’da temsil eden Hadise de Belçikalı Türk... Herkes onlardan söz ediyor, ne güzel...

 

Kendisinden çok söz edilen bir başka isim de Emir Kır’dır. “Belçikalı” bir siyasetçi... AB’de, bugünkü aşamada, benim bildiğim, “Bakan” olmuş tek Türk asıllı... Ve gerçekten de çok kaliteli, yetenekli, önü açık, gelecek vaad eden bir politikacı... Sosyalist Parti’den... Kendisini sadece Türklere değil, Faslılara, İtalyanlara ve tabii Belçikalılara da sevdirmiş, saygınlık kazanmış bir genç...

 

“Türk asıllı” olması nedeniyle, inanılmaz şekilde başta bazı Türklerden olmak üzere, yoğun saldırılara uğrar Emir Kır... Çok kemer altı darbelere hedef olur ama her seferinde durumu toparlar çünkü siyaset arenasında itibarlı ve arkası sağlam gözüküyor. Dürüstlüğü de bir başka kozu...

 Ermeni konularından tutun da, müslümanların Kurban Bayramı sorunlarına kadar, nerede bir olay çıksa Emir Kır’a bir darbe vurulmak istenir. Ne de olsa Türk’tür ve bu kökeninden gurur duymaya ısrarla devam etmektedir. Bazıları gibi dönmemiş, sapmamış, her kesimi kucaklamasını da bilmiştir. O zaman, “Vurun kahpeye !..”

 

Vuracaklar tabii ve Kır da bunu biliyor, hazırlıklı...

 

Ama bazı darbeler var ki, bunları önceden görüp engellemek mümkün...

Brüksel Hükümeti’nin Devlet Bakanı Emir Kır 38 yaşını dolduruyor. Eeee ? Askerlik işi ne olacak ? Üç hafta bedelli askerlik yapmanın zamanı geldi. Ne de olsa adam ısrarla ve gururla  Türk pasaportunu koruyor. O zaman bir şekilde askere gidecek. Kendisi de bunu çok istiyor ama bırakırlar mı?

 

“Belçikalı Bakan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin emrinde asker olacak !”

 

Haydi, buyrun, yanıt verin gaza getirilmiş Belçika basınına...

 

Emir Kır kıvranıyor : “Yok böyle bir şey” dese bir türlü, “Evet” dese bir türlü...

 

“Bakan iken askerlik yapmam” diyebiliyor.

 

Ama yaş haddi var...

 

“Belçikalı Devlet Bakanı Emir Kır Türkiye’ye resmi ziyareti sırasında asker kaçağı olarak tutuklandı” gibi bir haber nasıl olur?

 

“Böyle rezalet olmaz” mı?

 

Bedelli askerlik skandalı...

 

Almanya’da onbinlerce gencimiz Alman olunca bedelli askerlikten muaf tutuluyor. Almanya bazı işleri sıkı tuttuğu için... Ama Belçikalı, Fransız, Hollandalı olmuş gençlere askerlikten muafiyet yok. Bakan da olsalar yok...

 

Olsa ne olur?

 

Sorun bunlardan para almaksa, alın paralarını, Allah kabul etsin... Ama bu gençlerimizi üç hafta Burdur’a sokacağız diye yaşamlarında, işlerinde, eğitimlerinde böyle sorun çıkarmayın. Üstelik böyle ayırımcılık olur mu? Almanya’daki başka, Fransa’daki başka...

 

Bizim Türkiye’nin vize uygulaması gibi... Belçikalılardan vize alır, Almanlardan, Hollandalılardan almaz ya... Bu tercihler neye göre, kimin kafasından çıkmıştır, hiç bilinmez...

 

Neticede, Bakan Emir Kır’ın askerlik meselesi umarım fazla dillere düşmeden bir şekilde çözülür ama ben gördüm ki, Brüksel’deki Askeri Ataşe ile falan gelmez bu çözüm... Yapıcı, yetenekli, anlayışlı ve özellikle de bilgili olmak gerekiyor, bu tür sorunları aşıvermek için...  Emir Kır ne askerlikten, ne Türk tabiyetinden ama ne de bakanlıktan vazgeçecek bir kişilik değil bence...

......................

 

 

 

 

 

 

 

 

ZAMAN GEÇİYOR SULTANIM, GEÇİYOR ZAMAN...

 

 

 

Sadece Türkiye-AB ilişkilerinde değil, ülkemizin iç ve dış sorunlarını, hedef olduğu  bazı iç ve dış tehditleri irdelerken de unutmamamız gereken bir şey var: Zaman çok çabuk geçiyor, koşullar çok kısa sürede değişebiliyor. Hiç beklenmedik, planlanmadık şeyler gerçek oluveriyor. Bazı sistemler, siyasetler bir anda çöküveriyor; kimi uçuk teoriler, felsefeler, umutlar veya korkular gerçekleşiveriyor.

 

Var ya: “Dün dündür, bugün bugün” meselesi...

 

Fazla gerilere gitmeye gerek yok, son 15-20 yılda ne ülkeler, ne devletler, ne süper güçler gördük ki, birkaç haftada bölünüp, parçalanıp gittiler, bir kısmı haritadan silindi.

 

1976-1980 döneminde, Brüksel Üniversitesi yıllarımın ikinci bölümünde Polonyalı bir sevgilim vardı. Anna... Babası da, annesi de üst düzey diplomatlardı. Elbette komünist... Çok güzel bir genç kızdı Anna ve ilişkimiz, bana pek yakışmayan şekilde ciddi, uzun, derindi.

 

O dönemde, Batı Avrupa’da, bir komünist ülkenin diplomatının kızıyla birliktelik ne demekti, bugün gençler tahmin bile edemezler. Belçikalı, Polonyalı, Rus ve tabii Türk, bütün istihbaratçılar peşimizdeydi. Her  yerde resimlerimizi çekiyor, bizi izliyorlardı.

 

Komünist diplomatlar elbette, ancak casus olabilirlerdi. Kızın ailesi, dış görünüşte pek karanlık !

 

Benimki pek mi aydınlık? Asker, emniyetçi, istihbaratçı, hukukçu... Ve Türk...

 

İş o kadar ciddi boyuttaydı ki, komünist ve anti komünist iki aile, Brüksel’de bir Türk lokantasında buluşup tanıştılar, kim bilir kaç ülkenin kaç istihbaratçısının gizli denetiminde...

 

Gerçekten zorlu bir mücadeleydi bizimki... O isteksiz buluşmada, zaten birbirlerinin lisanını da bilmeyen, ters rejimlerin anne ve babaları, değil konuşmak, pek bakışmamışlardı bile... Çocuklarının hatırına oradalardı ama bu tür bir ilişkinin olanaksızlığından eminlerdi. Zamanla çocukları da bunu göreceklerdi herhalde...

 

Anna, babasının tayini çıkınca Varşova’ya döndü ama benden vazgeçemedi. Bir yıl kadar uğraşıp, anne ve babasını, bu arada rejimin insanlarını ikna etti, çıkış vizesi aldı, Brüksel’e, yanıma döndü.

 

Bunlar, o dönemde gerçekleştirilmesi o kadar olanaksız şeylerdi ki şüpheler iyice arttı. Komünist kızın nasıl olup da Polonya’dan tek başına çıkabildiği, izin alabildiği, neden bu Türk’e dönmesine göz yumulduğu sorgulanıyordu.

 

Hem Belçika’dan, hem Polonya’dan, hem Türkiye’den müthiş baskılar gördük. Belçikalı istihbaratçılar tarafından saatlerce değil, günlerce sorguya çekildik, didik didik arandık. Komünizm öyle büyük bir tehlike ve tehditti ki, bizim masum ilişkimize inanan en yakınlar bile, bu işin olmayacağını, kısa yoldan dönmemiz gerektiğini, aksi halde büyük sorunlar yaşayacağımızı anlatıyorlardı.

 

Belçikalılar, o dönemde, okulu bitirmemi de fırsat bilerek ülkeyi terk etmemi istediler. İstemek ne kelime, yazılı belgeyle emrettiler.

 

Neticede Anna Paris’e gitti, bunalıp ayrıldık. Sorunlarımız son buldu. Aradan 30 yıla yakın zaman geçti, şimdi de, sık sık görüşüyoruz, o hâlâ Paris’te, çok isteyip doğurduğu, şimdilerde üniversiteli olan güzel kızıyla başbaşa, güzel güzel yaşıyor.

 

Bu yaşadıklarımı anımsıyorum. Komünist rejimin gücü, korkusu, baskısı, tehdidi hikayeleriyle bize yaşatılanları, yapılan müdaheleleri...

 

Ne oldu sonra?

 

O dönemde hiç kimse bilemezdi ki, on yıl içinde komünizm geniş ölçüde çökecek, Berlin Duvarı yıkılacak, Polonya Moskova zincirlerinden kurtulup  ABD yandaşı liboşlara teslim edilecek.

