"Ermeniler neden
göç etmeye zorlandı?" (Popüler Tarih)
TÜRK - ERMENİ İLİŞKİLERİNİN
DÜNÜ BUGÜNÜ
Tarihte Anadolu topraklarında, Pers, Makedon, Selefkit, Roma,
Part,
Sasani, Bizans, Arap ve Türklerin hakimiyeti altında yaşamış olan
Ermeniler,
Selçuklu Türklerinin hakimiyetine girmeleriyle, Bizans'ın
zulüm idaresinden
kurtarıldılar ve insanca yaşama hakkına sahip oldular. Fatih
döneminde ise
Ermenilere din ve vicdan hürriyeti en üst düzeyde
verildi, Ermeni cemaati için
dini ve sosyal faaliyetlerini yönetmek üzere Ermeni
Patrikliği kuruldu.
Tarih boyunca Romalılar, Persler ve Bizanslılar tarafından Anadolu'nun bir yerinden diğerine sürülen, savaşlara itilen ve çoğu kez üçüncü sınıf vatandaş muamelesi gören Ermeniler, Türklerin Anadolu'ya girişlerinden sonra, Türklüğün adil, insani, hoşgörülü, birleştirici töre ve inancından yararlandılar. Bu ilişkilerin gelişme ve doruğa ulaşma çağı olan 19. yüzyıl sonlarına kadar süren devir, "Ermenilerin altın çağı" oldu.
Osmanlı Devleti'nin çalışkan, dürüst ve üretken her teb'asına sağladığı imkanlardan Gayr-i Müslimler içinde en çok faydalananlar da Ermeniler oldu. Askerlikten, kısmen de vergiden muaf tutulurken, ticarette, zanaatta, çiftçilikte ve idari işlerde yükselme fırsatını elde ettiler ve devlete bağlı, milletle kaynaşmış ve anlaşmış olduklarından dolayı "millet-i sadıka" olarak kabul edildiler.
İstanbul Ermeni Patrikliği'nin kuruluşu tarihte eşine zor rastlanır bir olay: Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sekiz yıl sonra, 1461'de, Batı Anadolu'daki Ermeni episkoposluğunu, çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi, Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneği. Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın, başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi ne Fatih'ten önce, ne de sonra görülmüştür.
"Yeni bir bin yıla girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın çevremizdeki savaş ortamını göz önünde bulunduracak olursak, 538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz" diyen günümüzün Ermeni Patriği II. Mesrob'un sözleri de bu olayın önemini doğruluyor.
Nitekim, Türkçe konuşan, ayinlerini bile Türkçe yapan bu topluluktan devlet kademelerinde önemli görevlere yükselenler, Bayındırlık, Bahriye, Hariciye, Maliye, Hazine, Posta-Telgraf, Darphane bakanlıkları, müsteşarlıkları yapanlar ve hatta Osmanlı Devleti'nin meseleleri üzerinde Türkçe ve yabancı dillerde eserler yazanlar oldu.
Ancak Osmanlı Devleti'nin zayıflamaya başladığı dönemlerde, bazı devletlerin vaatlerine kanan Ermeniler, on binlerce Türk ve Ermeni'nin ölümüyle sonuçlanan isyan ve katliamlara başladılar ve bin yıl refah içinde yaşadıkları ülkeyi parçalamak istediler. Osmanlı Devleti, baskınların ve katliamların hızla artmasından duyulan kaygı nedeniyle son çare olarak, bölgedeki Ermenileri ülkenin güvenli bölgelerine "tehcir"e tabi tuttu. Bu uygulama, hem Türklerin hem de Ermeni halkın can güvenliğinin sağlanmasına yönelik olarak gerçekleştirildi.
Ermenistan ve Ermenileri kullanmakta olan bazı unsurların, yer değiştirme uygulamasını ve 24 Nisan'daki tutuklamaları, bir "soykırım" gibi göstermek üzere giriştikleri yoğun propaganda faaliyetleri sonucu günümüze gelindi. Sözde soykırım iddialarını gündemde tutmak üzere harekete geçen Ermeni örgütleri, 1970'li yıllardan itibaren yurtdışındaki Türk temsilciliklerine yönelik terör eylemlerine yöneldiler. Bu saldırılarda 42 diplomatla 4 yabancı hayatını kaybetti, onlarca kişi de yaralandı.
Türkiye'ye yönelik sözde soykırım iddiaların temelinde ise Taşnaksütyun Partisi ve Diaspora Ermenileri geliyor.
1890'da Tiflis'te, Ermeni milliyetçiler tarafından kurulmuş olan Taşnaksütyun Partisi, 1890-95 yılları arasında gerçekleşen Ermeni isyanlarının hemen hepsinde etkili rol oynadı, Birinci Dünya Savaşı'nda Rus ordularıyla işbirliği yapmak üzere Ermeni gönüllüler toplayıp silahlandırdı, müslüman köylerine yapılan saldırılarda ve sivillerin öldürülmesinde başı çekti.
Varlık koşulunu Türk düşmanlığında bulan bir parti olan Taşnaksütyun'dan başka hiçbir Ermeni kuruluşu, günümüzde Türkiye'den toprak istemiyor. Taşnak Partisi, "Türkiye sözde Ermeni soykırımından dolayı resmi bir özür dileyene, soykırım kurbanlarına tazminat ödeyene ve 'Büyük Ermenistan'ı oluşturan toprakları devredene kadar, Türklerle her türlü ilişkiye karşı çıkan" aşırılık yanlısı bir parti konumunda.
Ermenistan uluslararası platformda güç kazanmak ve sesini duyurabilmek amacıyla, ağırlıklı olarak diasporadan faydalanıyor. Bulundukları ülkelerdeki etkinlikleri nedeniyle, sözde soykırım iddialarının kabul edilmesini sağlamak için kullanılan en güçlü unsur da yine diaspora.
"Türk düşmanlığı" ideolojisi altında bütünleşmiş olan diaspora, uzlaşmaz ve saldırgan hareket tarzıyla, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesinde büyük engel teşkil ediyor. Öyle ki, Ermenistan yönetiminin ve diasporanın soykırım aldatmacası üzerine kurulmuş uzlaşmaz yaklaşımları, Türkiye'de yaşayan Ermeni toplumunun da sabrını taşırarak, "Diaspora Ermenilerinin çözüm değil intikam istediklerini ve ölüler üzerinden siyaset yaptıklarını, oysa Türkiye Ermenilerinin huzurlu bir yaşantıları olduğunu ve bundan diasporanın rahatsız olduğunu" belirten açıklamalara yol açıyor.
