Sıtkı ULUÇ

Diğer yazıları

Seferihisar'ı hoş bulduk

Prove me wrong (2004)































































































TÜRKİYE BİZE UYUM SAĞLIYOR

 


            Batı Avrupa’da 35 yıldan sonra Türkiye’ye döndüğümüzden beri, gurbette bıraktığımız dostlar heyecanla, merakla hep aynı soruyu soruyorlar:

 

            “Neler oluyor orada? Uyum sağlayabiliyor musunuz?..”

 

            Bir de, benim hiç anlam veremediğim endişe, korku : “Aşırı dinciler geliyor, gelecek karanlık(mış) Türkiye’de…”

 

            Bu yazıyı, Batı Avrupa’daki dostların istekleri üzerine ve onlara hitaben yazıyorum.

 

            Türkiye’ye döndüğümüzden bu yana hayatımızın en mutlu ve keyifli günlerini yaşıyoruz. Belçika’da, Fransa’da, Almanya’da da mutsuz değildik ama Türkiye öyle başka; doğası, insanı, potansiyeli ile öylesine muhteşem ki! “Darısı başınıza, bir an önce dönün ana vatana” diyorum, öncelikle…

 

            Uyum sağlamak zor değil ve olay sadece bizim Türkiye’ye uyum sağlamamızdan geçmiyor. Türkiye de bize uyum sağlıyor ! Doğrudur ki farklı bir eğitim, görgü, disiplin ve zihniyet edinmişiz dışarıda… En basitinden, polis devleti yapısına alışmışız. Örneğin, yaya geçidinden geçmek üzere olan insanlara durup yol veriyoruz. Ve arkada kıyamet kopuyor. Klaksonlar, hakaretler… Yayaya yol vermek ne demek, Türkiye’de !.. Yaya bile şaşırıyor, hatta bozuluyor bu işe… Bir bayana yol veriyorsunuz, kendisine “sarkıntılık ettiğinizi” zannediyor, iyi mi!..

 

            Ben inatla yol veriyorum, her seferinde azarlanıyorum ve her seferinde, gerekirse arabadan inip arkadaki sinirli şoförlere neden durmam gerektiğini izah ediyorum.

 

            Ve her seferinde bana uyum sağlıyorlar!

 

            “Aşırı dinciler”e, yani yobaz takımına gelince… Sayıları ve etkileri Batı Avrupa’dakilerden çok daha az Türkiye’de… Onlardan korkan Türkiye’den değil, Batı Avrupa’dan kaçsın ! Görüyoruz işte İskandinav ülkelerinde olanları da, Paris ve Brüksel sokaklarındaki çarşaflıları da…

 

            Türkiye’de başörtülüler, türbanlılar var; mayolular, bikinililer var; kravatlılar, eğitimliler, eğitimsizler, silahlılar, silahsızlar, çok fakirler, çok zenginler var… Doğru ki siyasette, yargıda, basında anarşik bir ortam var. Eleştirilecek milyon çeşit şey de var ama “yobazlaşma, İran’a dönüşme” tehlikesi yok, hiçbir zaman olmadı. İran’ın yobaz terörizmine şehit verdiğimiz kayınpederim Prof. Ahmet Taner Kışlalı’nın söylediği gibi, “Türkiye’den bir Humeyni çıkmaz; çıksa çıksa Erbakan çıkar…” İstanbul dahil bazı yörelerde görüyoruz, çarşaflı karılarını üç adım arkalarından yürüten yobaz takımını… Öylesine aciz ve zavallılar ki ! Ve korkuyorlar, Türkiye’nin aydın, parlak geleceğinden; sinmişler…

 

            En rahatsız edici olan, “suni bir kutuplaşma”… “Suni” diyorum, çünkü sokakta görülmüyor bu kutuplaşma… Siyasetçilerin ve basının ürünü…

 

            Türkiye’de en büyük sorunun Türk medyası olduğunu gözlemliyor ve buna oldukça üzülüyorum. Ne de olsa 30 yıldan fazladır gazeteciyim, cebimde daimi basın kartı var. Dolayısı ile bir “özeleştiri” söz konusu…

 

            Döndüğümüzden beri, internetten bir göz atmak dışında, Türk gazetelerini okumuyor, televizyonlara hiç bakmıyorum. Çünkü Türk basınının, insanların sadece ruhsal değil, fiziksel sağlıklarına da zarar verdiğini düşünüyorum. Stres, gerilim, negatif enerji, yalan, yanlış, dram, kötümserlik, kavga, bölücülük… Hepsi Türk medyasında… Yobazlardan değil, gazetecilerden çekiniyorum! Bunun nedenini de en iyi, bazı gazeteci arkadaşlarım anlıyorlar ki onların da büyük kısmı çekilmiş, susmuş durumda, bir kısmı da hapiste…

