
![]() |
Hoş geldiniz Sayın Büyükelçi...
Türkiye’nin yeni Belçika Büyükelçisi Fuat Tanlay görevine başladı. Biz de, “Hayırlı olsun”, “Allah kolaylık versin” diye başlayalım. Diplomatlık, herhalde dünyanın en zor mesleklerinden biridir. Düşünsenize, genelde kendinize ait olmayan fikir ve görüşleri savunmak, temsil etmek durumundasınız... Teorik olarak, Türk Devleti’nin temel ilke ve çizgilerini savunuyor, temsil ediyorsunuz. Orada sorun yok... Ama pratikte, zaman zaman çok uyduruk hükümetleri, hatta Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerine ters düşenleri dinlemek, izlemek, temsil etmek durumunda kalıyorsunuz. “Ben laik Türkiye Cumhuriyeti’ni; Atatürk’ün ve milyonlarca gazinin, şehidin kurduğu, koruduğu Türk Devleti’ni temsil ediyorum” diyor, ama zaman zaman, kılığıyla, kıyafetiyle, tavır ve düşünceleriyle bu Devlet'i hiç de temsil edemeyen "yetkili" insanlara utançla refakat etmek zorunda kalabiliyorsunuz. Onlardan aldığınız emirleri, ne kadar yanlış olduğunu bile bile, çaresiz uyguluyorsunuz. Bunlar geçmişte görüldü, yaşandı. Ne kadar zor ! Diplomatlık zor zanaat... Onlara güvenen de pek bulunmaz... (Tıpkı gazeteciler gibi...) Boşuna dememişler: “Hayatta üç cins mahluk vardır ki geldiklerini zannederken gittiklerini, gittiklerini zannederken geldiklerini görürsünüz: Kadınlar, diplomatlar ve yengeçler...” Ne kadar doğru! Ama diplomatlar, kadınların ve yengeçlerin aksine, kendi doğalarına aykırı davranmak zorunda oldukları için bu durumdadırlar. Ben hiç ''doğal'' bir diplomat tanımadım. Genelde emekli olunca doğalarına dönmeye, kendileri olmaya çalışırlar, ellerinden geldiğince... Ne kadar çok büyükelçi vardır ki emekli olduktan sonra kitaplar yazıp, demeçler verip "gerçekleri" söylemeye başlar, içlerini dökerler... Ne olursa olsun, Büyükelçi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temsilcisi olduğu için her zaman saygındır. Toz kondurmayız. Brüksel'in büyükelçileri de pek boldur, neler gördük!.. Hiç birine toz kondurmadık. Şimdi, yeni göreve başlayan bir Büyükelçi'ye “dostça” verilmesi gereken “ciddi mesajlar” olduğunu düşünüyorum ve en baştan uyarıyorum: Brüksel’de kalemini satmamış, çok cesur ve dürüst gazeteciler vardır. Bu başkentte artık ciddi sivil toplum örgütleri de vardır. Onlar için öncelik Türkiye Cumhuriyeti’dir, Türk insanıdır, Belçika’daki Türk toplumudur. Bilirler ki, bu taraflara gelen başbakanlar, bakanlar, büyükelçiler, bürokratlar “yolcu” dur, onlar ise “hancı”... Hep öyle oldu... Dağdan gelip bağdakini kovmaya kalkanlar hep çuvalladılar. Bu bir ! İkincisi ve daha önemlisi: gelen Büyükelçi, giden büyükelçilerin yaptıklarını, yapmadıklarını ve yapamadıklarını çok iyi analiz etmeli... Gidenler genelde iyi, hoş adamlardı. (Türk Dışişleri'nde kadın büyükelçi sayısının çok az olması ne yazık...) Sıkı çalışanları da gördük, emeklilik havasına girenleri de... Somut olarak neler yaptıklarını araştırmak gerek... Bürokrasi zihniyetinin getirdiği başarısızlıklar da yaşandı, çok güzel girişimler frenlendi, defnedildi... Basit bir örnek: Bir Büyükelçi, her ay Türk toplumunun temsilcileriyle gürüşeceğini, onları dinleyeceğini söyledi. Bunu “kısmen” yaptı. Görüştü ama pek dinlemedi, daha çok kendisi konuştu. Özellikle gençleri hiç dinleyemedi, anlayamadı. O toplantılara katılan ama doğru düzgün Türkçe bilmeyen Türk gençlerini, “Türkçe bilmeyen gelmesin” diyerek dışladı, aşağıladı. O çocukların koşullarından ve ruh hallerinden hiç anlamadı. Çuvalladı. Kendi konuşup kendi dinler hale düştü. Gençler olmadan olmaz ! Bazı büyükelçilerin basınla ilişkileri hemen hemen “sıfır” düzeydeydi. Gazetecileri toplayıp konuşmaz, bilgilendirmezlerdi. Büyükelçiliğe bağlı bir tek müşavirliğin bir tek işi hakkında bilgi