Ermenistan, Ermeni iddialarının 90. yılı olması vesilesiyle, 2005 yılı içinde yoğun bir faaliyete girişti. Amaç, uluslararası kamuoyunda, sözde iddiaların kabul edilmesini sağlayarak, Türkiye üzerinde baskı oluşturmak ve AB üyelik süreci başta olmak üzere Türkiye'nin dış politika girişimlerinin önüne engel çıkarmak.
AB'nin bu konuda devreye girmesi 1987 yılına rastlıyor. Avrupa Parlamentosu'nda alınan, "Ermeni sorununun siyasi çözümü" başlıklı tavsiye kararında; 1915-1917 dönemindeki olaylar, 1948 BM Sözleşmesi'ne göre soykırım olarak adlandırılarak, Türkiye'nin sözde Ermeni soykırımını reddetmesinin AB'ye tam üyelik yolunda engel yaratacağı hususu vurgulandı.
Avrupa Parlamentosu, 17 Aralık zirvesinden önce, 15 Aralık 2004 tarihinde de bir tavsiye kararı aldı ve Türkiye'nin sözde "soykırım"ı tanımasını talep etti.
Oysa, 1948 BM Soykırımı Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi'ndeki tanıma göre soykırım; "Milli, etnik ya da dini grubu, kısmen veya tümüyle yok etmek kastıyla bazı fiillerin işlenmesi" olarak belirtiliyor. Yine sözleşmeye göre soykırım suçlularının, yetkili mahkemelerde yargılanması hususuna yer veriliyor. Yani, soykırıma ancak yargının karar verebileceği hususu açık ve net olarak belirtiliyor. Bu açıdan bakıldığında, ülke parlamentolarının aldıkları kararların hukuki bir dayanağı bulunmadığı açıklıkla görülüyor. Nitekim, Avrupa Adalet Divanı, Avrupa Parlamentosu'nun söz konusu kararını temel alarak Türkiye-AB ilişkilerini baltalamak için adli girişimlerde bulunan Ermeni lobisini haksız buldu. Ermeniler, 2004’te, Adalet Divanı’na başvurarak, Avrupa Parlamentosu kararı çerçevesinde Türkiye ile AB’nin ilişkilerinin sözde soykırım tanınıncaya kadar dondurulmasını istediler. Divan, ''Avrupa Parlamentosu’nun hiçbir yaptırım gücü bulunmayan kararının hiçbir hukuki değeri de bulunmadığını, siyasi bir karar olduğunu ve her an değiştirilebileceğini'' ifade etti.
Ermenistan'ın ve diasporanın çabaları, iddiaların uluslararası düzeye taşınmasına yönelik olarak devam ediyor. Ermenistan ile Türkiye arasındaki bir sorun, AB gibi Türkiye açısından çok hassas bir konuda "pazarlık" konusu yapılmak isteniyor. Uluslararası hukuk kurallarına göre, soykırımın en ağır suç kategorisinde olması çerçevesinde, bazı ülke parlamentolarında sözde soykırımın tanınması ise bu ülkelerle Türkiye'nin ilişkilerini bozuyor.
TÜRKİYE-ERMENİSTAN ARASINDAKİ SİYASİ İLİŞKİLER
Kendi çıkarlarını kendi güçleriyle savunmaları gereken Ermenilerin, bulundukları coğrafyadaki diğer halklarla birlikte yaşamayı öğrenmeleri gerektiğini düşünen Ter-Petrosyan, Türkiye ile ilişkilerini geliştirmeye önem vermişti. Ter-Petrosyan yönetimi Türkiye'yi, "Batı'ya açılan en önemli kapısı" olarak görüyordu. Bu nedenle, Ter-Petrosyan, her alanda zayıf, doğal kaynaklardan yoksun ve kapalı bir bölgede bulunan Ermenistan'ın, Türkiye'nin hassasiyet gösterdiği "soykırım iddiaları" ve "toprak talepleri" hususlarında daha temkinli bir yaklaşım içerisinde olmasından yana siyaset izledi.
Ermenistan Ulusal Hareketi ve Ter Petrosyan, soykırım iddialarının gündeme getirilmesine ve Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesi'nde yer almasına da karşı çıktı. Bağımsızlık Bildirgesi ilan edildikten sonra, Ter-Petrosyan'a yöneltilen en şiddetli eleştiri, iktidara geldikten sonra "Ermeni Davası"nı destekleme sözünü yerine getirmediği yani, sözde soykırım iddialarından ve toprak taleplerinden vazgeçtiği yönünde oldu.
Ter-Petrosyan'ın Türkiye'ye yönelik soykırım iddialarını ve toprak taleplerini gündeme getirmemeye özen göstermesine ve Ermenistan'ın 1992 yılında AGİK'e girerek "sınırların değişmezliği" ilkesini resmen tanımış olmasına rağmen, Ermenistan söz konusu iddialarından kolayca vazgeçmeyeceğinin emarelerini verdi:
Ermenistan bağımsızlığını kazanmasının ardından yayınladığı "Bağımsızlık Bildirgesi"nde ve "Anayasa”sında da yine, sözde soykırım iddialarının yanı sıra, Türkiye'nin Doğu Anadolu bölgesindeki toprakları üzerindeki hak iddialarını açıkça ortaya koydu. "Bağımsızlık Bildirgesi", "Bağımsızlık Kararı" ve "Ermenistan Anayasası" olmak üzere, bugünkü Ermenistan için önem arz eden üç belge, Türkiye Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğüne yönelik çirkin stratejiyi gözler önüne seriyor.
Tüm bunlara rağmen Türkiye, Ermenistan'a yönelik bir iyi niyet jesti olarak, 1988 depreminde Ermenistan'a insani yardım gönderdi, Nisan 1991'de ise Türkiye'nin Moskova Büyükelçisi Volkan Vural'ın Ter-Petrosyan ile yaptığı görüşmede, sınır ticaretinin başlatılması, karayolu ve havayolu bağlantılarının sağlanması gibi konular geniş bir yelpazede ele alındı, Türkiye, bağımsızlığını ilan eden bu ülkeyi tanıyan ilk devletlerden biri olarak, Ermenistan'a yönelik yaklaşımını açık ve net bir şekilde ortaya koydu.
