|
Dünyanın ilk kadın
savaş pilotu :
Sabiha Gökçen
21 Mart 1913 tarihinde Bursa’da
doğan Sabiha Gökçen, altı
çocuklu bir ailenin altıncı çocuğuydu. Edirne vilayeti başkâtipliği
görevinde bulunan babası
Mustafa İzzet Bey’in emekli olmasıyla, aile Bursa’ya
yerleşti. Kurtuluş Savaşı yıllarında ilkokula
başlayan Sabiha Gökçen,
önce babası Mustafa İzzet Bey’i, daha sonra da
annesi Hayriye Hanımı kaybetti,
ağabeyi ve ablaları ile birlikte yaşadı. 1925 yılında Bursa’yı ziyaret eden Atatürk, Sabiha
Gökçen’i
manevi evlat edindi ve birlikte Ankara’ya geldiler. Ankara’da, Çankaya
Köşkü bahçesi içerisinde bulunan
ilkokula, Atatürk’ün diğer manevi evlatları
Zehra, Rukiye; köşke yakın oturan
Atatürk’ün arkadaşları ve köşkte
görevli yaverlerin çocuklarıyla birlikte
devam
etti. İlkokulun bitimini takiben
Atatürk, manevi evlatları Sabiha
ve Zehra’yı Arnavutköy Amerikan Koleji’ne,
Rukiye’yi de Damdösiyon'a,
öğrenimlerini sürdürmek üzere
gönderdi. Bir yıl süre ile
Arnavutköy Amerikan Kolejine devam eden
Gökçen,
Boğaz havasının sert olması nedeniyle, Üsküdar
Amerikan Kız Koleji’ne geçti. Atatürk, bir müddet sonra
hastalanan Gökçen’i tedavi için
Viyana’ya gönderdi. Tedavi sonrası yurda dönen
Sabiha Gökçen öğrenimine,
Çankaya Köşkü’nde özel
öğretmenler nezaretinde devam etti. 1933 yılında Atatürk, hem
tedavi olması ve hem de dil
öğrenmesi için Gökçen’i Paris’e
gönderdi. Daha sonra yurda dönen Sabiha
Gökçen’in
yaşantısı Atatürk’ün yanında devam etti. 1934 yılında soyadı kanununun
çıkmasıyla Atatürk, Sabiha’ya
Gökçen soyadını verdi. (O tarihte Sabiha
Gökçen havacı değildi.) 1935 yılında, Türk Hava Kurumu
tarafından Atatürk’ün emri
ile ilk sivil havacılık okulu açıldı. Bu
açılışa Atatürk, Sabiha Gökçen’i
de
birlikte götürdü. Atatürk bu okula
“Türk Kuşu” ismini verdi ve okula ilk kız
öğrenci olarak Sabiha Gökçen’i
kaydettirdi. Planör eğitiminin ardından (A) ve
(B) brövelerini alan Sabiha Gökçen,
yüksek planörcülük eğitimi yapmak ve
planör
öğretmenliği için Türk Hava Kurumu
tarafından yedi erkek öğrenci ile birlikte
Sovyetler Birliği’ndeki planörcülük
yüksek okuluna gönderildi. Bu okuldan da
mezun olan Gökçen, öğretmenlik
diploması ile yurda döndü. 1936 yılında, yine Atatürk
tarafından, Eskişehir Askeri
Hava Okulu’na özel olarak gönderildi. Bu
okulda bir buçuk yıl eğitim gören
Gökçen,
askeri pilot olarak “pekiyi” ile mezun oldu. Sabiha
Gökçen, “dünyanın ilk kadın
savaş pilotu” olma şerefini de kazandı. Eskişehir Tayyare Alay ikinci
Bölüğü’nde bir süre görev
yapan Gökçen mevcut av ve bombardıman
uçaklarıyla solo uçuşlar da yaptı. Yirmi
iki
tip uçakla uçuşlar yaptı, bunlara
Türk Kuşu uçakları da dahil…
16 Haziran 1938 tarihinde Balkan
devletlerinin davetlisi
olarak, bir askeri uçakla tek başına Balkan
Dostluk Turuna çıkan Sabiha Gökçen,
beş gün süren bu tur esnasında İstanbul’dan