 

Ve hemen arkasından, daha dün Varşova Paktı’nın zorbalarından olan komünist Polonya önce NATO, sonra AB üyesi olacak !...

 

Düşünebiliyor musunuz? Anna ülkesinden çıkış, Belçika’dan giriş vizesi almak için bir yıl mücadele vermişti ve sonunda sınırdışı edilmişti.

 

O yıllarda Türklerin Batı Avrupa’ya gelmek için vize almaları gerekmiyordu.

 

Şimdi Türkler vize mücadelesini sürdürüyor,  “AB’li” Polonya’ya bile vizesiz giremiyorlar...

 

Polonyalılar ise, “Türkiye’yi AB’ye alsak mı, almasak mı” tartışmalarında söz sahibi oldular...

 

On yıl, yirmi yıl göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor ama o süreçte neler olabiliyor neler !..

 

 

 

 

 
 

 

 

BASIN VE İSTİHBARAT...

 

 

Batı Avrupa’daki gazetecilik yıllarımda benim ilgimi çeken, yakından izlediğim, üzerinde kitap da yazdığım konular arasında devlet terörizmi, bazı istihbarat servislerinin inanılmaz yöntemleri, devletlerle teröristlerin anlaşmaları da yer aldı. Başka türlü olamazdı zaten çünkü onyıllardır Türkiye, “terörizm-istihbarat-dış oyunlar” üçgeninde sıkıştırılmış durumda...

 

Soğuk Savaş döneminde ve sonrasında, doğrudan, yakından izlediğim ve yaşadığım bazı olayları, gerçekliğine inanılması güç oyunları, unutulmalarını geciktirmek amacıyla burada da not etmeliyim. Doğu, Batı, Kuzey ve Güney Avrupa’da, çok sayıda ülkenin istihbarat servislerinin kapılarını çaldım, mesleki amaçlarla içlerine girdim, aynı amaçlarla diyalog kurdum. Bu biraz cesaret ve özgüven meselesidiydi, pek zor bir iş değildi. Ama zaman zaman başım derde girdi elbette...

 

Örneğin, 80’li yılların ortalarında, Türkiye ile Bulgaristan arasındaki soğuk savaşın dorukta olduğu dönemde, zamanın Bulgar istihbarat servisi KDS bana fena halde kafayı takmıştı. Onlara göre ben bir gazeteci değil, “MİT ajanı”ydım... Ki o dönemde henüz Anadolu Ajansı’nda çalışmıyordum(!)

 

Onlara göre öyleydi çünkü Helsinki’deki AGİT zirvesinde dışişleri bakanlarına sorular soran da bendim; Avrupa Parlamentosu’na, hem de parlamenter olarak soktukları casuslarını deşifre edenler arasında da vardım. Onların Türkiye aleyhindeki çok yoğun ve başarılı istihbarat faaliyetlerini sadece Türk basınına değil, Batı Avrupa medyasına da aktarıyordum.

 

Avrupa Parlamentosu’nda, 1984 seçimlerinden sonra ortaya çıkan bir isim dikkatimi çekmişti. O zamanlar 70 yaşlarında olan parlamenter Gustav Pordea, Fransız Jean-Marie Le Pen’in aşırı sağ grubundandı ve sürekli Türkiye aleyhine, Bulgaristan leyhine girişimlerde bulunuyor, karar tasarıları sunuyordu.

 

Paris’e gidip, Fransız dış istihbarat servisi DGSE’nin kapısını çalışımı, bu parlamenter hakkında bilgi isteyişimi ve bu ilgimi çok memnuniyetle karşılayarak, hiç nazlanmadan bana bir dosya vermelerini dün gibi hatırlıyorum. Zaten sonradan fark ettim ki beni DGSE’ye yönlendiren, “Sen bu işi Fransız istihbaratçılara sor, belki yardımcı olurlar” diyerek Paris randevumu ayarlayan Fransız meslektaş aslında pek gazeteci değildi...

 

Pordea’nın öyküsü ilginçti: Romen asıllı bu göçmen, “komünistlerin emrinde çalışmayacağını” söyleyerek Fransa’ya iltica ediyor, 1983 yılında Fransız tabiyetini alıyor, “aşırı milliyetçi” oluyor, 1984 yılında Avrupa Parlamentosu seçimlerine Le Pen listesinden giriyor ve kazanıyor. Seçim listesinde ona o kadar cazip bir yer verilmiş ki, kazanmaması mümkün değil... İstihbaratçılar, bu kişinin Le Pen ve partisine büyük maddi bağışlarda bulunduğunu tespit etmişler ancak değirmenin suyunun nereden geldiğini kanıtlayamamışlardı.

 

Fransızların dikkat çektiği unsurlara göre, Pordea, aşırı sağcı ve anti-komünist bile olsa, başta Romanya olmak üzere Doğu Bloku ülkelerinin elçiliklerindeki davetlerin vazgeçilmez ismiydi. “Saf kan Fransız” adaylarını bir kenara bırakıp komünist kökenli bir ilticacıyı Avrupa Parlamentosu’na seçtiren Le Pen, bu kişiden çok uzak durmaya da özen gösteriyordu. Le Pen’in boşandığı eşi, Pordea’nın büyük para bağışlarından söz ediyordu.

 

Pordea, Avrupa Parlamentosu’nun “anti-komünist” vekillerinden biri gibi gözükmeye çalışıyor ama sürekli komünist rejimlerin menfaaterini savunan girişimlerde bulunuyordu. Bulgar Jivkov rejimi de bunların başındaydı.

 

Pordea, Türkiye’ye saldırıp duruyor, siyasi girişimlerinde kısmen etkili ve başarılı da oluyordu. Verdiği karar tasarılarının metinlerinde, Bulgar istihbarat servisi “Komitet Darjavna Sigournost” tarafından, çok dilde yayımlanan Türk aleyhtarı broşürlerden alıntılar vardı.

 

Ben, Türkiye’de, Tercüman’da, manşet haberlerle Gustav Pordea’yı, “Avrupa Parlamentosu’nda bir casus” olarak nitelendirirken, aynı günlerde, Londra’da “Sunday Times”, Paris’te “Le Matin” gazeteleri, Jean-Marie Le Pen’i, “para karşılığı, komünist bir ajanı Avrupa Parlamentosu’na sokmakla” itham ettiler. Bu gazeteler, ithamlarını, Le Pen’in eski (ve güzel) eşinin ifade ve suçlamalarına da dayandırıyorlardı. Eski kocasından intikam almak ve onun “siyasi itibarına” darbeler vurmak isteyen bu kadın çok tehlikeliydi, bir dergide çıplak pozlar bile vermişti.

 

Neticede Pordea, Avrupa Parlamentosu’nda beş yıl boyunca komünist rejimlere hizmet veren bir faşist olarak işlevini gördü ama “yalnız adam” durumundan kurtulamadı ve o çevreden sessizce uzaklaştı.

 

Aynı dönemde, aynı parlamentoda “Bulgar Bülbülü” olarak adlandırılan Alman Hıristiyan Demokrat parlamenter Axel Zarges de Batı istihbarat servislerinin gazabına uğrayıp piyasadan çekilenler arasında yer alıyordu.

 

O zamanki mücadele, Bulgaristan’daki Türklerin hak ve özgürlüklerini savunmanın mücadelesiydi. Türkiye, iyi dövüştü, çok çaba harcadı.

 

Aradan geçen yıllardan sonra kaderin cilvesine bakınız: Türkiye AB’den uzaklaşırken, şimdi AB üyesi olan Bulgaristan’ın Avrupa Parlamentosu’nda kendi milletvekilleri var. Ve bunların çoğunluğu Türk asıllı, Türkçe konuşuyor!..

..........

 

Batı Avrupa’da devlet terörizmi denince benim aklıma öncelikle Fransa geliyor. 10 Temmuz 1985 gecesi, Yeni Zelanda’nın Auckland limanında, yeşillerin “Rainbow Warrior” (Gökkuşağı Savaşçısı) isimli gemilerini nasıl sabote ettiklerini, insan ölümüyle sonuçlanan bu sabotajın daha sonra Fransa’da çok istihbaratçı ve bakan kellesi düşürdüğünü, Cumhurbaşkanı Mitterand’ın paçayı zor kurtardığını hatırlıyoruz. Ama neticede kazanan devlet teröristleri olmuş, Fransızların bölgedeki nükleer denemelerine köstek olmak isteyen yeşiller avuçlarını yalamışlardı.

 

Aynı dönemde, Fransız devletinin Asala canileriyle masalara oturup ne anlaşmalar yaptıkları tek tek ortaya çıkmış, Orly katliamı bu dosyalara tuz-biber olmuş ama sonuçta, yüzlerce insanın kurban gittiği terör örgütünün hakkından gelinmesinde Fransa’nın hiç katkısı görülmemişti.