Türkiye, Aralık 1991'de Ermenistan'ın bağımsızlığını hiçbir önkoşul öne sürmeksizin tanıdı ve ardından ciddi ekonomik sıkıntı içine düşen bu ülkeye insani yardımların ulaştırılması için sınırlarının kullanılmasına izin verdi. Türkiye, 1992'de yapılan anlaşmalarla, AB'den Ermenistan'a gidecek olan buğday yardımının kendi topraklarından geçmesini kabul etti, ardından aynı yıl, elektrik satışını öngören anlaşmayı onayladı.
Türkiye'nin girişimleriyle kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü'ne, Karadeniz'e kıyısı olmamasına rağmen Ermenistan da davet edildi, Ankara'nın söz konusu yaklaşımı, bölgesel işbirliği ve barış açısından olumlu karşılandı.
Söz konusu gelişmelerin, Yukarı Karabağ'da Ermeni-Azeri çatışmalarının yoğun olarak yaşandığı döneme denk geldiği düşünülürse, Türkiye'nin Ermenistan'la ilişkilerini geliştirmeye ne derece önem verdiği açıkça gözleniyor.
Türkiye'yi soykırım yapmakla suçlayan ve bunu uluslararası arenaya taşımayı anayasal hedefi olarak ortaya koyan, Türkiye'nin bir bölgesinden "Batı Ermenistan" olarak söz eden, Azerbaycan topraklarını işgal ederken, Hocalı gibi bölgelerde sivil katliamlar yapan, Kars Anlaşması'nı, dolayısıyla Türkiye ile olan sınırını tanımadığını ilan eden Ermenistan'a karşı, Türkiye'nin Erivan ile diplomatik ilişki kanallarını kapatmak zorunda kalmasının faturasının sadece Türkiye'ye çıkartılması, uluslararası hukuk ilkelerinin tartışılmasına neden oluyor.
Ermenistan'ın, toprak bütünlüğünü tanımadığı bir ülke ile diplomatik ilişki tesis etmesinin de mümkün olmadığı açık. Türkiye, Ermenistan'ın uzlaşmaz ve saldırgan yaklaşımlarına karşı daha fazla direnç gösteremeyerek, 1993'ten itibaren, Ermenistan'a her tür yardım sevkıyatını durdurdu. Buna rağmen, Ermeni-Azeri tarafları arasında ateşkesin sağlandığı bir dönemde Türkiye, Ter-Petrosyan'dan gelen ılımlı cevaplara karşılık verdi, H-50 koridorunu hava trafiğine açarak, bir iyi niyet adımı daha attı.
Ter-Petrosyan dönemi süresince Ermenistan ile ilişkisini normalleştirmeye gayret gösteren ve Ermenistan'ın uluslararası sisteme entegrasyonuna yönelik girişimleri destekleyen Türkiye, Azeri ve Ermeni taraflarına arabuluculuk rolü üstlenebileceğini bildirdi, sorunun çözümlenmesi halinde kara sınırının açılabileceğini açıkladı, ancak bu konudaki çabalar da bir sonuç getirmedi.
Türkiye ile ilişkiler konusunda çok daha radikal bir tutum içerisinde olan Ermenistan dışındaki Ermeni toplumu ve bunların partileriyle mücadelede zorlanan Ter-Petrosyan, sonunda istifa etmek zorunda kaldı, sonrasında yapılan seçimlerde ise, fanatik Taşnakların desteğine sahip ve radikal politik görüşleriyle bilinen Robert Koçaryan, Ermenistan Devlet Başkanı oldu.
Robert Koçaryan'ın Nisan 1998'de Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte Ermenistan, Türkiye ile ilişkilerinde sertlik yanlısı bir politika izlemeye başladı, iktidara geldiği andan itibaren sözde soykırımın dünya üzerinde tanınmasını Ermenistan'ın dış politika hedeflerinden biri olarak açıkladı.
Koçaryan'ın şiddet merkezli, Türkiye'nin sınırlarını tanımadığını ima eden, sözde soykırım iddialarının tanınmasını Ermenistan dış politikasının baş sırasına koyan ve işbirliği için herhangi bir girişimde bulunmayan, Karabağ sorununda çözümsüzlüğü çözüm sayan dış politikası, iki ülke arasındaki ilişkilerde gelişme sağlanmasının önünde hep bir engel olarak duruyor.
Koçaryan yönetiminin saldırgan ve bölge dengelerini sarsıcı politikaları, Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol ve doğalgaz boru hattı projelerinden sonra, demiryolu projesi gibi bölgesel işbirliğine yönelik projelerde Ermenistan'ın dışarıda bırakılmasına neden oldu.
Güney Kafkasya ülkelerinden Gürcistan ve Azerbaycan'ın Batı ile artan bütünleşme çabaları sürerken, Erivan'ın hâlâ Rusya'ya bağımlı siyasi ve ekonomik politikaları, Ermenistan'ın bölge içinde giderek yalnızlığa mahkum olmasına yol açıyor.
1999'da seçimleri kazandıktan sonra katledilen Başbakan ve Meclis Başkanı'nın katillerinin sorumlularının hâlâ belli olmaması, yönetimin başarısız icraatları karşısında gelişen muhalefet hareketlerini bastırmaya yönelik antidemokratik uygulamalar da hem iç hem dış kamuoyunda Koçaryan yönetimini giderek zor duruma sokuyor.
.ERMENİ DİASPORASININ ROLÜ
Ermeni diasporası, sözde soykırım iddialarını uluslararası arenada yaygınlaştırmak suretiyle, sadece Türk-Ermeni ilişkilerine zarar vermekle kalmıyor, Yukarı Karabağ ile ilgili gelişmelerde Ermenistan siyasetini etkileyerek uzlaşı fırsatlarını da ortadan kaldırıyor.
Ermenistan'da yaşamayan, ülke içindeki koşul ve ihtiyaçlardan bihaber olan Ermeni diasporası, uygulanması mümkün olmayan politikaları, Ermenistan yönetimine empoze ediyor ve bu durum, Ermenistan'da yaşayan halkın her yönden zarara uğramasına neden oluyor.