hareketle önce Atina’yı daha sonra
da sırasıyla Selanik, Belgrad ve Bükreş şehirlerini
ziyaret etti. İndiği her
yerde askeri törenle karşılanan Sabiha
Gökçen’e Belgrad’da bir dostluk nişanı
olarak Yugoslav Ordusu’nun en büyük nişanı
olan Beyaz Kartal nişanı ve beratı,
Yugoslav Genelkurmay Başkanı tarafından verildi. Sabiha Gökçen, 1938
yılında Türk Hava Kurumu, Türk Kuşu
Uçuş Okulu’na Başöğretmen olarak atandı ve
bu görevini aralıksız olarak 1954
yılına kadar sürdürdü. Üç
dönem Türk Hava Kurumu Genel İdare Kurulu
Üyeliği
yapan Gökçen, 1964 yılına kadar
uçmaya devam etti. 1940 yılında pilot yüzbaşı
Kemal ile evlenen Gökçen 1943
yılında eşini kaybetti. 1953-1959 yılları arasında iki defa
davetli olarak Amerika
Birleşik Devletleri’ne gitti. 14 Mart 1990 yılında davetli olarak
Hindistan’a gitti. Son
uçuşunu 1996'da 83
yaşında iken Fransız pilot Daniel Acton eşliğinde Falcon
2000 uçağıyla yaptı. “Atatürk’ün İzinde Bir
Ömür Böyle Geçti” isimli kitabı,
Atatürk’ün 100. doğum günü anısına
Türk Hava Kurumu tarafından yayınlandı. Sabiha
Gökçen’in Balkan Turu Atatürk’ün davetlisi olan
yabancı konuklar, bir sohbet
sırasında Sabiha Gökçen’den uçağı ile
bir Balkan turu yapmasını, başkentlerine
gelerek kendilerinin konuğu olmalarını isterler. Bu
davete hem Atatürk, hem de
Sabiha Gökçen olumlu cevap vererek,
teşekkür ederler. Yalnız Sabiha Gökçen,
böyle bir tur için hazırlanması gerektiğini
bildirerek bir aylık süre ister. Sabiha Gökçen
gerçekleştirdiği bu turu şöyle anlatır: Amerika’dan yeni alınan Volti tipi
askerî uçaklarla ve
getirilen Amerikalı uzman pilot Jack ile, hemen
çalışmalara başladım. Uçağın
özelliklerini öğrendikten sonra, yurt
içinde bazı uçuşlar yaptım. Güzel bir
havada yarım Türkiye turu yapmak üzere
İstanbul’dan hareket ettim. İlk olarak
Köyceğiz’e, oradan Tuz gölüne ve
sırasıyla Ankara’ya, Zonguldak üzerinden de
İstanbul’a dönerek, havada yarım Türkiye
turunu beş buçuk saatte tamamladım.
Artık Balkan turu için hazırdım. Fakat
Atatürk, hastalığı nedeniyle her geçen
gün biraz daha çöküyor ve yatağa
bağlanıyordu. Bu yüzden hayatımda ilk defa
Gazi Paşa’ya yalan söyleyerek, bu tur için
hazır olmadığımı özür dileyerek
bildirdim. Gezimi ertelemek için ileri
sürdüğüm özürün
gerçek nedenini hemen
sezinleyip: -“Hastalığım süresince benden
ayrılmak istemediğini
biliyorum. Ama seni davet edenlere verdiğin
sözü unutma. İnsanlar sözlerinde
durdukları sürece saygınlık kazanırlar. Bir kere
söz verdik. Türk sözünden
dönmez. Sen görevini yaparken, ben de
hastalığımı yenmeye çalışacağım ve
dönüşünü bekliyeceğim” dedi. 16 Haziran 1938 günü,
Atatürk’ün isteği üzerine, tek başıma
Balkan turuna başladım. İlk ziyaret yerim Atina
olacaktı. Veda için yanına
gittiğimde: -“Birkaç saat sonra senin
Balkan turuna çıktığını ve Türk
kadınını göklerde şerefle temsil ettiğini
dünya radyoları yayınlayacaklar.