 

80’li yılların ortalarında, Fransa kaos yaşıyordu. Asala dışında, birçok Arap kökenli terör örgütü, özellikle Paris’te hayatı zehir ediyordu. Belçika’da da, Savaşan Komünistler Hücresi (CCC) ve Brabant Canileri dönemi başlamış, sokak güvenliği için her polisin yanına bir de asker verilmişti. Gerçekte, hemen hemen bütün Batı Avrupa ülkelerinin ellerinde, kendi besledikleri teröristler tek tek patlıyordu. NATO’nun Amerikalı Avrupa Kuvvetleri Komutanı General Alexandre Haig’e bile suikast düzenlenmiş, general, yolu üzerinde patlayan bombadan tesadüfen kurtulmuştu.

 

Brüksel’in göbeğinde vurulan, arabasında cansız görüntülerini çekmek durumunda kaldığımız Türk diplomat Dursun Aksoy’un katillerini aramayı bile reddeden Belçika’nın ne durumlara düştüğünü de hatırlamalı... Hollanda katil zanlısını yakalayıp Brüksel’e postalamıştı. Belçika, Asala ile anlaşması gereği bu kişiyi fazla tutmak istemiyordu. Serbest bırakırken yaptığı açıklamada, Hollanda’nın katil diye yakaladığı şahısın aslında sağlam bir suçsuzluk kanıtı olduğunu anlatıyordu. Neydi bu kanıt? “Sanık, cinayetin işlendiği 14 Temmuz günü Paris’teydi, La Fayette mağazasında alışverişler yapmıştı, şahitleri vardı...”

 

Fransa ve Hollanda, Belçikalılara, “Oha” diyorlardı, çünkü 14 Temmuz ulusal bayram günüydü, mağazalar kapalıydı.

 

Katil zanlısı serbest bırakıldı, o dosya da öyle kapandı.

 

Ama bu olayın hemen ardından daha da komiğini yaşattı Belçika bizlere...

 

Paris metrolarında patlayanların, Belçika’daki Ecaussines askeri üssünden çalınan 800 kilo dinamitten olduğu belirlenmişti. Doğrudan Eylem isimli bir terör örgütü ön plandaydı ama tüm terör örgütleri dayanışma ve işbirliği içindeydi o dönemde... Ve bakın neler oldu:

 

1984 sonları, Fransa allak bullak, herkes Doğrudan Eylem’den söz ediyor, insanlar sokağa çıkmaktan korkar halde...

 

“Yerli malı” Doğrudan Eylem’in üç şefi, üç beyini olan Jean Marc Rouillan, Regis Schleider ve Nathalie Menigon Brüksel’e geliyorlar ve Belçika istihbarat servisi SP bunların varlığını tespit edip izlemeye alıyor.

 

Bu üç azılı terörist tutuklansa, Fransa’daki terör eylemleri geniş ölçüde son bulacak, birçok yaşam da kurtulacak.

 

Ama Belçika, diğer terör örgütlerine yaptığını yapmakta kararlıdır. Bu ülke, teröristlerin sığınağı, terörün arka bahçesidir. Teröristler ülkeye istedikleri gibi girer çıkarlar, bu topraklarda eylem yapmazlar, silah alıp, dinlenip, saklanıp, çekip giderler.

 

Avrupa’yı kana bulayan, yüzlerce insanın ölümünden sorumlu olan, Asala, İslami Cihad, Ebu Nidal, Kızıl Tugaylar gibi terör örgütleri ile temaslarda bulunan, uluslararası terörizm zincirinin en kalın halkalarını oluşturan üç teröristi “izleyen” Belçikalı SP, bu amaçla ikisi genç ve acemi, toplam üç ajanını görevlendirdi. Görev, bu teröristlerin ülkede neler yaptıklarına bakmak ve çıkıp gitmelerini beklemekten ibaretti.

 

Teröristler, Brüksel’deki bir garajdan araba kiraladılar ve çıkıp gittiler. Belçikalı ajanlar, arabayı izlemediler de garajın önünde kamp kurdular. Nasıl olsa kiralanan arabayı geri getirecekler ya...

 

Gerçekten de, üç gün sonra teröristler geri geldiler. (Daha sonra, kiraladıkları arabayla toplam 1644 kilometre yol yaptıkları belirlenecekti.) Arabanın kira bedelini öderlerken, dişi terörist Nathalie, garaj görevlilerinin şakın bakışları önünde, kapı yakınlarında dolaşan bir adamın üzerine saldırdı ve kolunu bükerek onu etkisiz hale getirdikten sonra bağırdı:

 

-Bu adamı rehin alıyoruz, siz bu işe karışmayın!

 

Rehin alınan adam, SP’nin 26 yaşındaki ajanı Jean-Marie Arnauld’dan başkası değildi. Arabaya bindirdiler, 800 metre ilerde indirdiler. Silahına, üzerindeki kelepçelere, kimliklere el koymuşlardı...

 

Paris, bu olup bitenleri öğrenince çılgına döndü. Belçika, hedef olduğu tüm hakeretlere rağmen, “devlet menfaati” gereği teröristleri tutuklamadığını açıklayabiliyor, “talihsiz bir olaydan” söz ediyordu.

 

Ama bu olaydan 20 gün sonra, bu kez Belçika’nın “yerli malı” Savaşan Komünistler Hücresi ilk bombasını Brüksel’de, Amerikan sermayeli bir İsveç firmasının önünde patlatıyordu.

 

Belçika’da öyle bir terör ortamı yaşandı ki, Brabant Canileri sokaklarda, mağazalarda çocuk ve kadınları taradı, öldürdü.

 

Aynı dönemde, 29 Mayıs 1985’te, Brüksel’in Heyzel stadında, Liverpool-Juventus maçı sırasında çıkan olaylarda, 400 milyon televizyon seyircisinin gözleri önünde 38 kişi can verdi.

 

Sonuçta Batı Avrupalılar durumu toparladılar. Bunu, genelde, teröristlere ve uluslararası terörizme karşı mücadeleyle değil, onlarla uzlaşarak başardılar. Bu uzlaşmalar, İspanya, Türkiye ve ABD gibi bazı “müttefiklere” pahalıya patladı; büyük kavgalara, istihbarat savaşlarına ve bazı ciddi hesaplaşmalara neden oldu, oluyor.

.....

 

Batı Avrupalıların “büyük dostluklar” kurdukları, “büyük alışverişler” yaptıkları, bol silah sattıkları Çavuşesku ve Saddam Hüseyin’in akıbetlerini de izledik bu süreçte... Kalleşliğin böylesi!..

 

Ama izlediğim inanılmaz istihbarat öyküleri arasında beni en çok etkileyen, ABD-Rus ürünü, KAL-007 olayıdır. Bugün kim hatırlar ki, bilemiyorum:

 

“KAL-007”, 007’sine rağmen, en azından teorik olarak istihbaratla hiçbir ilgisi olmayan bir uçuş numarası... Güney Kore Havayolları’nın Boeing’lerinden birinin, 1 Eylül 1983 günü gerçekleştirdiği, daha doğrusu gerçekleştirmek üzere havalandığı uçuşun numarası... Uçuş planına göre kalkış Alaska’dan... Tokyo üzerinden Seul’a varılacak... Uçakta 248 yolcu ve 29 mürettebat var.

 

Saat Tokyo’da 03.25... Sovyet Hava Kuvvetleri’nin avcı uçaklarından birinde pilot düğmeye bastı. Her birinde otuzbeşer kilo patlayıcı bulunan füzelerini ateşledi. 34 saniye sonra, KAL-007 uçağı, sol kanadından ve arka tarafından aldığı yaralarla, on bin metreden düşmeye başladı.

 

KAL-007 Sovyet füzelerine hedef olduğunda, uçaktaki yolculardan en şanslı olanlar hemen öldüler. Diğerleri için 12 dakikalık bir kâbus başladı.Oksijen maskeleriyle 12 dakika daha yaşayan, uçağın korkunç düşüşüne tanık olan yolcular, bu süre sonunda, Ohotsk Denizi’nde parçalandılar, boğuldular. Boeing 747’deki 278 kişi arasında kurtulan yoktu.

 

Ruslar, KAL-007’yi neden düşürdüler?

 

Moskova, bu uçağın, ABD istihbarat servisi CIA hesabına casusluk yaptığını açıkladı. Uçak, “Sovyet sınırlarını resimlemekle ve dinlemekle” meşguldü.

 

Kısa sürede ortaya çıktı ki, söz konusu yolcu uçağı rotasından çıkmış, Sovyetler Birliği’nin en büyük,  nükleer füzeli üslerinden birinin bulunduğu Ohotsk Denizi’ne yönelmişti. Pilot, Rusların uyarı ateşlerini görmezden gelmişti.