Ermeni gruplar tarafından Türkiye aleyhine yürütülen tüm faaliyetlere rağmen Türkiye, Ermenistan ile olan ilişkilerinin normal hale gelmesi için sınır kapısını açmak ve iki ülke arasında işbirliği tesis etmek için gayretlerini sürdürüyor.
Bu çerçevede, Türkiye öncelikle Ermenistan ile sağlıklı bir diyalog oluşturmak istedi, diplomatik ilişki olmamasına rağmen, Türk Dışişleri yetkilileri, Ermeni meslekdaşlarıyla çeşitli görüşmeler yaptılar. Ancak resmi görüşmelerin belli bir düzeyin altında kalması ve beklentilere yanıt vermemesi üzerine sivil inisiyatiflere yönelen Türkiye, ABD Dışişleri Bakanlığı'nın yardımlarıyla oluşturulan Türk-Ermeni Uzlaşma Komisyonu'na (TARC) tam destek verdi. Temmuz 1991'de, Cenevre'de yapılan görüşmeler sonrasında kurulan TARC, kısa ömürlü olmasına karşın iki ülke arasındaki diyalog açısından önem taşıyor.
2002 yılında Türk, Azeri ve Ermeni gazetecilerin katılımıyla, sivil girişimler kanalıyla işbirliği olanaklarının ve ilişkilerin geliştirilmesini sağlamak üzere gerçekleştirilen toplantılar da, olumlu bir sonuç alınamadan sonlandırıldı. 9-10 Mart 2002 tarihlerinde, Ürgüp'te düzenlenen toplantının sonuç bildirisinde, "Azeri ve Ermeniler arasında işbirliği ve ortaklık, dostluk kadar önemlidir" ifadesinin yer almasına, Ermeni katılımcıların, kendi ülkelerinde sıkıntı yaşayacakları gerekçesiyle karşı çıkmış olmaları, Ermenistan'ın hiçbir komşusuyla dostane ilişki kurulması yolundaki girişimlere sıcak bakmadığının açık kanıtı oldu.
Viyana Üniversitesi'nde görevli tarihçilerden oluşan "Viyana Ermeni-Türk Platformu-VAT" tarafından, 2004 yılı Temmuz ayında bir çağrı yapılarak, sözde soykırım iddialarıyla ilgili olarak, Türkiye ile Ermenistan tarihçileri arasında 100'er adet belge alışverişinin yapılması öngörülmüştü. Ancak her platformda Türkiye'nin karşısına soykırım iddialarıyla çıkan Ermeniler, adeta gerçeklerle yüzleşmekten kaçtılar. Ermeni tarihçiler, Viyana'da Mayıs 2005 ayında yapılması planlanan sözde Ermeni soykırımına ilişkin belge alışverişi toplantısına katılmayacaklarını bildirdiler. Kararı, yazılı bir açıklamayla duyuran Viyana Ermeni-Türk Platformu (VAT), Ermeni diasporasının 2005 yılındaki en önemli hedefinin "1915 olaylarını soykırım olarak kabul ettirmek olduğuna" işaret ederken, Türk tarafının konuyla ilgili diyaloga hazır olduğunu ispatladığını vurguladı.
Bölgesel barış ve istikrarın sağlanması ve korunması politikası doğrultusunda, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler olarak Kafkas bölgesi halklarını buluşturmak amacıyla, Kars Belediyesi tarafından, 24-26 Eylül 2004 tarihleri arasında düzenlenen, ''II. Kars Kent Kurultayı ve Kafkas Kültürleri Festivali'''ne Ermenistan'ın da katılımı sağlandı.
Türk dış politikası son dönem itibariyle "komşu ülkelerle sıfır problem" sloganıyla hareket ederek, Yunanistan ile mevcut sorunların aşılmasına yönelik diplomatik girişimlerin sonuçlarını aldı. Bu çerçevede, öncelikli ulusal meseleler arasında yer alan Kıbrıs sorunuyla ilgili politikalar sonucu, konu uzlaşma zeminine çekildi ve gerçekte Türk tarafının uzlaşmaz olmadığı tüm dünya kamuoyu tarafından kabul edildi. Aynı şekilde, Suriye ile olan harita problemi devam etmesine rağmen, Hafız Esad'ın ardından iktidara gelen ve daha ılımlı politikalar izleyen Beşar Esad yönetimiyle ilişkiler, tarihin en iyi seviyesine çıkartıldı. Söz konusu politika çerçevesinde, çözülmesi hedeflenen tek sorun olarak Ermenistan ve Ermeni sorunu kaldı.
Komşularıyla olan problemlerinin, ticari ilişkilerin artırılması ve diyalog ile çözümlenebileceği inancındaki Türk yetkililer, Ermenistan konusunda her iki ülkenin de kazançlı çıkabileceği seçenekler geliştirdiler ancak, henüz Ermenistan'dan olumlu karşılık göremediler.
Türkiye'nin, 28-29 Haziran 2004 tarihleri arasında, İstanbul'da düzenlenen NATO Zirvesi'ne, Ermenistan ile ilişkilerini geliştirmek amacıyla davet ettiği Robert Koçaryan katılımı reddetti, hatta zirve öncesinde yaptığı bir açıklamada, "Ermenistan'ın Türkiye olmadan da gelişebileceğini" dile getirerek, diyalog çabalarına karşı tavrını ortaya koydu.
Yine Türkiye'nin iyi niyet girişimleri
çerçevesinde, Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Genel Başkanı
Ermeni soykırımı iddiaları konusunda araştırmalarıyla tanınan Amerikalı tarih profesörü Justin Mc Carthy'nin Amerika'nın Sesi Radyosu'na, 11 Mart 2005'te yaptığı açıklama şöyleydi:
"Son yaşadıklarımız Ermenilerin konuyu tartışmak istemediğini gösterdi. Ermeniler tüm dünyanın tarihte bir Ermeni katliamı olduğuna inanmasını istiyor. Ermeniler bilim adamlarının oturup konuyu incelemesini reddediyor ve dünyanın, Türk hükümetini konunun araştırılmasına karşıymış gibi görmesini istiyor. Bu bakımdan oturup konuşmayı istemiyor ve 'tarih bizim için çok acı' diyorlar. Fakat bilim adamları olarak bizim bunları incelememiz gerekiyor…"
Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından Nisan 2005'in ilk haftasında sözde Ermeni soykırım iddialarına karşı bir bildiri yayınlandı. Söz konusu bildiride; iktidar ve ana muhalet partisinin, tarihi gerçeklerin bilimsel araştırmayla gün ışığına çıkarılması ve tarihin iki ulus için de yük olmaktan çıkarılmasını amaçlayan bir öneri yaptıkları belirtildi. İşte bildiriden çarpıcı üç kesit:
“Bu öneri, Türkiye ile Ermenistan tarihçilerinden oluşacak ortak komisyon kurmalarını, ulusal arşivlerini araştırmaya açmalarını, ilgili diğer ülkelerdeki arşivlerde de sürdürülecek araştırma sonuçlarının dünya kamuoyuna açıklanmasını öngörmektedir.”
