Batı Avrupa’da 35 yıldan sonra Türkiye’ye
döndüğümüzden beri, gurbette
bıraktığımız dostlar heyecanla, merakla hep aynı soruyu
soruyorlar:
“Neler oluyor orada? Uyum sağlayabiliyor
musunuz?..”
Bir de, benim hiç anlam veremediğim endişe,
korku : “Aşırı dinciler geliyor, gelecek karanlık(mış)
Türkiye’de…”
Bu yazıyı, Batı Avrupa’daki dostların istekleri
üzerine ve onlara hitaben yazıyorum.
Türkiye’ye döndüğümüzden
bu yana hayatımızın en mutlu ve keyifli günlerini
yaşıyoruz. Belçika’da, Fransa’da, Almanya’da da
mutsuz değildik ama Türkiye öyle başka; doğası,
insanı, potansiyeli ile öylesine muhteşem ki! “Darısı
başınıza, bir an önce dönün ana vatana”
diyorum, öncelikle…
Uyum sağlamak zor değil ve olay sadece bizim
Türkiye’ye uyum sağlamamızdan geçmiyor.
Türkiye de bize uyum sağlıyor ! Doğrudur ki farklı
bir eğitim, görgü, disiplin ve zihniyet
edinmişiz dışarıda… En basitinden, polis devleti yapısına
alışmışız. Örneğin, yaya geçidinden
geçmek üzere olan insanlara durup yol
veriyoruz. Ve arkada kıyamet kopuyor. Klaksonlar,
hakaretler… Yayaya yol vermek ne demek, Türkiye’de
!.. Yaya bile şaşırıyor, hatta bozuluyor bu işe… Bir
bayana yol veriyorsunuz, kendisine “sarkıntılık
ettiğinizi” zannediyor, iyi mi!..
Ben inatla yol veriyorum, her seferinde
azarlanıyorum ve her seferinde, gerekirse arabadan inip
arkadaki sinirli şoförlere neden durmam gerektiğini
izah ediyorum.
Ve her seferinde bana uyum sağlıyorlar!
“Aşırı dinciler”e, yani yobaz takımına gelince…
Sayıları ve etkileri Batı Avrupa’dakilerden çok
daha az Türkiye’de… Onlardan korkan Türkiye’den
değil, Batı Avrupa’dan kaçsın ! Görüyoruz
işte İskandinav ülkelerinde olanları da, Paris ve
Brüksel sokaklarındaki çarşaflıları da…
Türkiye’de başörtülüler,
türbanlılar var; mayolular, bikinililer var;
kravatlılar, eğitimliler, eğitimsizler, silahlılar,
silahsızlar, çok fakirler, çok zenginler
var… Doğru ki siyasette, yargıda, basında anarşik bir
ortam var. Eleştirilecek milyon çeşit şey de var
ama “yobazlaşma, İran’a dönüşme” tehlikesi yok,
hiçbir zaman olmadı. İran’ın yobaz terörizmine
şehit verdiğimiz kayınpederim Prof. Ahmet Taner
Kışlalı’nın söylediği gibi, “Türkiye’den bir
Humeyni çıkmaz; çıksa çıksa Erbakan
çıkar…” İstanbul dahil bazı yörelerde
görüyoruz, çarşaflı karılarını
üç adım arkalarından yürüten yobaz
takımını… Öylesine aciz ve zavallılar ki ! Ve
korkuyorlar, Türkiye’nin aydın, parlak geleceğinden;
sinmişler…
En rahatsız edici olan, “suni bir kutuplaşma”…
“Suni” diyorum, çünkü sokakta
görülmüyor bu kutuplaşma…
Siyasetçilerin ve basının ürünü…
Türkiye’de en büyük sorunun
Türk medyası olduğunu gözlemliyor ve buna
oldukça üzülüyorum. Ne de olsa 30
yıldan fazladır gazeteciyim, cebimde daimi basın kartı
var. Dolayısı ile bir “özeleştiri” söz konusu…
Döndüğümüzden beri, internetten
bir göz atmak dışında, Türk gazetelerini
okumuyor, televizyonlara hiç bakmıyorum.
Çünkü Türk basınının, insanların
sadece ruhsal değil, fiziksel sağlıklarına da zarar
verdiğini düşünüyorum. Stres, gerilim,
negatif enerji, yalan, yanlış, dram,
kötümserlik, kavga,
bölücülük… Hepsi Türk medyasında…
Yobazlardan değil, gazetecilerden çekiniyorum!