 

Reagan yönetimi ve CIA, 278 insanı canlı kalkan olarak kullandıkları ve ölümlerine neden oldukları bu operasyonun hesabını vermekte zorlandılar, Batı Avrupalı müttefikleri ve Japonya tarafından da yalnız bırakıldılar ama sonuçta, ABD ve Avrupa basınında çıkan değerlendirmeler, Batı’nın acımasız yüzünü gösteriyordu: “KAL-007’nin, ABD ve müttefikleri için elde ettiği istihbaratın değeri ölçülere sığmayacak kadar büyüktü...”

 

Herkes çenesini kapattı, 278 kişi öldü gitti...

.....

Olaylar, anılar...

 

Gazetecilik zor zenaat...

 

Brüksel’den İstanbul’a geliyorduk, Sabena uçağında... Bir kış mevsimi... Belçikalı pilot bir duyuruda bulundu: “Aşırı sis nedeniyle İstanbul’a inemiyoruz...”

 

Eee? Nereye ineceğiz? Ankara? Antalya? İzmir?..

 

Hayır. Atina !.. Geceyi Atina’da geçireceğiz... Otel ve yemekleri şirket ödeyecek...

 

“Hah” dedim kendi kendime, bana iş çıkacak... Belçikalı pilot farkında değil, yolcuların hemen hepsi Türk... Hiçbirinde vize yok ki Atina’da alandan çıkamazlar. O zamanlar bende Belçika pasaportu var ama Türkler henüz o kadar Belçikalı olmamışlar...

 

Gerçekten, Yunanlılar, gecenin bir saatinde gelen bu beklenmedik misafirler karşısında şaşırdılar ve bozuldular. Sabena pilotları otellerine gittiler, yolcuları alanda bırakıp... Yunanlılar, Türkleri dışarı salmıyor, birkaç Belçikalı yolcuyu otele gönderiyor. Ben de Belçikalı yolcular listesindeyim ama tabii Türklerle kalmak istiyorum ki gelişmeleri izleyip haber yapayım.

 

Türkler haklı olarak Sabena’ya bozuldular. Şirketin Atina temsilcisi çaresiz, ne yapacağını bilemiyor. Yolcular, uçağın tekrar havalanmasını, başka bir alana inmesini istiyorlar ama pilotlar gitmiş, uyumuş bile...

 

Ben fotoğraf çekerken, daha önce kimliğimi kontrol etmiş olan polisler geri geldiler, “Sizi gözaltına alıyoruz” dediler. Alandaki komiserlikte, birkaç saat süren bir sorgulamaya hedef oldum. Çok basit bir tesadüf olayı yaşanırken, işler değişti. Yunan polisi benim bir “ajan” olduğumu düşünüyordu, kayıtları bunu gösteriyordu. Bana bunu söyleyebiliyorlardı açıkça...

 

“Belçika pasaportlu Türk ajan”...

 

O dönemde bulunduğumuz yer Atina değil de Sofya olsa, anlayacağım, korkacağım... Ama Yunanistan’da bir şey olmaz... “Müttefik”... Diyordum ki yanıldığımı anladım, ciddi tartaklandım ve sonunda beni bu adamların elinden kurtaran, Sabena’nın yerel temsilcileri ile Belçikalı diplomatlar oldu... Ertesi sabah, uçak Atina’dan ayrılırken Yunan polisi beni bırakmak istemiyor, pilotlar ise, elçilikten gelen talimat doğrultusunda, bir yolcuyu bırakarak havalanmayı reddedeceklerini söylüyorlardı.

 

Şimdi düşünüyorum da, bu Belçika pasaportu beni çok dayaktan kurtardı galiba...

 

 

 

 

 

 

 

TÜRK CASUSLAR AB’DE...

 

 

Charles De Gaulle, 7 Mart 1966 tarihli mektubunda, ABD Başkanı Lyndon Johnson’a, “NATO Paris’i terk etsin” dediğinde Belçika’nın kaderi değişti. De Gaulle sadece NATO Genel Merkezi’ni değil, Avrupa Kuvvetleri Komutanlığı’nı (SHAPE) da sepetliyordu ülkesinden... Üç ay içinde Belçika hükümetinden ve parlamentosundan onay alındı, İttifak taşındı. Binlerce memur, diplomat ve asker Belçika’ya geldi... Ve binlerce casus...

 

Son 40 yılda teröristleri, silah kaçakçılarını, casusları mıknatıs gibi çeken Belçika’nın istihbarat birimlerinin bu koşullarda verimli olması zaten mümkün değildi. Soğuk Savaş döneminde de, sonrasında da, özellikle başkent Brüksel bunların cirit attığı merkez olarak kaldı, kalıyor.

 

İstihbarat sektöründe, casusluk alanında artık kavramlar, hedefler, veriler çok değişti... Her şeyden önce, kaçınılmaz bir şekilde, istihbarat ve casusluk işi giderek özel sektöre kaydırıldı. Resmen kurulmuş firmalar, devlet istihbarat örgütleri tarafından taşeron olarak kullanılıyor ve bu, birçok soruna çözüm getiriyor. Kamu kurumlarının uymak zorunda olduğu yasaları, uygulamak zorunda olduğu yöntemleri özel sektör umursamıyor.

 

Batı ülkelerinin bir kısmı, kamu harcamalarını istihbarat servisleri veya askeri birimler için değil, eğitim ve sağlık hizmetleri için harcamayı tercih ediyorlar ki buna karşı tavır almak kolay iş değil. Ne var ki, casusluk ve istihbarat işlerinin giderek özel sektöre kayması toplum için ciddi bir tehdit oluşturuyor çünkü savunulan insan hakları, bireysel özgürlükler umursanmıyor, yasalar deliniyor.

 

Belçika’da binlerce “sivil toplum örgütü”, binlerce ”gazeteci” var, kimin eli kimin cebinde belli değil... İstihbarat servislerinin tarih boyunca diplomatları, gazetecileri, sivil toplumcuları kullandığı, çalıştırdığı veya onların kimlikleriyle kendi ajanlarını değerlendirdiği bilinir. Örneğin, bazı gazeteciler vardır ki, bir istihbarat servisi tarafından kullanıldıklarını fark etmezler bile... Sınırlar çok “flu”dur. AB’de, NATO’da akredite olan gazeteciler arasında, haber izlemekten ziyade bilgi ve istihbarat peşinde olan ve daha da önemlisi, “dezenformasyon” yapanların bulunması da çok doğal...

 

Soğuk Savaş’ın ardından NATO’nun önem yitireceğini düşünenler elbette yanıldılar... İttifak’ın ne kadar  önem kazanacağı, Doğu Bloku’nun ve Varşova Paktı’nın çökertilmesi sırasında kullanılan yöntemlerden belliydi. SSCB gidiyor, ABD iyice geliyordu. “Küresel Jandarma” NATO’sundan vazgeçebilir miydi? Yeni tehditler, yeni koşullar, İstanbul Zirvesi...

 

Ve NATO artık “Savunma Alanı”ndan söz etmeye son verip “Kapsama Alanı”na geçti ve hemen ardından ilan etti ki, bu alan küreseldir...

 

Afganistan, Irak, Sudan, Balkanlar, Akdeniz... Her yerde NATO kontrolunda operasyonlar... Bu operasyonların ana yönetim merkezi de SHAPE...

 

Bir yandan da ekonomik kurumlar ve istihbaratçılar için giderek önem kazanan AB...

 

Avrupa’nın en büyük iki Nükleer Enerji Araştırma Merkezi’nden biri de Belçika’da...

 

Silah üretimi çok çok iyi, hatta bir kısmı resmi satışlarla küresel piyasaya sürülüyor, yani hepsi kaçakçılara gitmiyor...

 

Casus mu ararasınız? Asker, sivil... Özel sektör, kamu sektörü, hepsi burada... İşler çok yoğun...

 

Belçika’da 56 bin diplomat kimlikli yabancı var. Viyana Sözleşmesi’ne göre, casusluk dahil, ne suç işlerlerse işlesinler, dokunulmazlıkları olan...

 

Neyse, AB ülkelerinde istihbarat dosyaları ilginizi çekiyorsa, “Gizli Servis Öyküleri”ni öneririm. Uzun yıllar, çok emek vererek yazdığım bir belgeseldir. Piyasada bulamazsınız, çektiler ama internette var.

 

Belçika ve diğer AB ülkeleriyle Türkiye arasında, sivil ve askeri istihbarat işbirliğinin sanıldığından daha yoğun ve verimli olduğunu gözlemlediğimi belirtmek istiyorum çünkü, dışardan bakılınca, bunun olmadığı düşünülüyor. Olmayan, bir türlü sağlıklı düzeye oturtulamayan, siyasi ve bürokratik işbirliği... Adalet işbirliği...

 

Belçikalıların 1996’da başlattıkları Sputnik Operasyonu’nun terör örgütü PKK’ya ne büyük bir darbe oluşturduğunu hatırlayanlar çıkabilir. Med-TV’nin bu ülkede kapatılması, çok sayıda mekanın basılması, milyonlarca avroya ve değerli eşyalara el konulması, eğitim kamplarının çökertilmesi, uyuşturucu pazarının allak bullak olması, 100’e yakın militanın içeri alınması...