“Bu girişimin uygulanabilmesi için Ermenistan Hükümeti'nin işbirliği şarttır.”
“Türkiye ile Ermenistan'ın tarihe ortak perspektiften bakmaları sağlanamadığı takdirde, iki tarafın da çocuklarına ve gelecek nesillere bırakacağı miras, önyargı, düşmanlık ve intikam duygularından başka bir şey olmayacaktır.”
TBMM Başkanlığı'na hitaben yazılan deklarasyonda; Meclis'in, gerek Türkiye'nin gerek Ermenistan'ın çıkarlarının, asırlar boyunca aynı topraklar üzerinde birbirlerine karşı hoşgörü ve barış içinde yaşamış olan Türk ve Ermeni uluslarını barıştırmak, onları savaş yıllarından kaynaklanan derin önyargılara tutsak olmaktan kurtarmak, hoşgörü, dostluk ve işbirliğine dayalı bir ortak geleceği paylaşmalarına imkan verecek bir ortamı yaratmak olduğuna inancı ifade edildi.
Ermenistan Taşnak Sütyun Partisi Başkan Yardımcısı Vaha Hovanesyan ise 22 Nisan 2005 tarihinde, Erdoğan'ın mektubuyla ilgili yaptığı açıklamada; Türkiye'nin, Ermenistan ile ikili ilişki kurulabilmesi için Ermenistan'ın Yukarı Karabağ'dan çekilmesini, soykırım iddialarından vazgeçmesini ve tarihi sınırları tanımasını şart koştuğunu, ancak bunları kabul etmenin, Ermenistan'ın siyasi ve milli şuurunu kaybetmesi anlamına geldiğini ifade etti.
Ermenistan'ın uzun süredir izlediği, iyi komşuluk ilişkilerinin ruhuna aykırı bu politikalarının üstüne, Yukarı Karabağ dahil olmak üzere Azerbaycan topraklarının % 20'sini işgal altında bulundurması, diplomatik ilişki kanallarının yanı sıra sınır kapılarının kapatılmasına neden oluyor.
Ermenistan Parlamentosu, 23 Eylül 1991 tarihinde aldığı bağımsızlık kararında da "Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi'ne sadık kalacağını" beyan ve taahhüt etti, 1995 yılında kabul edilen Ermeni Anayasası'nda ise "Ermenistan'ın bağımsızlık bildirisindeki ulusal hedeflere bağlı kalacağı" bir anayasa hükmü haline getirildi.
Aynı çerçevede, 1991 Şubat ayında Ermenistan Parlamentosu, "Kars Antlaşması" ile çizilmiş olan sınırları tanımadığını ilan etti.
"Bağımsızlık Bildirgesi", "Bağımsızlık Kararı" ve "Ermeni Anayasası" olmak üzere bugünkü Ermenistan için önem taşıyan bu üç belgenin, Türkiye Cumhuriyeti'nin toprak bütünlüğüne yönelik stratejiyi açıkça ortaya koyduğu görülüyor.
Bu şekilde, tarihte yaşanmamış bir soykırımın kabul ettirilmesi ve "Batı Ermenistan" olarak nitelendirilen Türkiye'nin doğusundan toprak talebi, gizli bir emel olmaktan çıktı ve bir başka ülke anayasasında rastlanılmayacak şekilde, resmen dünyaya açıklandı.
Ermenistan'ın temel dayanağını oluşturan resmi belgelerinde yerini alan "Batı Ermenistan" ifadesi, Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi ile bazı Batı Karadeniz illeri ve Doğu Akdeniz bölgesini kapsıyor.
İki ülke sınırını düzenleyen 1921 Kars Antlaşması'nı tanımadığını sıklıkla dile getiren Ermenistan, 1992 yılında ise, o zamanki adıyla Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı'na (AGİK) üyeliği ile sınırların değişmezliğini kabul etti. Dolayısıyla, Ermenistan'ın Bağımsızlık Bildirisi'nin 11. maddesinde yer verilen, Türkiye'nin Doğu Anadolu Bölgesi için, "Batı Ermenistan" ifadesi ve 1921 Kars Antlaşması'nın sorgulanması, Ermenistan'ın uluslararası yükümlülükleriyle de çelişiyor. Buna rağmen Ermenistan, Türkiye'den toprak talebi konusundaki ısrarcı ve mantıksız tutumundan vazgeçmeye niyetli gözükmüyor.
Ermenistan'da "Kaybedilen topraklar için doğal bir anıt kimliği" taşıyan Ağrı Dağı ile ilgili figürleri, Devlet Arması'nda, paralarda, otel adlarında, basın ajanslarının amblemlerinde ve hatta şarap markalarında görmek mümkün. Başka bir ülke topraklarındaki bir dağı bayrağına koymak, o ülke toprakları üzerinde hak iddia etmenin simgesel bir ifadesi ve kabul edilemez bir durum.
Bu ülkü ile yetiştirilen gençler ise Türk topraklarına sahip olmayı kendilerine milli hedef haline getiriyorlar. International Herald Tribune Gazetesi'nin 9 Aralık 2004 tarihli sayısında, "Genç Ermenilere Vaadedilen Topraklar" başlığı altında yayınlanan, Erivan çıkışlı bir makalede, Ermeni öğrencilerden birinin, "Kutsal Ağrı dağı tamamen Ermenistan’a ait olmadıkça kendimi Ermeni saymayacağım" şeklindeki ifadesi, Ermenilerin yıllardır dile getirdiği "Büyük Ermenistan" hayalinin halen geçerliliğini koruduğunu kanıtlayan nitelikte.