Bunun nedenini de en iyi, bazı gazeteci arkadaşlarım
anlıyorlar ki onların da büyük kısmı
çekilmiş, susmuş durumda, bir kısmı da hapiste…
Nereden bakarsak bakalım, Türkiye dev
adımlarla ilerliyor. Bunu gözlemlerken tanıdığımız,
bildiğimiz Batı Avrupa ile mukayese gerekiyor,
örneğin AB’nin nasıl dev adımlarla gerilediğini,
çöktüğünü, dağıldığını
gözlemlemek gerekiyor. Türkiye; dinamizm ve
potansiyeliyle, ekonomisiyle, doğasıyla, insan
kaynaklarıyla kendini aşıyor. Siyasetçileri,
basını, bürokratları bu gelişmeye bir türlü
uyum sağlayamıyorlar, her şey onları aşıyor,
izleyemiyorlar bile…
Oldukça geziyor, insanlarla iç
içe yaşıyoruz. Güzellikleri, umutları da o
zaman yakalıyoruz; internet veya televizyon ekranları
başından kalkmayarak değil…
Türkiye, mesela Belçika’nın aksine,
geleceği olan bir ülke olduğu için burada
yapacak çok şey var. Örneğin, terörizme
ve bölücü takımına karşı mücadele…
Faşizme, aşırı dinciliğe karşı mücadele…
Bütün bunların acısını Batı Avrupa’da daha da
sert hissetmedik mi? (Belçika’nın
bölücülerinden, ırkçı
faşistlerinden, o ülkede yaşayan yabancılar olarak az
mı çektik!) Ve şimdi bu mücadelelere katkıda
bulunabiliyoruz, bireysel olarak, vatandaş olarak
çünkü bu alanda sopayla, silahla değil
“aydınlanma ve aydınlatma” ile başarıya gidildiği görülüyor.
Türkiye’yi bölemeyeceklerini, mollalar rejimi de
kuramayacaklarını anlayanlar yavaş yavaş, uslu uslu
azalıyorlar. Onlara taraf olanlar, sürekli bir şeyler
kaybettiklerinin bilincine varıyorlar ki kaybedecek
şeyleri de giderek artmış durumdadır…
Yapacak çok şey var Türkiye’de… Heyecan
var, umut var, keyif de var… Paylaşacak çok şey
var. İnsanlık var.
“Türkiye’de çok güzel şeyler
oluyor” diyorum. Bir örnek vereyim:
Yerel yönetimlerin büyük
bölümü sıkı çalışıyor, bu boyuttaki
bir ülkede başka seçenek olmadığı anlaşılmış
durumda… Bir başbakanın, bir muhalefet liderinin
göremediğini bir belediye başkanı görebiliyor. O
“Başkan”, belki de imkanları ve kamu desteği daha fazla
olduğu için, sadece kendi yöresine değil,
tüm Türkiye’ye güzellik getirecek
inisiyatifler alabiliyor.
Örnek İzmir’in Seferihisar Belediyesi’nden…
Belediye Başkanı, Tunç Soyer isimli bir
genç… İki yıl önce Seferihisar’ı,
“Uluslararası Cittaslow Örgütü”ne üye
yapmayı başarmış. “Sakin Kent” olayı.. Bir araştırın,
göreceksiniz… Seferihisar’ı dört ayrı belediye
izlemiş, yüzlercesi sırada…
30 yıl “AB kriterleri” ile uğraştık ya, biliyoruz
biraz ne dediğimizi… “Cittaslow” kriterleri, AB
kriterlerinden daha zor ama çok daha
düzgün, yararlı, istikrarlı… “Cittaslow”, AB’nin
aksine, ne istediğini bilenler takımı… Döneklik yok,
kalleşlik yok, çifte standart yok… Hedef, “kaliteli
bir yaşam”…
Türkiye’ye döndüğümüzden
bu yana giriştiğimiz hareketlerin en önemlisi, en
verimlisi bu işte… Bir Belediye Başkanı’nın
zekâsından, ileri
görüşlülüğünden, bilgi ve
deneyimlerinden, bölgelerden hareketle tüm
ülkeye müthiş bir süratle yayılacak yepyeni
bir zihniyet…
Görmelisiniz Seferihisar’daki veya Muğla’nın
Akyaka’sındaki, Çanakkale’nin
Gökçeada’sındaki, Sakarya’nın Taraklı’sındaki,
Aydın’ın Yenipazarı’ndakikamu keyif ve heyecanını… Bir de Ordu’dan Urfa’ya
kadar, ülkenin her yerinde bu harekete katılım
çaba ve hazırlıklarını… Görmelisiniz…
İşte böyle dostlar… Bizim “Anadolu”
Türkiye’ye taşındı, toparlanıyor.Bizi izlemeye
devam edenler arasında kesin
dönüşçülerin de sayısı artıyor ve
onlarda da hiç pişmanlık yok, aksine…