 

Bu operasyonun, zamanın Belçika Jandarma Komutanı Willy Deridder’in, 9 Temmuz 1996’da gerçekleştirdiği Türkiye ziyaret ve temaslarından iki ay sonra başlatılması elbette tesadüf değildi.

 

Diyeceğim şu ki, Türk sivil ve askeri istihbaratı AB ülkelerinde oldukça iyi işler beceriyorlar, müttefiklerle de diyalogları hiç fena değil bence... Ve şunu da ekleyeyim: AB kanadı, Türk istihbarat birimlerine sadece saygıyla değil, biraz da endişeyle, korkuyla bakıyorlar, bunların göründüklerinden çok daha güçlü ve yetenekli olduklarını varsayıyorlar.

 

Bakın, zamanında duyup, kanıt yetersizliğinden, biraz da A.A’ya uygun olmadığı için (ne de olsa yabancılar da bizi “Devlet Ajansı” veya “ajanı” görüyor) yazamadığım bir konuyu, birkaç yıl gecikmeyle burada aktarıyorum:

 

Brüksel’deyiz. Casusların cirit attığı “AB Başkenti”... Schumann Meydanı... Ve AB’nin en yüksek karar organı olan AB Konseyi binası... Bu binadadır ki üye ülkelerin daimi temsilcileri, bakanları, başbakanları, devlet başkanları toplanır, kararlar verirler.

 

28 Şubat 2003.

 

Genç bir stajyer, toplantı öncesinde hazırlıklarla meşgul... Ayrıntılara kaptırmış... Bir telefon iyi çalışmıyor, parazit var. Bu telefonu bir devlet başkanı kullanmak isteyebilir ve ayıp olur kendisine, eğer arızalı çıkarsa...

 

Genç stajyer, Konsey binasının teknik servisine telefon ederek arızayı bildirdiği zaman, Soğuk Savaş döneminin son bulmasından bu yana yaşanan en büyük casusluk olaylarından birinin gün ışığına çıkarılmasına yol açmakta olduğunun farkında değildi elbet...

 

-Alo, burada arızalı bir telefon var, parazit yapıyor...

 

Teknik servisten yanıt:

 

-Gene mi? Tamam, bir bakalım...

 

(Bu senaryoları kafamdan yazmıyorum, zabıtlar var...)

 

“Justus Lipsius” olarak adlandırılan ruhsuz ve sevimsiz AB Konseyi binasının içinde, duvarlarında, tavanlarında saklanmış kilometrelerce telefon kablosu var. 

Teknisyenler bu kabloları izleyerek sorunun kaynağını aramaya başlıyorlar, kolay iş değil... Kabloların elbette bir düzeni, bir planı var, belirli renklere göre sınıflandırılmış...

 

Binanın teknik servisinin bulunduğu bölümün üzerinde bir kapağı açan teknisyen öyle bir kablo ucu buluyor ki, rengi, elindeki planda yer alanlara aykırı... Bu kablo planda yok !

 

Kablo izleniyor ve bir beton kesit arkasında ilk “kara kutu” bulunuyor. Küçük değil, bir ayakkabı kutusu boyutunda..  Ve ardından dört kutu daha... Toplam beş etti !

 

Konsey’in Güvenlik Servisi Şefi, İspanyol asıllı Belçikalı Alexandro Legein’e haber veriliyor:

 

-Alex, kutular buluyoruz, bunlar muhtemelen dinleme cihazları...

 

-Sakin olun. Sakın kutuları ellemeyin, kımıldatmayın. Bu tür cihazlar kendi kendini imha yetenekli olabilir, en ufak bir kımıldatmada asit saçabilir, temkinli olun...

 

Neticede belirleniyor ki beş kutu, altı delegasyonu dinlemek üzere bağlantılanmıştır: Fransa, İtalya, Almanya, İngiltere, İspanya, Avusturya...

 

Bu ülkelerin ve tabii Belçika’nın istihbarat servisleri çağırılıyor, bilgilendiriliyor.

Anlaşılıyor ki bu dinleme sistemi uzun yıllardır, binanın inşa edildiği dönemden beri kullanılmış. Sistem, bina dışına, telefon ve radyo kanallarıyla sesleri aktarıyor.  Demek ki bina dışında, yakınında alıcı cihaz ve kişiler var.

 

Buraya kadar her şey son derece gizli... İstihbaratçılar, bu sistemi kullananlara tuzak hazırlıyorlar. Teknik birimler, bina çevresinde tarama yapacak, alıcı avına çıkacak. Bütün bunlar günler alıyor.

 

Bu arada, yıllardır sorunsuz çalışan bu dinleme sisteminin bir anda aksamaya uğraması da sorgulanıyor ve anlaşılıyor ki casuslar sistemlerinde bir değişiklik yapmak, AB Konseyi toplantısını dinlemek istemişler.

 

O dönemde AB liderleri zirveye geliyor, gündemde Irak var, ABD Irak işgaline hazırlanıyor, Kuzey Irak karışık, AB ne diyecek bilinmiyor ama gerginlik dorukta...

 

Casuslara kurulan tuzakların hepsi bir anda suya düşüyor çünkü Fransız “Le Figaro” gazetesi haberi patlatıyor:

 

“AB Konseyi’nde dinleme cihazları bulundu...”

 

AB Konseyi Sözcüsü haberi doğruluyor ve tabii operasyonlar son buluyor...

 

Ele geçirilen dinleme cihazlarının eski ama mükemmel bir teknolojiyle üretildiği, bunun ancak çok güçlü istihbarat servislerinde bulunabileceği belirlendi ama hangi ülkenin, hangi servisin işi, anlaşılamıyor.

 

“Bu işi kim yapmış olabilir” sorusuyla, en üst düzeylerde yapılan değerlendirmelerde dört ülkenin adı geçiyor ki, bizim ilgimiz burada artıyor:

 

ABD, Rusya, İsrail, Türkiye...

 

ABD hemen ve ikna edici bir şekilde açık konuşarak temize çıkıyor: “Aranızda, her yerde, bizim mikrofonumuz konumundaki İngiltere var. Buna ihtiyacımız yok ki...”

 

Gerçekten de, AB içinde ABD’yi bilgilendiren sadece İngiltere değil, pek çok “müttefik” var. Brüksel’deki Türk gazeteci ve diplomatların AB içinden bir haber ararken bu haberleri AB’lilerden önce Amerikalılardan elde edebildikleri sık görülür.

 

Rusya ve İsrail, Irak konusunda AB yaklaşımına ve gelişmelere elbette meraklı olabilirler. Ama bu sistem sadece AB zirvesini dinlemek için, güncel bir konu için oturtulmamış ki... Dinleme yıllardır var...

 

Türkiye ? AB ile ilişkileri yıllardır çalkantılı... İçerde bilgi ve istihbarat kaynağı en zayıf olan ülke... En fazla konuşulan, tartışılan dosya... Ve üstelik Irak konusunda da, hele ki “Kürdistan” olayı da vardır; çok ilgili, bilgili, etkili ve de meraklı bir ülke...

 

O dönemde bir arkadaş bu gelişmeleri bana aktardığı zaman ve “Ah, siz Türkler” der gibi ağzımı aramaya kalktığında, “Bana ne bakıyorsun şüpheli şüpheli, biz bu koridorlara gazeteci olarak giriyoruz, hepimizi de her an görüntülüyorsunuz” deyip şaka yapmıştım. O ise ciddi ciddi, “Seni bilmem ama istihbarat servisleri şu sıralarda AB binalarında temizlik işlerinde çalışan, bir de Konsey binasının inşaatında görev alan yüzlerce Türk’ün dosyalarını tek tek inceliyor” demişti.

 

Bak bu mantıklı...

 

Yıllar sonra, bu dosyada Türkiye’nin adı, “güçlü bir olasılık” olarak, ABD, Rusya ve İsrail ile birlikte, araştırma kitaplarına da girdi ama neticede bu müthiş dinleme operasyonunu kimin, nasıl başardığı belirlenemedi. Belçika Federal Savcılığı hemen bir soruşturma başlattı, halen devam ediyor. Konsey binasında tüm kablolar, sistemler yenilendi ve bu bina içinde çalışan binlerce memura sürekli ve düzenli olarak yazılı uyarılar aktarılıyor, bilgiler veriliyor: “Aman casuslara dikkat !”

 

2009 başında, AB Komisyonu, AB kurumlarında çalışan tüm üst düzey memurlara ilettiği bir iç yazışmada, “giderek artan casusluk girişimlerine karşı dikkatli olmaları” çağrısında bulundu.

 

AB Komisyonu sözcülerinden Valerie Rampi, basına yansıyan bu konuya ilişkin soruları yanıtlarken, “Mükemmel bir dünyada yaşadığımızı düşünecek kadar saf değiliz” dedi.