verilmez, bilgi alınamazdı. Basından kopuk olunca, halktan da koptular. Halka açık toplantıları basına kapatacak kadar ileri gidenler oldu. Basın olmadan olmaz ! Diyanet Vakfı gibi önemli bir kuruluşu "başıboş" bırakan da oldu... Diyanet Vakfı'nda, Türkiye Cumhuriyeti'ne, Atatürk'e, Devlet'e ve hatta Diyanet İşleri Başkanlığı'na en büyük hakeretleri içeren cilt cilt kitaplar satıldığını gördük. Bu duruma son verilmesi için gereken girişimler yapıldı elbette... O kitapları fatura eşliğinde satın alıp diplomatların, "yetkililerin" önlerine attık. Diyanet Vakfı'nın bir "cehalet vakfı" haline gelmemesi gereğini anlatmaya çalıştık. Bugünkü manzara, bu konuda başarılı olunduğunu kanıtlamıyor ama en azından o tür kitapları artık çoluğa çocuğa satmaya kalkmıyor bazıları... Belçika zor yer... Teröristlerin, tarikatların cirit attığı sorunlu, kompleksli ve geleceği belirsiz bir ülke... Fehriye Erdal dosyası, Ermeni dosyası daha çok baş ağrıtacak... Adamların anayasalarında “bölücülük” ilkesi benimsenmiş... Dert anlatmak zor oluyor... Şimdi aramızda, dostça konuşuyoruz . Bir büyükelçinin dikkat etmesi gereken pek çok unsur arasından birkaçına değinmek, haddimiz değilse bile, yararlı olur düşüncesiyle... Örneğin dernekler, sivil toplum örgütleri... Artık bunları da iyi tanımak, ayırdetmek gerekiyor. Dernekten derneğe fark var. Bazıları Türkiye’ye kamyon kamyon yardım malzemesi gönderir; bazıları Türk gençlerine kültür, sanat, folklor, müzik, dil öğretir; bazıları kadınlara, çocuklara, emeklilere, ailelere büyük hizmetler verir; kimisi basın-yayın yoluyla toplumu aydınlatır, yönlendirir, bilinçlendirir... Bazıları ise yan gelip yatarlar. Böyle yapmakla da yetinmez, kendi başarısızlıklarını örtbas etmek için gerçek hizmeti verenlere saldırır; dedikodu, iftira üretirler. Kimisi de çok “elit” olduğu iddiasiyla 40-50 kişiyi zor toplar; toplumdan kopuk, büyük otellerde kendi aralarında yemek yiyip ahkam keserler. Çeşitli Bizans oyunlarıyla da kendi kendilerini avuturlar. Parazitleri, lafla peynir gemisi yürütmeye kalkanları, topluma "negatif enerji" dağıtmayı hüner bilenleri bir kenara bırakıp, kim ne yapıyor, kim somut olarak ne yapmış buna iyi bakmak lazım. Diyanet Vakfı’nın içler acısı durumuna da acilen bakmak lazım. Seçimler yaklaşıyor. Türk asıllı politikacıları ihmal etmemek, en önemlisi de, birbirlerine kemer altı darbeler vurup durmalarına son vermelerini sağlamanın yollarını aramak lazım... 2006'da yarım milyona yakın Belçikalı turist Türkiye'ye gidiyor. Belçikalılar Türkiye'yi de, Türkleri de seviyor. Turizm Müşavirliği'ne sık sık uğramak lazım... Valon MR partisinin Türkiye ve Türk düşmanlığı akıl almaz boyutlara ulaştı. Bu partinin bir senatörü, kocaman bir gazetede Türkler için "cellatların çocukları" dediği zaman diplomatik tepkinin de duyulması lazım... Türk toplumunu kışkırtmak istiyorlar; bu insanları, hükümeti, politikacıları diplomatik yollardan da uyarmak, ne kadar yanlış yaptıklarını anlatmak lazım... Zor iş diplomatlık... Brüksel’e gelmiş, hizmet aşkıyla yanıp tutuşan bir diplomat, mecburen evinde ağırladığı bir başbakanın veya dışişileri bakanının, “Bu konutta neden alaturka tuvalet yok?” sorusuyla muhatap olduğunu, üstelik gerekeni yaptırmak zorunda kaldığını anlatırdı yakın geçmişte... Zor iş... Allah kolaylık versin... Yeni Büyükelçi, şüphesiz, sivil toplum örgütlerinin önem ve gücünün de farkındadır. Birlikten kuvvet doğduğunu bizden daha iyi bilir. Nitekim ilk mesajında verdiği sinyal de bu... Bizim tarafta bütün ekip ve “Anadolu Hareketi” kararlı : "Kanla, irfanla kurulmuş" bu laik Türkiye Cumhuriyeti’ni, Atatürk’ün emaneti bu yüce Devlet’i gereği gibi temsil edebilmesi için, yeni Büyükelçi’ye saygı, sevgi ve destek tam olacak... |