Sıtkı Uluç















 

ÖNSÖZ

 

 

                Kaynanasını karısından daha fazla seven kaç erkek vardır acaba dünyada?.. Kayınvalidesini anlatan kitaplar yazan?..

                Nilgün’ü böylesine sevmem ve anmam için birkaç neden var ama en önemlisi şu ki, mutluluğumu büyük ölçüde ona borçluyum.

                Sağlığımı ve kendi çapımda, göreceli başarılarımı da ona borç-luyum.

                 Sadece beni mutlu kılan kadınımı doğurup böylesine güzel yetiştirdiği için değil…

                Karıma kavuşmak uğruna verdiğim zorlu, olağanüstü mücadele-de beni anladığı ve destek olduğu için…

                Nilgün çok güzel, çok akıllı, çok da dişi bir kadındı. “Kadın”dı yani…

                Bunlar da o’nu annem gibi, ablam gibi, karım gibi ve “Kadınım” diyen tüm gerçek hemcinsleri gibi sevmemin nedeni…

                O’na hep “siz” diye hitap ettim, “Nilgün Hanım” dedim, belki saygım sevgimden de öte olduğu için…

                Ve belki de ben ifade özürlü olduğumdandır ama o, beni anlayan nadir kadınlardan oldu.

                Ve bana inanan… Ve bana güvenen…

                Az mı kavga ettik !..

                Bir kaynana neden dalaşır damadıyla?.. Kızını üzüyor, eziyor falan diye, di mi?

                Bizimki farklıydı.

                Kızını fazla şımartmama bile kızardı galiba…

                Her neyse, en baştan diyeceğim şu ki, Nilgün olmasaydı ben büyük bir mücadelenin mağlubu olarak şimdi pek mutsuz, umutsuz bir adamdım, ölmüştüm bile belki, çoktan…

                O benim “hayatımın kadını” oldu.

                İşte bu duygularla başlıyorum yazmaya ve okudukça beni anla-yacağınızdan, bana hak vereceğinizden eminim.

                “İki Türk’ün Ölümü” isimli kitabımda, bundan on yıl önce anlatmıştım o’nun yaşamöyküsünü de… O kitap kaç baskı yaptı bilmiyorum. Gelirleri Anadolu Çağdaş Eğitim Vakfı’na bağışlanmıştı, satış durumunu izlemedim. Vakıf beni güzel bir teşekkür plaketiyle ödüllendirdi ki onur belgesi olarak, gururla saklıyorum.

                Son on yılda bir sürü şey yaşandı elbette… Başka kitaplar da yazdım bu arada…

                Ama “İki Türk’ün Ölümü”nü yayımlayan yayınevi kapandı, kitap piyasada bulunmaz oldu, talepler ise devam ediyordu.

                Çoğunluğu gençlerden oluşan binlerce okuyucu bizlerle temas kurdu, bu kitabı okuduktan, Nilgün ve Ahmet Taner Kışlalı’yı biraz daha yakından tanıdıktan sonra… İzmirli bir anne, kızını da yanına alıp Brük-sel’e geldi, bizimle tanışmak için…

                Kışlalı’ları tanıyarak veya tanımadan seven insanların ne kadar fazla olduğunu gördüm, şaşırmadan…

                Ve gün geldi, eşimle birlikte Türkiye’ye döndük, nihayet…

                35 yıllık Batı Avrupa esaretinden kurtulmak, vatana dönmek…

                Ne keyif, ne keyif !

                Önce “Elveda Batı(k) Avrupa”yı yazdım, Batı Avrupa yaşam, deneyim ve notlarımdan derlenmiş…

                Sonra, “Prof. Ahmet Taner Kışlalı ve Kemalizm” çıktı piyasa-ya…

                Ve işte “Nilgün”

                Baktım da, bu kitap aslında Kışlalı’ların (ve biraz da bizlerin) yaşamöyküsü olmaktan öte, dolu dolu yaşanmış muhteşem sevgi ve aşkların belgesi gibi…

                Ölümleri, cinayetleri yaşadığım için değil ama bu insanları tanı-dığım, onlarla acı ve mutlulukları paylaştığım için kendimi çok şanslı ve mutlu hissediyorum.

                Bu mutluluğu sizlerle paylaştığım için de…

*     *     *

                Nilgün Kışlalı henüz benim kayınvalidem değilken ve olacağına ilişkin en ufak bir işaret yokken, Dolunay küçük bir çocukken, kayınpederim Prof. Ahmet Taner Kışlalı´yla sürekli hararetli siyasi tartışmalara girmekten ve tabii onun bilgi ve deneyimi karşısında silinip susmak zorunda kalmaktan sıkıldığım bir dönemde aklıma gelmişti: Nilgün Kışlalı´nın hayat hikayesi çok güzel bir araştırma konusu olabilirdi.

                Kendisine bu düşüncemden söz etmiştim. Gülümsemiş, o güzel Türkçesiyle, “Ben de sana yardım ederim” demişti.

                Aradan yıllar geçti. “Nilgün” isimli bir araştırma kitabının hazırlıklarını geniş ölçüde tamamlamış, ilk sayfaları bilgisayar hafızasına almıştım.

                Gerek kalmadı.

                Nilgün öldü.

                Benim bir kitap dolusu ifadelerle anlatmaya çalışacağımı, Ahmet Taner Kışlalı, “Bir Türk´ün Ölümü” başlıklı makalesiyle Türkiye´ye yansıttı.

……..