Ermenistan Başbakanı Margaryan'ın Mayıs 2004'te yaptığı “Karabağ meselesi, soykırımın tanınması ve Ankara'dan toprak tazminatı gibi sorunlar güçlü bir Ermeni devletinin oluşturulmasıyla çözülebilir. Ankara'dan toprak tazminatı almak istiyorsak, bunun hakkında her yerde yüksek sesle konuşmamalıyız” şeklindeki açıklaması da, Ermenistan'ın, sözde soykırımın tanınmasının ardından, bunu takip eden başka emellerinde ısrarcı olacağının sinyallerini veriyor.
- BM, AGİT ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi'nin, Yukarı Karabağ'ın işgali sebebiyle "işgalci ve soykırımcı" olarak nitelediği Ermenistan'ın devam eden pervasızlığının görmezden gelinmesi,
- Türkiye'den 90 yıl öncesinin, üstelik işlemediği bir suçun hesabının sorulması ve bu çerçevede geliştirilen siyasi manevraların, Ermenistan'a mı yoksa üçüncü devletlerin stratejilerine mi hizmet ettiği konusu,
- Ermenilerin de aslında soykırım olmadığı gerçeği ile örtüşen ve bilimsel platformlardan köşe-bucak "kaçış" paranoyasında sergiledikleri paniğin nedenleri artan bir şekilde sorgulanıyor.
Bu bağlamda, hemen her gün geliştirilen atılımlarla, "gerçeklerin objektif bir şekilde tartışılması"ndan yana olduğunu sergileyen Türkiye'nin ilmi yöndeki bu cesaretinin, önemli ölçüde ilgi uyandırdığı görülüyor. Ülkenin açılıma yönelik bu bilimsel kararlılığı, Türkiye'de geçmişe yönelik hiçbir tabunun bulunmadığını gösterdiği gibi, asılsız polemiklerin dahi her yönüyle tartışılabileceğini de gösteriyor.
Bu noktada, Türkiye sınırının diğer tarafında "Tarihin tartışılacak bir yönü olmadığının" kayıtsızca vurgulanılmaya çalışılması, "Ermeni fanatizminin tarihi gerçeklerle yüzleşmek konusunda, Türk tarafı kadar duyarlı davranmadığı" şeklindeki savın geçerliliğini artırıyor. Başbakan Erdoğan, "Biz arşivlerden çıkacak her sonuca hazırız" derken, Ermeni tarafı 90 yıllık iddianın perde arkasının açığa çıkmasından duyduğu rahatsızlığı, diasporaya dayalı bir şekilde gizlemeye çalışıyor.
Ermenistan'a geçmişte kimler tarafından nasıl kullanıldığının hatırlatılarak, hafızalarının net bir şekilde tazelenmesinin sağlanması gerekiyor. Zira, gerçeğin peşinde koşan objektif Türk ve Ermeni tarihçileri birbirinden ayırarak, sorunu siyasi temellere oturtmanın ve bu şekilde tarihi yozlaştırmanın büyük bir hata olacağı artık herkes tarafından görülüyor.
Asıl tuhaflık ve duyarsızlık, tarihi olguların ana malzemesi olan arşivlerin; "bilim dışı ve yoruma dayalı" olduğunu iddia etmekten kaynaklanıyor. Sunacak arşiv belgesi bulunmayan Ermeni tarihçilerinin, sayısız tartışma zemininden köşe bucak kaçmaları da göz önünde bulundurulması gereken bir gerçek olarak görülüyor. Bu bağlamda, ırkçı çizgilere hapsolan ve iddialarını destekleyen tarihsel ispatlardan yoksun "bilim kaçkınlarının" düşünü kurdukları "siyasi zafer", temelindeki ön yargılarından arınmadığı sürece çözüm yolunu tıkamaya devam edecek gibi gözüküyor.
Öte yandan, uzun ve zahmetli uğraşlar sonucunda ortaya çıkarılan bilimsel bulguların hiçe sayılarak, masa başında hazırlandığı herkesçe bilinen birkaç anı kitabına dayalı iddiaların tartışılmaksızın kabul gördüğü yerin "parlamentolar" olarak belirlenmesi, ayrı bir tuhaflık yaratıyor. Bu durum ise gerçeklerden uzak Ermeni tarafını barıştan uzak bir çizgide cesaretlendirmekten başka bir işe yaramıyor.
Bu tabloda, Türkiye'nin, tüm dünyaya, tarihinde hiçbir karanlık nokta bulunmadığını kararlıkla anlatabilme yeteneği bulunduğu görülüyor. Türkiye, olayların diğer tarafını da dinleyebilecek kadar cesur ve yaşanmış gerçekleri esas alan hür vicdanlara seslenebiliyor.
Yukarı Karabağ Bölgesi, Ermeniler açısından, "Büyük Ermenistan" hayalinin gerçekleştirilmesi için sembol özelliği taşıyor. Karabağ'daki Ermeni nüfusunun bilinçli politikalarla artırılarak, bu bölge Ermenilerinin self-determinasyon hakkını uluslararası platformda kabul ettirmek suretiyle, bölgenin bağımsız bir cumhuriyet olarak tanınması ve ardından, yapılacak bir referandumla Ermenistan'la birleşmesini sağlamak, nihai hedef.
Geçmişi M.Ö. 7'nci yüzyıla kadar dayanan Yukarı Karabağ'daki Azeri varlığı, bugün Ermenistan tarafından tamamen yok edilmiş durumda.
1805'te Rus Yönetimine geçen, 1912’de bağımsız Azerbaycan Halk Cumhuriyeti’nin bir parçası olan,1920 yılında da Sovyet Azerbaycan Cumhuriyeti'ne dahil edilen Yukarı Karabağ topraklarında; 1823 tarihinde yapılan ilk nüfus sayımına göre, 1.559 ailenin Ermeni, 17.000 ailenin Azeri olduğu biliniyor. Ancak sistemli bir politikayla, bölgeye Ermeniler yerleştirildi ve nüfus yapısı Ermeniler lehine değiştirildi. İhtilafın başlamasıyla birlikte de, bu bölgede yaşayan Azeri Türkler evlerini terk etmek durumunda kaldılar.