Gittiğin yerlerde gazeteciler seninle konuşma yapacak ve
fotoğraflarını
çekecekler. Sordukları her soruya
açıkça cevap ver. Barışçı bir
ülkenin kızı
olduğunu, yurtta ve dünyada barışı arzu ettiğini,
her Türk gibi bunu gönülden
istediğini söylemeyi unutma.” -”Sizi mahcup etmeyeceğim Paşam.
Türk kadınlarını şerefli
üniformam ile Türklüğe lâyık bir
şekilde temsil etmek için elimden geleni
yapacağım” diyerek elini öpüp veda ederken
benden, Selanik’e gidip doğduğu evi
de görmemi ve dönüşte kendisine anlatmamı
istedi. Uçağımla havalandıktan sonra,
Savarona’nın üstünden uçarak
ona gök yüzünden de veda ettim. İlk ziyaret yerim Atina idi. Rotamı
çizerek yola koyuldum.
Tam saatinde Atina’ya vardım. Beni alanda meraklı bir
kalabalık ve büyük
elçimiz Ruşen Eşref Ünaydın karşıladı. Hava
alanında askerî törenle
karşılandım. Millî Mars’ımız çalınırken,
elimde olmadan sevinç göz yaşları
döktüğümü anımsıyorum. Gece verilen
şölende Selanik’e de giderek Atatürk’ün
doğduğu evi ziyaret etmek istediğimi söyledim.
Sabahleyin Selanik’e uçtum. Selanik’e
ayak bastığımda kendimi yurdumda hisseder gibi oldum.
Adeta Atatürk’ün
varlığını ve nefesini yanımda hisseder gibiydim. Balkan turunu tamamlayarak,
Bükreş’ten İstanbul’a hareket
ettim. Türkiye toprakları üzerinde
uçarken, dünyada bundan daha güzel bir
yurt
parçası olamayacağını
düşünüyordum. Yeşilköy Hava Alanı’na
inince beni bekleyen
kalabalığı selâmlayarak, doğruca Savarona’ya
gittim. Atatürk kamarasında
istirahat ediyordu. Beni güçlükle
kucaklayarak: Gökçen,
döndüğüne sevindim.
Başarınla beni nasıl memnun ettiğini bir bilsen” dedi.
Daha sonra, Selanik’te
neler yaptığımı ve doğduğu evi görüp
görmediğimi sordu. Gazi Paşa’ya
izlenimlerimi uzun uzun anlattım. Doğduğu evdeki
izlenimlerimi anlatırken, gözleri
doldu ve: -“Güzel Selanik” diyerek
özlemini dile getirdi. Sabiha
Gökçen’in 10 Kasım 1985 tarihli
konuşması : Atatürk Ve Gençlik Sevgili Atamızın
ölümünün 47.
yıldönümünü idrak ettiğimiz
bugün, Atatürk’ün gençlik
hakkındaki düşüncelerini ve anılarımı bana
anlatma
fırsatını veren Atatürk Kültür, Dil ve
Tarih Yüksek Kurumu’na huzurlarınızda
teşekkür etmek isterim. Atatürk, en büyük
eserim dediği Türkiye Cumhuriyeti’ni
emanet etmek üzere, birbirlerine sevgi ve saygı ile
bağlı, irticaya kapalı,
aydın kafalı, içi memleket aşkı ile yanan
vatansever, çalışkan, kendine güveni
tam, her zaman bilim ve fen alanında yenilik arayan,
gururlu, sağlam karakterli
bir Türk gençliği yaratmak istemiş ve bu
isteğinde de başarılı olmuştu. Atatürk Millî
Mücadele’yi izleyen yıllarda, havacılığın
bütün dünyadaki önemini
görmüş; Türk gençliğine havacılık
aşkını aşılamak, hava
sporunu memleket yüzeyine yaymak, sivil havacılığın
gelişmesine öncülük etmek
ve millî savunmanın alt kademelerinde yardımcı,
hazırlayıcı ve geliştirici rol
oynamak amacı ile, Cumhuriyetin ilanından iki yıl sonra,
16 Şubat 1925