 

“Casusluk riskleri her geçen gün artıyor” diyen sözcü, Belçika güvenlik ve istihbarat birimlerinin bu yöndeki uyarılarını da teyit etti.

 

Komisyon, “hassas veri ve bilgileri korumak” gereği üzerinde durdu.

 

AB Komisyonu’nun iç yazışmasında, yöneticilerin, “lobicilere, stajyerlere, dışardan gelen uzmanlara ve gazetecilere karşı” tedbirli olmaları, bunların “gizli bilgi ve istihbarat arayışı” içinde olabilecekleri ifade ediliyor.

 

Sözcü, AB’de akredite olan gazetecilerin bu yazışmadaki genellemeden rahatsızlıklarını dile getirmeleri üzerine, sadece basın mensuplarının değil, “potansiyel casusların” hedef alınmasının söz konusu olduğunu anlattı ve şakacı bir ifadeyle, “uzun bacaklı, güzel bir sarışın stajyerin” de söz konusu olabileceğini söyledi.

.................

 

Neticede AB’de Türk istihbaratçılar, casuslar elbette var ama sayılarının, Türkiye’deki AB casuslarının sayısından çok daha az olduğunu düşünüyorum.

 

 

 
 

 

 

 

RESTORAN

 

 

Önce kayınvalidem Nilgün Hanım öldü... Trafik kazasında... Kaza değil aslında, cinayet... Karayolları Genel Müdürlüğü’nün cinayetlerinden biri... Hani, atıp yolun ortasına mıcırları, çekip gidiyorlar ya... Gencecik kadın, çekti, gitti...

 

Sonra annem öldü. O da genç sayılırdı, 69 yaşında... En azından, babamdan 17 yaş daha gençti... Babam şaşırmıştı zaten bu işe, “Sıra bendeydi, neden bu kadınlar sırayı bozuyor?” deyip duruyordu.

 

Sonra kayınpeder, Prof. Ahmet Taner Kışlalı öldürüldü... Babam iyice isyanlarda...

 

Ve nihayet babam da öldü. 87 yaşında...

 

Birkaç yıl içinde, sürekli cenazelerimiz için Türkiye’ye gele gide, dedik ki, “Yahu artık biz dönelim ülkemize...”

 

Gerçi bunu yıllardır söylüyorduk ama bu sefer ciddi...

 

Ben emekli olacağım, kitaplarımı yazacağım... Dolunay da bir şeyler yapar, Türkiye için...

 

Aklı fikri Türkiye’de, Türklerde...

 

O kadar ciddi ve kararlıyız ki, önce Brüksel’deki evimizi sattık. Parasıyla, anne ve babamdan miras, İstanbul Tuzla’daki evi onarttık. Sonra eşyaları taşıttık. Ve en sonra, bizim iki köpeği, Mızmız ve Tombi’yi uçağa koyup Tuzla’ya gönderdik.

 

Sene 2006. Karım Dolunay, benim için Belçika’ya geleli 13 yıl kadar olmuş, hep gazetecilik yapıyor. Konservatuar mezunu, zaman zaman da orkestralarda keman çalıyor. “Anadolu” diye yerel bir dergi yayımlıyor, müthiş bir gönüllüler ekibiyle... Hepsi saftaroz, tüm amaçları Türkiye’ye ve Türk toplumuna hizmet... Beş para kazanmıyor, sürekli cepten harcıyorlar...

 

Türkiye’ye döneceğiz ya... Ben de SSK’lıyım. Emeklilik belgelerimi hazırlattım, dilekçemi yazıyordum.

 

Dolunay yanıma geldi:

 

“Brüksel’de bir Türk Evi veya Türk restoranı açacağım...”

 

Buyrun cenaze namazına...

 

“Yahu biz dönmüyor muyuz? Köpekler bile gitti, evi sattık... Ne restoranı, ne Türk Evi?”

 

Boşuna konuşuyorum tabii...

 

Ah bu kadınlar... Bir kerecik de ben karar versem, n’olur?

 

Dolunay, bir “Türk Evi” veya “Türk restoranı” açacak mekân aramaya başladı. Çok komik bir durum, çünkü hiç paramız yok ve benim karım bir bina satın almaktan, çok büyük yatırım ve projelerden söz ediyor...

 

Ben, “Nasıl olsa olmaz” deyip sabır sürecini başlattım.

 

Dolunay, “Olacak bu iş” diyor...

 

“Nasıl olacak?”

 

“Annelerimizle babalarımızın ruhları bize yardım edecek...”

 

İnanılmaz bir durum... Benden umudu kesmiş olan karım, bizim rahmetlilerden medet umuyor...

 

Aldırmaz görünüyorum ama çok endişeliyim aslında... Bu genç kadın bugüne kadar her dediğini yaptı, her yaptığını başardı...

 

Brüksel’de binalar buluyor, projesi için çok uygunmuş. 500.000 avro, 600.000 avro... Bizde kaç para var? 5-6.000 avro...

 

Dolunay hangi öneriyle gelse gülüp geçiyorum. Olmaz bu iş...

 

Birkaç hafta geçti, ben valizlere bakarak bekliyorum. Köpekleri de özledim... Dolunay geldi:

 

“Bu iş tamam...”

 

“Tabii, tabii...”

 

“Bu iş tamam arkadaş! Ben bir İtalyan restoranını devir alıyorum. Binayı satın alıyoruz, hava parası da veriyoruz...”

 

“Bravo... Piyango mu vurdu?..”

 

“Yoooo... Projeyi bankaya sunmuştum, kabul ettiler, evi de gördüler. Yüzde 110 kredi veriyorlar. Bizden para çıkmayacak...”

 

Dolunay yanımdan uzaklaşınca hemen bankayı aradım: “Ya siz deli misiniz? Ne kredisi veriyorsunuz, kime veriyorsunuz? Ne yapıyorsunuz?”

 

Adamlar 30 yıldır bana ve bize o kadar çok borç vermişler ve de güvenmişler ki... “Siz imzayı atın, yeter” diyorlar. “Biz binayı gördük, kaçırılmaz bir fırsat, siz almazsanız biz alacağız. AB kurumlarının tam ortasında bir yer... Melekler size yardım ediyor, bu şansı kaçırmayın...”

 

“Melekler”, herhalde bizim rahmetliler... Ama borca giren ben... Çok komik bir şekilde, banka benim imzamı istiyor, Dolunay borç senedine imza atmasa da olurmuş... 

 

Ben tutuştum...

 

“Yahu diyelim ki evi, restoyu aldık... Bir sürü yatırım lazım; aşçı, işçi lazım... Biz ömrümüzde ticaret yapmamışız...”

 

Banka, Dolunay ile konuşmuş. Bir de “yatırım kredisi” veriyor...

 

Ben ömrüm boyunca hep borçlandım ama bu kadarı!...

 

Uzatmayalım... Bütün bunlardan birkaç hafta sonra, Brüksel’de “La Sublime Porte” (Bab-ı Ali) isimli bir Türk restoranı açılıyordu... Patroniçe Dolunay Kışlalı Uluç...

 

Kitabın en başında demiştim ya, benim yaşamımı kadınların yönlendirmesini kabullenmişim. On beş yıldır da Dolunay’a teslim olmuşum... Ben “Olmaz” diyorum, o, “Ben yaptım, oldu” diyor...

 

Emeklilik belgelerini bir kenara bıraktım. “Ben yokum bu işte” diyorum. Mesleğe devam...

 

Bir yandan da araştırıyorum, nasıl çıkılır böyle bir işin içinden?..

 

Restoranın yeri çok iyi... AB kurumlarına iki adım... Etrafta onbinlerce AB memuru var. Ben diyorum ki, “Döner-ekmek satsalar yeter... Para kazanırlar...”

 

Ama olur mu öyle şey... Zaten para kazanmaya ne gerek var? Öyle bir restoran olacak ki, aslında “Türk Evi”... Orada Türkiye, Türk kültürü, Türk mutfağı, Türk insanı tanıtılacak...

 

Nasıl olacak bu iş?

 

Türkiye’den iyi aşçılar getirilecek. Tablolar, dekor, müzik... Kaliteli bir ortam olacak, “Çağdaş Türkiye’nin Brüksel’deki imajı...”

 

Borçları kim ödeyecek, sorgulayan yok...

 

Maşallah, çevremiz geniş... Bir sürü akraba, arkadaş borç veriyor.

 

Bu ne güven? Ben anlamıyorum...

 

Borç veremeyenler de katkıda bulunuyor. Ünlü üstadımız Ara Güler müthiş güzel fotoğraflarını hediye ediyor, Sıtkı Olçar Usta, Brüksel dekoru için özel çalışmalar yapıp seramiklerini sunuyor dostlukla...

 

Bu arada restoranın üstteki katına bir de televizyon, DVD yerleştirildi. Türkiye görüntüleri yansıtılacakmış...