Ermenilerin Yukarı Karabağ üzerinde hak iddiaları, ilk kez 1963 yılına rastlıyor. Olayların bugünkü boyutuna ulaşmasında ise, Ocak 1988’de, Ermenistan’daki Azerilerin zorla kendi topraklarından kovulması ve Yukarı Karabağ İdari Konseyi'nin 02 Eylül 1991 tarihinde bölgenin özerk statüsünü lağvederek "Yukarı Karabağ Cumhuriyeti"nin kurulduğunu ilan etmesi etkili oldu. Yukarı Karabağ Ermenilerinin, 10 Aralık 1991 tarihinde yaptıkları ve bölgenin Azeri nüfusunun katılmadığı referandumla, tek taraflı olarak bağımsızlıklarını ilan etmeleriyle de sorun içinden çıkılamaz bir hale geldi.
Çeşitli devletlerin çabalarıyla sürdürülmeye çalışılan barış girişimleri de, Şubat 1992 ayı içerisinde Askeran'ın Ermeniler tarafından işgaline ve Hocalı kasabasında yaşayan Azerilerin hunharca katledilmesine engel olamadı. İki gecede, 63’ü çocuk, 70’i yaşlı kadın olmak üzere toplam 613 kişi katledildi.
Uluslararası hukuka aykırı olarak bir ülkenin topraklarını işgal altında bulunduran Ermenistan yıllardır, uluslararası kuruluşlar tarafından uyarılıyor:
- AGİK Heyeti'nin hazırladığı 28 Şubat 1992 tarihli kararda; "Yukarı Karabağ'ın Azerbaycan toprağı olduğu ve sınırların değiştirilemeyeceği" açıkça vurgulandı.
- BM Güvenlik Konseyi, AGİK Kıdemli Memurlar Komitesi ve NATO Konseyi'nin Mayıs 1992 ayı içerisinde açıklanan kararlarında; "Azerbaycan yerleşim birimlerinin işgal edildiği, barışçı çözümün engellendiği, Azerbaycan'ın toprak bütünlüğünün tehdit edilmesinin uluslararası hukukun ve AGİK ilkelerinin kabul edilemez biçimde ihlali olduğu, Yukarı Karabağ ve Nahçıvan'ın statüsünde zorla yapılacak değişikliklerin kabul edilemeyeceği" belirtildi.
- Ağdam kentinin işgali üzerine, 29 Temmuz 1993 tarihli BM Güvenlik Konseyi tarafından alınan kararla; "Ermenistan'ın uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayan saldırgan tutumu kınandı ve tüm işgalci güçlerin Azeri topraklarından derhal, tamamen ve ön koşulsuz çekilmeleri” istendi.
- 10/11 Ağustos 1993 tarihlerinde, Yukarı Karabağ Ermenilerinin Cebrayil ve Füzuli'ye saldırması üzerine, BM Güvenlik Konseyi Başkanı'nca yine bir açıklama yapıldı ve "İşgalci güçlerin derhal ve koşulsuz olarak işgal ettikleri tüm topraklardan çekilmeleri talebi tekrarlandı, Yukarı Karabağ'ın Azeri toprağı olduğu bir kez daha vurgulandı, tüm ilgili tarafların bölgedeki gerginliği daha da yaygınlaştıracak eylemlerden sakınarak, AGİK çerçevesinde yürütülen barış sürecine işlerlik kazandırmaları” talep edildi.
- 02-03 Aralık 1996 tarihli AGİT Lizbon Zirvesi sonunda benimsenen Lizbon Belgesi'nin 20. maddesinde; "Azerbaycan'ın toprak bütünlüğüne saygı" konusu, "Başkanlık Açıklaması" olarak yayınlandı. Bu bölüm, Ermenistan haricindeki 53 ülke tarafından kabul edildi.
- BM Genel Kurulu'nun 12 Aralık 1996 tarihli toplantısında, BM ile AGİT arasındaki iş birliğine ilişkin bir karar benimsendi. Ermenistan'ın tüm karşı çabalarına rağmen kabul edilen bu kararla, "Yukarı Karabağ'ın Azerbaycan toprağı olduğu" bir kez daha teyit edildi.
- Son olarak, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Siyasi İşler Komisyonu Üyesi David Atkinson tarafından hazırlanan "AGİT Minsk Grubu Tarafından İzlenen Dağlık Karabağ Sorunu" başlıklı raporda da "gerçekler" olduğu gibi vurgulandı. Raporda özetle şöyle deniliyor:
1. Azerbaycan topraklarının önemli bir bölümü halen Ermenistan işgali altındadır.
2. Askeri eylem ve yaygın etnik düşmanlıklar, farklı etnilerin kovulmasına ve sonuçta monoetnik bölgeler oluşmasına neden olmaktadır Bu durum etnik temizlik kavramına benzemektedir.
3. Yerlerinden edilmiş kişilerin güven içinde evlerine dönmeye hakları vardır.
David Atkinson tarafından Yukarı Karabağ sorununa ilişkin hazırlanan bu rapor, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Ocak 2005 oturumunda kabul edilerek, "Ermenistan'ın Azerbaycan topraklarını işgal ederek, Avrupa Konseyi taahhütlerini ihlal ettiği" hükme bağlandı ve "üye bir ülkenin diğer bir ülke toprağını işgal etmesinin, Avrupa Konseyi ilkelerinin ciddi bir ihlali olduğu" vurgulandı. Böylece Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin önündeki engellerden biri olan bu işgal de böylece Avrupa'nın gündemine girmiş oldu.
Sonuç olarak, Ermenistan'ın politikaları "işgalci ve soykırımcı" olarak bütün dünya tarafından belgelenmiş durumda. Ancak Ermenistan, Yukarı Karabağ işgaliyle ilgili olarak defalarca uyarılmasına rağmen, bu uyarılar ciddiye almamış gözüküyor.
Azerbaycan tarafından, işgal altında tutulan toprakların boşaltılması karşılığında, Yukarı Karabağ'a en geniş özerklik statüsünün tanınacağı garantisinin verilmesine rağmen, Ermenistan desteğindeki Yukarı Karabağ Ermenileri, "bağımsız devlet olma ve akabinde yapılacak bir referandumla Ermenistan'la birleşme" hayallerinden vazgeçmiyorlar.