tarihinde, “Tayyare Cemiyeti” adı ile bugünkü
“Türk Hava Kurumu” nun temelini
atmıştır. Atatürk, Türk
gençlerinin ve Türk insanının her sahada iyi
yetiştiklerini görmekle iftihar eder, mutluluk
duyardı. Sivil havacılık
alanında da kızlı erkekli Türk gençlerinin
yetişmesi, onun en büyük
arzularından biri idi. Ayrıca memleketimizde uçak
sanayinin kurulması ve
uçaklarımızın kendi fabrikalarımızda yapılması da
en büyük amaçlarındandı. Geç
de olsa bugün, uçak sanayimizin temellerinin
atılması, hepimizi
sevindirmektedir. İnanıyorum ki Atatürk’ün
ruhu da şad olmaktadır. Atatürk Türk Hava
Kurumu’nu kurarken inandığı ve çok
sevdiği milletinin, yüksek hamiyetine ve
esirgemeyeceklerini bildiği
yardımlarına güvenmiş ve bunlara ek olarak da,
Türk Hava Kurumu’na Bakanlar
Kurulu kararıyla aşağıdaki gelir kaynaklarını
ayırmıştır: 1. El ve duvar ilânları
imtiyazı, 2. Her sigara paketindeki tek
sigaranın ücreti, 3. Uşak Şeker Fabrikası’nın her yıl
ilk ürettiği şekerin
ücreti, 4. Askerî terhis
çizelgelerinden de cüzî bir miktarın
alınması, 5. İzmir’in Ödemiş kazasının,
Balyanbolu bucağının Küre ve
Bağcılar köylerinde mevcut iki civa madeninin
işletilmesi, 6. Büyük
Atatürk’ün Nutuk’unun basım ve satış hakkı, 7. Kurban derileri ile fitre ve
zekâtın yüzde ellisi, 8. Tayyare Piyangosu. (Bir süre
sonra Tayyare
Piyangosu’ndan elde edilen gelir kaynağı, Türk Hava
Kurumu’ndan alınarak Maliye
Bakanlığı’na devredilmiştir.) Türk Hava Kurumu, on yıl
içinde yukarıda saydığım gelir
kaynakları ile gelişmiş ve 1935 yılı içinde
Atatürk, adını bizzat verdiği
Türkkuşu Sivil Havacılık Okulu’nu veciz bir konuşma
ile açmış ve şu cümlelerle
konuşmasını tamamlamıştır: “Türk çocuğu! Her işte
olduğu gibi, havacılıkta da en
yüksek seviyede, gökte seni bekleyen yerini az
zamanda dolduracaksın. Bundan
hakikî dostların sevinecek, Türk milleti
mesut olacaktır.” Yukarıda bahsettiğim bu
açılış töreni için Atatürk, bir
gün
evvel — “Gökçen, bu
açılış törenine seni de
götüreceğim, yarın
hazır ol” demişti. Atatürk bana Gökçen
soyadını 1934 yılında vermişti. Ben
henüz o tarihte havacı değildim. Bundan şunu
anlıyordum ki, Atatürk benim bir
sene evvelden havacı olmama karar vermiş ve 1935 yılında
da, Türk Kuşu’nu
açtığı gün, Türk Kuşu’na kaydımı
yaptırmıştı. Atatürk bir kâğıt üzerine
kendi
el yazısı ile “Sabiha Gökçen, S.
Gökçen’dir. Kemal Atatürk 19.12.1934
Kutlu
olsun” diyerek yazıp imzaladı. “İstikbal
göklerdedir” diyen Atatürk,
çalışmalarından fırsat buldukça meydana
gelerek uçucu gençlerle beraber olur,
onlara moral verir, çalışmaları izler, Türk
gençliği ile iftihar ederdi. Yeri gelmişken, Atamın
gençlere olan sevgisini belirtecek
iki anımı nakletmekten mutluluk duyacağım; ilk anım
Türk Kuşu’nda
başöğretmenlik görevimi
yürüttüğüm günlere rastlar: Bir
bahar günü öğleden
sonra, uçuş görevlerini bitiren
öğrenciler, havadaki son arkadaşlarının inişini
gözlemek için start yerinde toplanmışlardı.