 

Baktım, herkes, her şeyi Dolunay’ın hatırına yapıyor. Bari benim de bir katkım olsun istedim... Benim hatırıma birileri bir şey yapar mı diye düşünürken, eksiklere de göz atıyorum. Koymuşlar ya televizyon ve DVD’yi... Oradan aktaracak görüntü, resim arıyorlar... Hah, tam bana göre... Türkiye’den görüntü, resim, tablo bulmak kolay... Benim hatırımı kırmayacak “Devlet” var... Ben bunları devletimden isterim ve de bir iş başarmış, katkıda bulunmuş gibi gözükürüm...

 

Hemen oturup Brüksel’deki Turizm Müşavirliği’ne yazdım. “Böyle böyle, bir Türk restoranı açıldı. Türkiye’nin tanıtımına katkıda bulunmaya öncelik veriyorlar. Bunlara Türkiye’den fotoğraflar ve görüntüler lazım...”

 

Müşavirlikten süratle yanıt geldi:

 

“Bizde yok böyle şeyler...”

 

Yuh !

 

Şaşırdım, kaldım. Zamanın büyükelçisiyle konuştum. Olmadı. Turizm (ve Tanıtma) Bakanlığı’nı aradım, olmadı... İstanbul Belediyesi de olmadı...

 

Türkiye’den fotoğraf ve görüntü bulamıyoruz!

 

Yuh bize, yazıklar olsun!...

 

Bu arada, “İstanbul 2010 Avrupa Kültür Kenti” projesi Brüksel’de geliştiriliyor...

 

Baktım olmuyor, aldım fotoğraf makinemi, düştüm İstanbul’a, çektim resimleri... Tuzla’nın bile resimleri var, çok güzel... Birkaç arkadaşı da seferber edip resim işini hallettik. Bir de DVD buldum havaalanında, Türkiye’yi tanıtan... Kalitesiz ama idare eder...

 

Sonra da, gene Dolunay ve bazı “destekçileri” çok istediler diye, çıplak kadın heykeli koleksiyonumun bir bölümünü restorana ödünç verdim, dekor için...

 

Türk restoranında çıplak kadın heykelleri sergisi... 

 

Eh işte, kimse “Katkın olmadı” demesin...

 

Devletimize de teşekkürler yani !..

 

Ve işin komik tarafı, bu restoran süratle ün kazanıp beğenilince, Belçika ve Türk basını bu mekândan söz edince, televizyon röportajlarına konu olunca ne dediler bilir misiniz?

 

“Orası Türk Devleti’nin yeri... MİT’in yeri...”

 

Dolunay bu dedikodulara oldukça bozuldu. Ben ise gurur duydum doğrusu... Bizim MİT’in böyle olanak ve yetenekleri olmadığını iyi bilirim. Devletimizin tanıtım ve propoganda yeteneklerini (!) ise tüm dünya bilir. Dolayısıyla, böyle dedikodular çıkması, hem Devlet, hem MİT için gayet “pozitif”... Gerçek değil ama “pozitif”... Hedefe ulaşıldığının işareti bunlar... Türkiye’nin ne kadar becerikli olduğuna inandırıyorlar demek ki insanları... Daha ne? Şimdi ortaya çıkıp, “Yahu bu Devletin kurumları bir fotoğraf bulmaktan aciz” denir mi elin gâvurlarına?..

 

Ben burada dalga geçiyorum bunları yazarken ama Dolunay ve ekibi gerçekten süründüler, hâlâ da sürünüyorlar. Bırakın desteği, kösteklerle uğraşıyorlar Türkiye’den yana...

 

Ben seyirciyim ama içim gidiyor izlerken, gazeteci olarak... Çünkü Brüksel’deki restonun müdavimlerini bir görseniz, şaşarsınız... Gazeteci olsanız, çıldırırsınız. Tüm haberler burada... Bir bakıyorum, caddeyi trafiğe kapatmışlar, karşı binalara silahlı timler yerleştirmişler, restonun içi, tuvalete kadar korumalarla dolmuş. Kim geliyor? Türkiye Cumhuriyeti’nin Genelkurmay Başkanı...

 

Vay be! Öyle bir dönem ki, Orgeneralim bana iki söz etse, manşetlik haberler çıkacak... Ama karım acımasız... “Burası özel mekân... Sen yanaşamazsın...”

 

İşe bakınız! Haber olunca ben yanaşamıyorum, yanaşsam da susmak zorundayım, gazeteciyim diye... (Ama krediler, borçlar benim adıma...)

 

Bir bakıyorum NATO Genel Sekreteri restoda... Bir bakıyorum, AB Komisyonu Başkanı, Avrupa Komisyonu Başkanı, Solana, Verheugen; Türk, Belçikalı, Yunan bakanlar, her ulustan milletvekilleri... Haber kaynıyor resto...

 

Ama bana iş yok...

 

Daha doğrusu iş var... Bazı geceler bulaşık bile yıkattılar bana, vicdansızlar...

 

Gene de itiraf ediyorum, bir kez daha karımla gurur duydum.

 

“Ben yaptım, oldu...”

 

Oldu hakikaten...

 

Danimarka’dan İspanya’ya giden bir Türk hanım, uçaktaki dergide resto hakkında bir methiye okumuş, Brüksel’e gelip yemek yedi... Bindiği uçak THY bile değil...

 

Belçika televizyonu uzun bir röportaj yaptı, gazeteler çok olumlu yorumlar yansıttı. Resto işi gidiyor...

 

Devlete veya MİT’e teşekkür borçlu değil tabii karım ve ekibi... Bana da değil... Zaten o hep bizim rahmetlilere dua ediyor...

 

Bu arada merak edeceksiniz, bizim köpekler ne oldu?

 

Onlar şanslı... Gidiş o gidiş... Mızmız, zaten yaşlıydı, geçenlerde öldü. Tombi ise Tuzla’daki Elif-Kaan dostlara yamandı,  keyfi yerinde...

 

Neredeyse üç sene oldu bu resto macerası başlayalı... Ayrıca kitabı yazılacak bir hikaye...

 

Bu arada, yaşıma başıma bakmadan, “eskiden gözlerim iyi seçiyordu” zihniyetiyle motosiklette gezerken bir kaza yapıp bir süre tekerlekli sandalyelerde sürününce yelkenleri suya indirdim. Bazı şeyleri fazla ciddiye almamak, bazı şeyleri daha keyifli yaşamak zamanı geldiğini daha iyi fark ettim.

 

Ve isyan bayağını çektim: Ben Türkiye’ye dönüyorum arkadaş... İsteyen gelir, isteyen kalır bu uyuz ülkede...

 

Yani, “Beni seven arkamdan gelsin” demedik ya...

 

Öyle desem değil Belçika, tüm AB boşalır mazallah (!)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

DOLUNAY VE “AŞAĞILIK ERKEK MİLLETİ”...

 

 

 

Kadınları keşfetme, anlama; onlarla her şeyi paylaşma mücadelemden söz ettim...

 

“Kaderimi hep onlar belirledi, arkalarından gittim, onlara teslim oldum” dedim...

 

Bazı sevgililerimden, çapkınlıklarımdan söz ettim...

 

Seksofiller adına, seksofoblara karşı mücadele çağrısı bile yaptım bu kitapta...

 

İyi de, “Senin bir sahibin yok mu? Başın boş mu?” diye soranları da duyar gibi oluyorum...

 

“Evli barklı adamız” neticede... Di mi? “Bu ne cüret ? Hiç mi kadın dayağı yemedin ki böyle konuşup yazarsın?”

 

“Ben kadınım” diyen bütün kadınları sevdim ve saydım. Çok da fazla değiller, giderek azalıyor sayıları... Her zaman inandım ve savundum ki, Tanrı’nın en müthiş eseridir “kadın”... Yazdım ki, kadınsız ve susuz yaşanmaz... Dedim ya, ibadetin, Tanrı’yla buluşmanın yoludur o... Yaşamın anlamı, yaşama sevincidir...

 

Evlenme teklif etmedim, işime gelmedi, tercihim değildi bu; ama iki defa evlendim. Birincisinde teklifi kabul ettim, ikincisinde karşımdaki teklifle gelmedi zaten, kararını vermişti, bana izlemek kalıyordu sadece... Benim teklifim evlenmek değil, bir an önce ayrılmaktı ama kısmet olmadı...

 

O gün bu gündür izliyorum Dolunay’ı...

 

O’nu tanıdığım zaman 14 yaşındaydı. Tomris Giritlioğlu’nun “Kanto’dan Tango’ya” filminde “kemancı kız” rolünü oynuyordu. Gerçekten de kemacıydı, konservatuvarlı...

 

Utanarak aşık olmuştum ona... Ondan 20 yaş büyüktüm, evliydim, çocuklarım bile vardı...