Cavak Bölgesi'nin nüfusunun çoğu, eski SSCB lideri Stalin döneminde sürgün edilen Ahıska Türklerinin yerine bölgeye yerleştirilmiş olan Ermenilerden oluşuyor. Ahalkelek'i başkent olarak kabul eden Ermeniler, 1995 yılından bu yana özerklik talep ediyorlar.
Bölgedeki Ermenilerin ayrılıkçı emellere sahip olan VIRK adlı partisi sık sık "Javakheti'ye bağımsızlık ve kendi kaderini tayin hakkı verilmesi gerektiğini" beyan ediyor. Aynı kapsamdaki beyanlar, Ermenistan hükümet yetkilileri tarafından da çekinilmeden dile getiriliyor..
Bölgede faaliyet gösteren "Ara" adlı bir Ermeni terör örgütü bulunurken, Gürcistan yetkilileri, Cavak Ermenilerinin "Haydat", "Hashar", "Haykakan Arod" ve "Asala" gibi birçok terörist örgüt ile de yakın bağlantıları olduğunu ileri sürüyorlar.
Cavak Ermenileri, Tiflis'in, Güney Osetya sorunundan dolayı RF'ye karşı bir savaş başlatması halinde RF'nin yanında yer alacaklarını, hatta olası bir savaş sırasında RF'ye destek vermek amacıyla, Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattına yönelik sabotaj ve benzeri saldırılarda bulunacaklarını ifade ediyorlar. Nitekim, BTC projesinin Tiflis ayağında yaşanan aksaklıkların başında, bu bölgede yaşayan Ermenilerin çıkardıkları sorunlar bulunuyor.
2 milyonluk nüfusuyla, ekonomik sıkıntılarına hâlâ çözüm getirememişken, ülkelerini terk eden vatandaşlarının göç sorunlarına çare bulamazken ve kendi kendine yetemezken, komşu topraklara yönelik yayılmacı politikalarda bulunan Erivan yönetiminin bölgedeki mevcut dengeleri sarsıcı bir istikrarsızlık unsuru haline geldiği ve tüm komşularına yönelik sürdürdüğü hasmane politikalarından taviz vermeyeceği anlaşılıyor.
Özetle, gerek Türkiye'ye, gerekse komşularına karşı "işgalci" karakteri defalarca vurgulanmış olan Ermenistan'ın, Batı Avrupa'dan hâlâ destek görmesi ve bu şartlar altında Türkiye'nin sınırlarını açması konusunda baskı yapılmasını anlamak mümkün gözükmüyor.
Türkiye'nin toprak bütünlüğünü sorgulayan ve sözde soykırım iddialarını politik amaçlarına alet ederek tazminat taleplerini gündeme getirmekten kaçınmayan Ermenistan'ın, iyi niyetini kanıtlayıcı bir adım atmadan, sınır kapısının açılması yönündeki talebi mantıklı bir düşünce tarzı değil.
Uluslararası camianın, Türkiye'den bazı taleplerde bulunmadan önce, bütün bu hususları dikkate alması gerekiyor. Bir başka deyişle; Ermenistan ile diplomatik ilişkiler kurulmasını isteyen devletlerin, önce Ermenistan'ın yayılmacı politikalardan vazgeçmesini tavsiye etmeleri yararlı olacak.
Türkiye, Ermenistan ile iyi ilişkiler kurma yönünde ilk adımı 1991 tarihinde Ermenistan'ın bağımsızlığını tanıyarak attı. Bağımsızlık sonrası ekonomik güçlüklerle karşılaşan Ermenistan'a insani yardımda bulundu, toprakları üzerinden Ermenistan'a insani yardım malzemesi gönderilmesine de imkan verdi. Ermenistan'ı, 25 Haziran 1992'de kurulan Karadeniz Ekonomik İşbirliği Örgütü'ne kurucu üye olarak davet etti. İstanbul-Erivan arasında uçak seferlerine imkan veren hava koridorunun açılmasına izin verildi. Hatta, Erivan-Antalya arasında charter seferlerinin başlatılması için görüşmeler sürdürülüyor.
Türkiye ikili ilişkilerin geliştirilmesi için elinden geleni yapıyor. Sıra Ermenistan'da... Öncelikle, soykırım iddialarından vazgeçilmesi, Bağımsızlık Bildirgesi'nde ve Ermenistan Anayasası'nda yer verilen Batı Ermenistan ifadesinde değişikliğe gidilmesi gerekiyor. Bir ülkenin toprak bütünlüğünü tanımadan onunla normal diplomatik ilişki kurmayı istemek, gerçekçi bir yaklaşım değil.
Türkiye'nin toprak bütünlüğünü halen tanımayan, sınır anlaşması imzalamayan, olanak bulduğu tüm platformlarda Türkiye aleyhinde kampanyalarını sürdüren ve bu doğrultuda her türlü aracını kullanan bir komşu ile ayrıca, Kafkasya'daki bölgesel barış ve güvenliği tehdit eden, komşularından birisi olan Azerbaycan'ın % 20'sini işgal altında tutan, diğer komşularından toprak talepleri bulunan bir devlet ile işbirliği için Türkiye'nin fedakarlık yapmasının istenmesi kabul edilir bir durum değil...
Erivan'daki radikal Taşnakçı yönetimin yerini liberallere bırakmasıyla her türlü sorunun karşılıklı ilişkilerle aşılabileceği gerçeği ortadayken, iki ülkenin ilişkilerine müdahil olanların öncelikle şu sorulara cevap vermesi bekleniyor:
- Azerbaycan'ın beşte birini işgal eden, Gürcistan'dan toprak talep eden, Nahçıvan'ı ve Türkiye'nin doğusunu isteyen Ermenistan'ın değil de, neden Türkiye'nin taviz vermesi beklenmektedir?
- Ermenistan'a, Türkiye'nin ve komşularının toprak bütünlüğünü tanımayı öğretebilecekler midir?
-
Türkiye'nin sınırını açarak ilk adımı atması
savunulurken, mesnetsiz
dayanaklarla ortaya atılan sözde Ermeni soykırımı iddialarına
verdikleri
destekten vazgeçecekler midir?
Belçika Senatosu'nda siyasi oyunlar
Belçikalı yetkililere yazılan mektup (Türkçe)
Belçikalı yetkililere yazılan mektup (Fransızca)