Havadaki son genç, inişini
yaptıktan sonra, rule yaparak starta doğru gelirken, bir
anlık dalgınlıkla, gaz
keseceği yerde tersine gaz verdi. Uçak
büyük bir hızla toplu halde bulunan
gençlere doğru geldi; gençler
kaçıştılar. Ne yazık ki, havacılık aşkı ile yanan
ve hayatının baharını yaşayan bir Türk
evlâdını, uçağın pervanesi biçerek
şehit
etmişti. Türk Kuşu topluluğu, şehit olan
evlâdının başında perişandı. Saati
unutmuş, her zaman geldiğim saatten çok
geç bir vakitte köşke dönebilmiştim.
Bütün bir günün yorgunluğu
yüzünden okunan Atatürk, ne için
geç kaldığımı
sordu. Ben de üzücü olayı anlattım. — “Ayağa kalk hemen meydana gidelim;
çocukları yalnız
bırakmayalım; acılarını paylaşalım; onlara moral
verelim” dedi. Meydana geldik,
gençlere başsağlığı diledikten sonra:
“Türkiye Cumhuriyeti’ni sarsılmaz
temelleri üzerinde her geçen gün
yükseltecek olanların Türk gençliği
olduğunu;
hiçbir şeyin kolay elde edilemeyeceğini ve
kesinlikle geri adıma izin vermemelerini;
millî gururumuzdan fedakârlık yapmak
istemiyorsak, gece-gündüz çok
çalışıp,
daima daha iyiyi ve daha güzeli arama
çabasında olmamız gerektiğini; gençlerin
kesinlikle yenilgiyi kabul etmemelerini” istedi.
Gönlü ve kafası, ölen Türk
gencinde kalan Atamla, çok
üzüntülü olarak, geç vakit
köşke döndük.
— “Paşam, yataktan kalkmamalısınız”
dedikleri halde O, "Gençlerim gelmiş beni
istiyorlar, nasıl kalkmam” diye
direniyordu. Doktorlar yenilgiyi kabul ederek kenara
çekildiler. Bizlerin
yardımlarıyla yataktan kaldırıldı, pencere
önünde bir koltuğa oturtuldu ve
hastalığını hiçe sayarak çok sevdiği
gençlerini selâmladı. Maddeten ve manen
çok yorulan ve üzülen Ata’yı, yatağına
yatırdık. Atatürk sessizce ağlıyordu.
Bunu gören yaverlerden biri, geminin kaptanına
mesaj gönderdi ve gençlerin bu
coşkun davranışlarına son vermelerinin sağlanmasını
istedi. Gençler bu isteğe
uydular ve gemi, sessizce Saray’ın önünden
ayrıldı. Atamın “Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk İstiklâlini, Türk
Cumhuriyeti’ni ilelebet, muhafaza ve
müdafaa etmektir!” diyen hitabesinin
tümünü, her Türk evlâdı
yaşadığı sürece,
kendisine yol gösteren bir meşale olarak kabul
edecek; bu büyük ve anlamlı
direktif, elden ele, nesilden nesile ulaşarak, Türk
gençliğinin vazgeçilmez
düsturu olmaya devam edecektir. Sizlere
Atatürk’ün disiplin anlayışıyla ilgili
iki değişik anımı daha aktarmak istiyorum: Cumhuriyet
Bayramı’ndan sonra
Atatürk Florya köşküne dinlenmeye
gitmişti. Disiplini, intizamı resmî yaşamında
olduğu kadar özel yaşamında da severdi
Atatürk. “Disiplinsiz insan hayatta
muvaffak olamaz. Olsa bile bu muvaffakiyeti devamlı
olmaz” derdi. Yanılmıyorsam
bir pazar günü idi, Florya
köşkündeki çalışma odasında oturmuş
konuşuyorduk.
Bana her zaman olduğu gibi anılarından,
düşüncelerinden bahsediyordu. Bu
konuşmalar sanırım ki kendisini biraz olsun
dinlendiriyordu. Hele neşeli bir
konu buldu mu, bunu ballandıra ballandıra anlatır, sonra
kahkahalarla gülerdi.
Sohbetini bitirince kendisinden izin istedim.