 

            Nereden bakarsak bakalım, Türkiye dev adımlarla ilerliyor. Bunu gözlemlerken tanıdığımız, bildiğimiz Batı Avrupa ile mukayese gerekiyor, örneğin AB’nin nasıl dev adımlarla gerilediğini, çöktüğünü, dağıldığını gözlemlemek gerekiyor. Türkiye; dinamizm ve potansiyeliyle, ekonomisiyle, doğasıyla, insan kaynaklarıyla kendini aşıyor. Siyasetçileri, basını, bürokratları bu gelişmeye bir türlü uyum sağlayamıyorlar, her şey onları aşıyor, izleyemiyorlar bile…

 

            Oldukça geziyor, insanlarla iç içe yaşıyoruz. Güzellikleri, umutları da o zaman yakalıyoruz; internet veya televizyon ekranları başından kalkmayarak değil…

 

            Türkiye, mesela Belçika’nın aksine, geleceği olan bir ülke olduğu için burada yapacak çok şey var. Örneğin, terörizme ve bölücü takımına karşı mücadele… Faşizme, aşırı dinciliğe karşı mücadele… Bütün bunların acısını Batı Avrupa’da daha da sert hissetmedik mi? (Belçika’nın bölücülerinden, ırkçı faşistlerinden, o ülkede yaşayan yabancılar olarak az mı çektik!) Ve şimdi bu mücadelelere katkıda bulunabiliyoruz, bireysel olarak, vatandaş olarak çünkü bu alanda sopayla, silahla değil “aydınlanma ve aydınlatma” ile başarıya gidildiği  görülüyor. Türkiye’yi bölemeyeceklerini, mollalar rejimi de kuramayacaklarını anlayanlar yavaş yavaş, uslu uslu azalıyorlar. Onlara taraf olanlar, sürekli bir şeyler kaybettiklerinin bilincine varıyorlar ki kaybedecek şeyleri de giderek artmış durumdadır…

 

            Yapacak çok şey var Türkiye’de… Heyecan var, umut var, keyif de var… Paylaşacak çok şey var. İnsanlık var.

 

            “Türkiye’de çok güzel şeyler oluyor” diyorum. Bir örnek vereyim:

 

            Yerel yönetimlerin büyük bölümü sıkı çalışıyor, bu boyuttaki bir ülkede başka seçenek olmadığı anlaşılmış durumda… Bir başbakanın, bir muhalefet liderinin göremediğini bir belediye başkanı görebiliyor. O “Başkan”, belki de imkanları ve kamu desteği daha fazla olduğu için, sadece kendi yöresine değil, tüm Türkiye’ye güzellik getirecek inisiyatifler alabiliyor.

 

            Örnek İzmir’in Seferihisar Belediyesi’nden… Belediye Başkanı, Tunç Soyer isimli bir genç… İki yıl önce Seferihisar’ı, “Uluslararası Cittaslow Örgütü”ne üye yapmayı başarmış. “Sakin Kent” olayı.. Bir araştırın, göreceksiniz… Seferihisar’ı dört ayrı belediye izlemiş, yüzlercesi sırada…

 

            30 yıl “AB kriterleri” ile uğraştık ya, biliyoruz biraz ne dediğimizi… “Cittaslow” kriterleri, AB kriterlerinden daha zor ama çok daha düzgün, yararlı, istikrarlı… “Cittaslow”, AB’nin aksine, ne istediğini bilenler takımı… Döneklik yok, kalleşlik yok, çifte standart yok… Hedef, “kaliteli bir yaşam”…

 

            Türkiye’ye döndüğümüzden bu yana giriştiğimiz hareketlerin en önemlisi, en verimlisi bu işte… Bir Belediye Başkanı’nın zekâsından, ileri görüşlülüğünden, bilgi ve deneyimlerinden, bölgelerden hareketle tüm ülkeye müthiş bir süratle yayılacak yepyeni bir zihniyet…

 

            Görmelisiniz Seferihisar’daki veya Muğla’nın Akyaka’sındaki, Çanakkale’nin Gökçeada’sındaki, Sakarya’nın Taraklı’sındaki, Aydın’ın Yenipazarı’ndaki  kamu keyif ve heyecanını… Bir de Ordu’dan Urfa’ya kadar, ülkenin her yerinde bu harekete katılım çaba ve hazırlıklarını… Görmelisiniz…

 

            İşte böyle dostlar… Bizim “Anadolu” Türkiye’ye taşındı, toparlanıyor.  Bizi izlemeye devam edenler arasında kesin dönüşçülerin de sayısı artıyor ve onlarda da hiç pişmanlık yok, aksine…

 

            Fazla sallanmayın, gelin vatana…

 

            Türkiye bize uyum sağlıyor !