 

Üstelik en güzel dostlukları yaşadığım Prof. Ahmet Taner Kışlalı ile Nilgün Kışlalı’nın çocuklarından biriydi söz konusu olan, hem de küçüğü...

 

Birkaç yıl geçti, bana “abi” diyerekten...

 

Ve günün birinde, karşıma geçip, “Ben senden vazgeçmeyeceğim. Sen benim erkeğim olacaksın” dediğinde 18 yaşındaydı...

 

Aynı yıl Belçika’ya geldi, geliş o geliş... Neredeyse 20 yıl oluyor.

 

Bu inanılması güç sevgi öyküsünün ayrıntılarını “İki Türk’ün Ölümü”nde bulabilirsiniz. Kâbus gibi bir başlangıç ve sınırsız bir mutluluk...

 

Aslında ben bu kadını da boşardım herhalde ama vakit olmadı, vakit bırakmadı.

 

Pek akıllı gitti bu işte... Üzerimde “evlilik baskısı” olmadı ki boşanmayı düşüneyim...Hiçbir zaman evlenme yıldönümü kutlamadık. O’nun Belçika’ya geliş tarihi, yani gerçek buluşmamızın tarihi 6 Şubat kutlanır hep...

 

Ve hiç kıskanmadı, öylesine bir özgüven...

 

Ama bana neler yaşattı, bir bilseniz... Hâlâ de neler yaşatıyor !..

 

Bu birlikteliğin en başında fark ettim ki muhatabım kadınötesi bir melektir. Sadece olağanüstü bir güzellik, zekâ veya doğallık değildir söz konusu olan... Bir anormallik var; bir ruh güzelliği, bir pozitif enerji, bitmez, tükenmez...

 

Genelde tercihini kadınlara kolayca teslim olmaktan yana kullanan ben, ilk defa direnmeye kalkıştım, yemedi...

 

Kendime haksızlık etmeyeyim, sıkı bir mücadele verdim o’nun için, onunla birlikte ama hiçbir zaman o’na karşı değil... Kavgasız, dövüşsüz bir birliktelik... Dedim ya, vakit bırakmadı ki şu evliliği kurallarına, geleneklere göre, gereği gibi yaşayalım...

 

Belçika’ya geldiği gün, o güzelim 6 Şubat’ta aldığım zaman karşıma bu çocuğu, “Unut” dedim, “Bugüne kadar sana empoze edilmiş olan fikirleri, toplum baskılarını, kuralları unut... Kendi kurallarımızı kendimiz belirleyeceğiz ve sonuçlarına da biz katlanacağız...”

 

Ve “Uç” dedim... “Uçacaksın!”.. “Ne kadar yüksekten uçarsan, uçmak bilmeyenlere o kadar küçük görüneceksin ama boşver onları... Sen uç! Düşecek gibi olursan, söz, ben yanındayım...”

 

Bu genç kadının bu kadar da söz dinleyeceğini tahmin etmiyordum doğrusu...

 

Bir uçuşa geçti ki, izlemek için jet pilotu değil ama “cesur” olmak gerekti.

 

Düşecek gibi olmadı mı hiç ?

 

Oldu.

 

Üç defa...

 

Birincisi, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün cinayeti... Anne Nilgün Kışlalı’nın genç yaşta öldürülüşü...

 

Dolunay tepe taklak düştü...

 

Sözümü tuttum, toparladım durumu... Kırık kanatları onarıp salıverdim yaşama...

 

İkincisi, birkaç yıl sonra...

 

Baba Prof. Ahmet Taner Kışlalı’nın, İran’ın beslemesi yobazlar tarafından katledilişi... Bir bomba... Parçalanan bir baba... Parçalanan yürekler... Sönen bir ışık daha...

 

Dolunay gene tepe taklak düştü, fena düştü...

 

Gene sözümü tuttum. Toparladım... Zor oldu, çok zor oldu ama başardım...

 

Genç kadında öylesine bir pozitif enerji, öylesine bir insan ve yaşam sevgisi var ki...

 

Üçüncüsü pek önemli değildi de beni etkiledi.

 

Çok aptalca bir “kaza” sonunda hastaneye düşüp bir süre tekerlekli sandalyede gezindim ben... İşte o zaman Dolunay uçuşu bıraktı, yanımdan ayrılmadı... “Sen neden uçmuyorsun” diye sorduğumda da, “Sen yürüyemedikçe ben uçamam” dedi ki kendime geldim.

 

O badireyi de atlattık...

.......

 

Anlatayım size, neler gösterdi, neler yaşattı bana, boşanmayı düşünecek vakit bırakmadan...

 

Prof. Kışlalı ve Nilgün Hanım hikayelerine girmiyorum hiç... O anne ve babanın elinden bu çocuğu almanın mücadelesinde neler yaşadığımı bir ben bilirim, bir Allah bilir, bir Dolunay bilir, bir de “İki Türk’ün Ölümü”nü okuyanlar...

 

Kemanını kapıp Belçika’ya geldiğinde, ben sanıyordum ki keman çalacak... Zaten beni o kemanıyla almıştı avuçlarının içine...

 

Gazeteci oldu...

 

Televizyon kanallarında boy gösterdi, dergi çıkardı, makaleler yazdı...

 

Ben Anadolu Ajansı’nda denge sağlamaya çalışıyorum; o sataşkan, herkese sataşıyor...

 

Ve herkes onu seviyor...

 

Pek sık bakmıyoruz ama elimde ne fotoğraflar var...

 

Dolunay’ın “siyasi dostları”: Tansu Çiller... Mesut Yılmaz... Murat Karayalçın... Süleyman Demirel... Bülent Ecevit... Deniz Baykal... Abdullah Gül... Ahmet Necdet Sezer...

 

Bu ne ya ?

 

Dolunay’ın “askeri dostları”: Org. İsmail Hakkı Karadayı, Org. Hüseyin Kıvrıkoğlu, Org. Yaşar Büyükanıt...

 

Bu ne be?

 

Ve Dolunay’ın “AB’li dostları”: Günter Verheugen, Romano Prodi, Javier Solana...

 

Bunlara ünlü sanatçıları, müzisyenleri, artistleri, gazetecileri, yazarları ekleyin...

 

Bir de ne idüğü belirsiz “Ergenekon” takımını... Var ya, köpekleriyle falan yatanlar... Bekir Coşkun, Emin Çölaşan, Mehmet Ali Kışlalı, Hıncal Uluç...

 

Bir de ben, “zurnanın son deliği”...

 

Anlatayım, eğleneceksiniz...

 

Brüksel yakınlarında, Wavre’daki evimizdeyiz. Telefon çaldı, açtım. Garip bir ses :

 

-Ben Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer...

 

Güldüm.

 

“Ben de Belçika Kralı Baudoin...” dedim.

 

Bizde şakacı arkadaş çok... Ama karşımdaki bir tuhaf, gülmüyor:

 

-Ben Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Dolunay Hanım’la görüşebilir miyim?

 

“Cumhurbaşkanı” dediğin böyle telefonla arar mı? Sekreteri falan yok mu? Ben ne bileyim?

 

Baktım iş ciddi, “Pardon Sayın Cumhurbaşkanım, karım şu anda bahçede köpekle oynuyor, hemen çağırıyorum” dedim ve aradan çekildim.

 

Bu ne sohbet! Ne kadar içten, ne kadar güzel ve dürüst bir arkadaşlık gibi... Dertleşiyorlar telefonda, neredeyse bir saat sürdü... Manzara o kadar komik ki, Dolunay bir yandan Cumhurbaşkanı ile konuşuyor, bir yandan da köpekle oynuyor, köpeğe top atıyor, köpek topu geri getiriyor, o tekrar atıyor...

 

“Kızım, konuştuğun kişi Cumhurbaşkanı!.. “

 

“Eeee? N’olmuş? O da bizden biri, sen tanımıyorsun, o kadar iyi ve kaliteli bir insan ki!...”

 

Bu olaydan bir zaman sonra, Ankara’dayız... Karım evden çıkıyor.

 

“Nereye bebeğim?”

 

“Çankaya’ya...”

 

“Yani?..”

 

“Cumhurbaşkanı Sezer’le görüşeceğim, röportaj yapıp sohbet edeceğiz, çay içeceğiz...”

 

“İyi, bende de selam söyle...”

 

Ne diyeyim ki başka?

 

Daha önceden deneyimliyim...

 

Tuzla’da güzel güzel oturup keyif yaptığımız bir sırada da telefon çalmıştı. Gene ben açmıştım:

 

“Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Sayın Dolunay Uluç’u yarın Köşk’te bekliyor...”

 

Bu da nerden çıktı şimdi?

 

“Ben görüşmek istemiştim. Dergi işleri için... Röportaj, muhabbet...”

 

Ve talimat:

 

“Sen de gel, resim çekersin, bir işe yararsın...”

 

Gittik ertesi gün...

 

Cumhurbaşkanı Dolunay’ı çok s