Yeşilköy Hava Alanı’na gideceğimi
ve biraz uçuş yapacağımı söyledim. Memnun
memnun yüzüme bakarak: — “Peki Gökçen, git”
dedi. Yeşilköy’e vardığımda
Müfreze Kumandanı olan Yüzbaşı ilhan
Bey’den uçuş izni aldım. Bu Bey de
gerçekten disiplini seven bir subaydı. — “Sadece normal uçuş
yapacaksın, değil mi Gökçen?” diye
yüzüme dikkatle bakarak sordu. — “Evet” dedim; oysa benim niyetim
akrobasi uçuşu yapmaktı.
Florya köşkü üzerinde akrobasi
gösterileri yaparak Atatürk’ü biraz olsun
neşelendirmek istiyordum. Onun son zamanlardaki hali,
beni de üzmeye
başlamıştı. Ancak, nesi olduğunu sormaya cesaret
edemiyordum. Uçağa binerken,
makinistin eline akrobasi yapacağımı bildiren bir not
vererek Kumandana
götürmesini söyledim. Hemen havalanarak
doğruca köşkün üzerine gittim. Tıpkı
Cumhuriyet Bayramı günü, Ankara’da, stadyumun
üzerinde yaptığım akrobasi
hareketlerini yapmaya koyuldum. Atatürk terasa
çıkmış, beni izliyordu. Bir ara,
başyaverin Ata’nın yanına geldiğini ve bir şeyler
söylediğini, Atanın da
kendisine sert bir takım hareketler yaparak, emirler
verdiğini gördüm. Uçuşumu,
daha doğrusu akrobasi hareketlerimi bitirdikten sonra,
tekrar Yeşilköy’e
döndüm. Yüzbaşı İlhan Bey, beni son
derece sinirli bir şekilde karşıladı.
Kaşlarını çatmış, ellerini arkasına kenetlemiş,
öylece odanın ortasında
duruyordu. — “Bunu sana hiç
yakıştıramadım Gökçen. Biliyorsun ki
havacılık bir disiplin, bir emre riayet işidir. Benden
sadece uçmak için izin
aldığın halde havalanmadan önce makiniste verdiğin
notta akrobasi yapacağını
bildirdin. İzin isteğinle yaptığın bu hareket birbirini
tutmadığı için
bilmelisin ki seni en ağır şekilde cezalandırmam
gerekiyordu. Bunu yapmaya da
hazırdım.” Haklıydı; başımı önüme eğerek yavaş
bir sesle: —”Affedersiniz efendim. Yerden
göğe kadar hakkınız var. Bir
daha tekerrür etmeyeceğine dair şerefim
üzerine söz veririm” dedim. — “Affetmek mi, asla! Türk
ordusunun her branşında, her
kademesinde disipline riayet esastır. Benim affetmem
mümkün değildir. Biz daha
kuvvetli, daha disiplinli, daha emirlere itaatkâr
bir ordu olmağa mecburuz
Gökçen.” — “Cezamı çekmeğe hazırım
efendim.” — “Ne yazık ki bu cezanı
çekmeyeceksin.” — “Sizi bu kadar üzeceğimi
bilmiyordum. Sadece Atatürk’ü
biraz oyalamak için akrobasi hareketleri yaptım.
Ancak cezam ne ise yerine
getirilmesini bizzat rica edeceğim sizden.” — “Hayır, maalesef seni bu olumsuz
hareketine rağmen
cezalandıramayacağım.” — “Fakat niçin?” — “Çünkü senin
yolladığın münasebetsiz notu alır almaz
derhal köşke telefon ederek, bu disiplinsiz
hareketini başyavere bildirdim.
Durumu Atatürk’e de iletmesini rica ettim. Biraz
sonra telefona gelerek
Atatürk’ün bu olaya hem sinirlendiğini, hem de
çok üzüldüğünü: ‘Bunu
herhangi
bir subay ya da gedikli yaptığı takdirde ne ceza
verecekse Gökçen’e de aynı cezayı
hiç tereddüt etmeden uygulasın’ dediğini
bildirdi. İşte gerçek asker, gerçek
kumandan budur Gökçen. Onun
büyüklüğü karşısında seni
cezalandırmaktan
vazgeçtim. İnsanlar arasında ayırım yapmayan,
herkese eşit muamele yapılmasını
isteyen bir önderin örnek hareketi bu. Umarım
ki sana iyi bir ders olur ve bir
daha hayat boyu böyle bir hataya düşmezsin.” — “Sağ olun efendim. Bir daha
tekerrür etmeyeceğinden emin
olabilirsiniz” dedim. Köşke çekinerek
döndüm. Bu gibi konularda Paşa’nın ne
derece hassas olduğunu bildiğim halde, böyle bir
harekete nasıl olup da
kalkıştığıma hâlâ şaşarım. Ama dediğim gibi
bunu yaparken disiplinsizliği filân
düşünmüş değildim. Amacım sadece ve
sadece, Atatürk’ü dinlendirmekti.
Çünkü o
akrobasi hareketlerini gerçekten de çok
seviyordu; hele bunları ben yapacak
olursam. Oturduğu odaya usulca girdim. Vücudumun
titrediğini hissediyordum. Ne
söylese, ne kadar ağır konuşsa hakkı vardı.
Birkaç adım ilerleyince durdum.
Başını çevirip yüzüme baktı; hayret!
kaşları çatık değildi. Kızgın olduğunu,
daha doğrusu kırılmış olduğunu belli edecek
hiçbir belirti yoktu yüzünde.
Gözleri ışıl ısıldı: — “Biraz önce Komutanın telefon
etti” dedi. Dizlerimin bağı
çözülüyordu. — “Seni yaptığın disiplinsizlikten
dolayı cezalandırmaktan
vazgeçmiş.” Yutkundum: — “Evet Paşam, cezalandırmadı.” Sesi yumuşaktı: — “Oysa cezalandırması gerekiyordu,
değil mi?” — “Kuşkusuz Paşam.” — “Bunu niçin yapmadığını da
söyledi mi?” — “Söyledi Paşam.”
Gülümseyerek konuyu burada kapattı, ama
ben bugüne kadar onun yüzündeki bu
gülüşün anlamını hiç mi hiç
unutmadım. Ne
zaman bir hataya düşecek gibi olsam, ne zaman
disiplini unutacak gibi olsam,
derhal bu son derece anlamlı gülüşü
anımsar, o işten derhal vazgeçerim. Bu
olaydaki Atatürk’ün davranışı bana güzel
bir ders olmuştu. İkinci anıma gelince: Bir tatil sabahı, Atatürk’le
beraber atlarımıza binerek
Çiftliğe gittik. Dolaşıp hava alırken yolda
oldukça yaşlı bir köylü kadına
rastladık. Atlarımızı durdurduk. Ata, halkla
konuşmaktan, onlarla sohbet
etmekten, dertleşmekten, sorunlarını öğrenmekten
çok büyük bir zevk alırdı.
Yaşlı kadın, kan ter içinde idi. Belli ki epey
yol tepmişti. Yaşını tam olarak
kestirmeye olanak yoktu. Elindeki değneğe yaslanarak
şöyle bir doğrulup bize
baktı. Atatürk kadına, — “Merhaba bacım”, diyerek seslendi.
Kadın Ata’nın yüzüne
bakarak hafif bir sesle, merhaba, dedi. — “Nereden gelip nereye gidiyorsun?”
Kadın şöyle bir
duralayıp: — “Neden sordun ki, yoksa buraların
sahibi misin, bekçisi
misin?” Paşa gülümsedi: — “Ne sahibiyim ne de bekçisi
bacım. Bu topraklar Türk
milletinin malıdır. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini
söyleyecek misin?”
Kadın başını salladı: — “Tabi; söyleyeceğim. Ben
Sincan’ın köylerindenim Bey;
otun güç bittiği, atın geç yetiştiği
kavruk köylerinden birindenim. Bizim
mıhtar bana bir bilet alıverdi, trene bindirdi. Kodum
Angara’ya geldim.” — “Muhtar ne için Ankaraya
gönderdi seni?” — “Gazi Paşa’mızı görmem
için. Başını pek ağrıttım da.
Benim iki torunum gavur harbinde şehit düştü.
Memleketi gavurdan kurtaran
kişiyi, bir kez görmeden ölmeyeyim diye hepi
dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi
Gazi Paşa. Ben de bunları muhtara anlatınca, o da bana
bi bilet alıverip saldı
Angara’ya. Geceleyin geldimdi. Yolu neyi de
bilmediğimden işte ahşamdan belli
bole kendimi ordan oraya vurup duruyom Bey.” — “Senin Gazi Paşa’dan başka bir
isteğin var mı?” Kadının
yüzü birden sertleşti: — “Töbe de Bey, töbe de!
Daha ne isteyebiliriz ki! O bizim
vatanımızı kurtardı. Bizi düşmanın elinden
kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını
onlara çiğnetmedi, daha ne isteyebilirim ondan!
Onun sayesinde şimdi
istediğimiz gibi yaşayıp gidiyoruz. Şunun bunun, gavur
dölünün köpeği olmaktan
onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara, bir defa
yüzünü görmek, ona ‘sağ ol
Paşam’ demek için düştüm.. Onu
görmeden ölürsem gözlerim
açık gidecek. Sen efendi
bir adama benziyorsun, bana bir yardım ediver de Gazi
Paşa’yı nerede bulacağımı
deyiver.” Atatürk’ün gözleri dolu dolu
olmuştu. Çok duygulandığı her halinden
belli oluyordu. Bana dönerek: — “Görüyorsun ya
Gökçen işte bu bizim insanımızdır. Benim
köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu.”
Attan indim, yaşlı kadının ellerini
tuttum: — “Anacağım, sen gökte
aradığını yerde buldun. Rüyalarım
süsleyen, seni buralara kadar koşturan
büyük insan Gazi Paşa, yani Atatürk işte
karşında duruyor.” Köylü kadın bu sözleri
duyunca şaşkına döndü. Elindeki
değneği yere fırlatıp Atatürk’ün ellerine
sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.
İkisi de ağlıyorlardı, iki Türk insanı, biri
kurtarıcı, biri kurtarılan, ana
oğul gibi sarmaş dolaş olmuş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın,
belki on defa öptü
Ata’nın ellerini. Sonra heybesinden
küçücük bir çıkın
çıkardı, daha doğrusu
beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk’e
uzattı: — “Tek hayvanımın sütünden
kendi elimle yaptım Gazi Paşa.
Bunu sana hediye getirdim, seversen gene yapıp
getiririm.” Paşa, hemen orada
bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini
söyledi. Sonra birlikte Çiftlikteki
köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi: — “Bu anamızı alın, burada iki
gün konuk edin, sonra köyüne
götürün. Giderken de kendisine iki inek
verin. Bu benim armağanım olsun.” NOT: Bu konuşma 10 Kasım 1985
günü Atatürk Kültür, Dil ve
Tarih Yüksek Kurumu tarafından tertiplenen,
“Atatürk ve Gençlik” konulu
panel’de yapılmıştır. Atatürk’ün
havacılığa
verdiği önem :
Daha
1930′larda
“İstikbal göklerdedir” diyen Büyük
Atatürk havacılığa gereken büyük
önem ve değeri
vermesini bilmişti. Havacılığın bir spor dalı olarak
benimsenmesi ve Türk
gençleri arasında yerleşmesini yürekten
arzulayan Atatürk “Türk Kuşu”nun kuruluşunda
olduğu gibi çalışmalarında da verdiği emir ve
direktiflerle başrolü oynamıştı.
Atatürk , genç Türk havacılarının havacılık sporunda gelişmelerini sağlamak amacıyla yetenekli genç havacıların yurtdışına gönderilip orada ihtisas yapmaları arzulanmıştı. Onun emir ve direktifleriyle basta Sabiha Gökçen olmak üzere bazı genç Türk havacıları 1935 yılı Temmuz ayında Sovyetler Birliği’ndeki “Koktobel Planör Okulu” na giderek orada bu spor dalı üzerindeki bilgilerini kuvvetlendirip tecrübelerini artırmışlardı. Bu uzman planörcüler yurda dönüşlerinde “Türk Kuşu” kadrosunda öğretmen olarak görev almışlar ve bildiklerini ve öğrendiklerini genç havacı kuşaklara öğretmişlerdi. “Türk Kuşu” 1935 yılından beri Büyük Atatürk’ün Türk sporundaki en büyük yadigarı olan havacılık sporu yolundaki çalışmalarını sürdürmekte , planörcülük ve havacılığın yanı sıra paraşütçülük alanında da büyük işler başarmaktadır. |