                Her şey çok hızlı yaşandı o yıllarda…

                Prof. Kışlalı, karısının ölümünden sonra, “Nilgün´ün kitabını yazmalısın” diye ısrar ediyor, o’nun kazadan önce bu amaçla aldığı not-ları ve kendi derlemelerini Brüksel´e yolluyordu.

                “Söz vermiştin, bu kitabı yazmalısın…”

                Nilgün´ü tanıyanlar, ölümünden sonra onun  yaşamını konu ala-cak bir kitap yazmanın zorluklarını çok iyi tahmin edebilirler. O kitap, daha en baştan, eksik kalmaya mahkumdur. Fransa´nın güneybatı sahil-lerindeki köylerde yaptığım araştırmalar; elimdeki notlar, belgeler; yüz-lerce yakının destek ve katkı sözleri de o kitabın hedefe ulaşmasını sağlayamazdı bence...

……..

                İsteksiz bir şekilde tekrar klavyenin başına oturmuştum ki, Temmuz 1999´da annemin ölüm haberi Brüksel´e geldi.

                Acılı günlerde keyifli sohbet olur mu? Ahmet Taner Kışlalı´yla, Ankara’da,  hüzün ve suskunluğun ağır bastığı bir gün geçirdik. Buna rağ-men, ayrılırken, “Nilgün´ün kitabını unutma” demeyi ihmal etmedi, yine notlarını verdi.

                Nereden bilebilirdim bunun son görüşmemiz olacağını?.. Nereden bilebilirdim, annemin cenazesinden birkaç ay sonra Profesör Kışlalı´yı toprağa vermek için Türkiye´ye tekrar gelmek durumunda kalacağımızı?..

……..

                O´nu da öldürttüler…

                Ve sırtımda bir “kitap yükü”… Kulaklarımda Nilgün ve Ahmet Taner Kışlalı´ların “Söz verdin” deyişleri…

                Gözlerimde gülümsemeleri, gönlümde sevgileri…

                Bir sürü iz…

                Geride Altınay, Dolunay ve Nilhan var.

........

                Eşim Dolunay´a anlattım:

                Nilgün´ün kitabını, bir “araştırma” olarak hazırlayacaktım. O kitabın anlamı Nilgün´ün yaşama sevinci; o sevincin yansıması olacaktı.

                Nilgün öldükten sonra, Ahmet Taner Kışlalı´nın isteğiyle ve katkılarıyla bir şeyler yazılabilirdi.

                O da öldükten sonra, bu kadar hüzünle klavye başına oturan adam, Kışlalı´ların sevincini, sevgisini, coşkusunu, inancını yansıtamaz, paylaşamaz artık…

                Böyle düşünüyordum, gördüğüm bir rüyadan sonra (anlatacağım yeri gelince) kaleme almaya başladığım “İki Türk’ün Ölümü”nü yazarken. Yanılmışım.

                O sevgi, coşku ve inançları milyonlarla paylaştık.

……..

                Ben roman yazmasını beceremem, hayal gücüm o kadar kuvvetli değil. Nilgün’ün yaşamöyküsünü, yaşadıklarımla ve araştırdıklarımla bir-leştirerek, cesaretle oldukça özele de girerek sunuyorum sizlere…

                Bir kadın düşünün ki, âşık olup gelmiş Fransa’dan Türkiye’ye…

                “Türk” olmuş ki kolay iş değildir, bilirsiniz…

                “Müslüman” olmuş ki, hiç kolay iş değildir, daha da iyi bilir-siniz…

                “Memur” olmuş, kadrolu…

                “Bakan eşi” olmuş; çirkin kalemlerin saldırılarına uğradığı o günlerde, “Kültür Bakanı” kocasının oturduğu dairenin bulunduğu apartmanın merdivenlerini tek başına silip süpürürken, komşuların şaşkın bakışları önünde…

                Kocasının öldürülmesinden korkmuş hep, kendisinin öldürüle-bileceğini hiç düşünmeden… “Arabana bomba koyarlar Ahmed’im” demiş, her gün kendisi çalıştırmış motoru…

                Hastanelerde koşturmuş, sağlıksız insanlara o bitmez tükenmez pozitif enerjisini aktarmak için…

                Türkleri ve Türkiye’yi temsil etmiş gâvur ellerde, hem de nasıl!..

                Aşık olmanın, sevmenin erdemini, onurunu, coşkusunu ve acılarını yaşamış…

                Küçük kızını “kaçırmış”, “evli barklı” adamın biri… Dinlemiş, anlamış o adamı, yardımcı olmuş…

                İnsan sevgisi, vatan sevgisi derken vasiyet etmiş, “Öldüğümde tabutuma bir Türk bayrağı iliştirin” diye…

                Kırk yıldır öldü zannettiği anasını bulmuş, Fransa’da…

                Ve ölüvermiş, annesine kavuştuktan birkaç gün sonra, annesin-den birkaç gün önce…

                Yazılmaz mı, anlatılmaz mı böyle bir kadının yaşamöyküsü…

*     *     *

                Aileyi tanımayan veya bu kitabı yıllar sonra elinde bulabilecek okuyuculara, “baş rol oyuncularını” kısaca sunmak gerekiyor:

                Nilgün Kışlalı, 1943 yılında, İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinde, Fransa’nın güneyinde doğmuş Nicole’dür. Olağanüstü bir Türk olarak, Türkiye’nin olağanüstü koşullarında yaşamış ve Karayolları Genel Müdürlüğü’nün ihmalinden kaynaklanan bir trafik cinayetine kurban  gitmiştir. O’nun asil yaşam hikayesini ve nasıl bir “Türk” olduğunu satırlar aktıkça gözlemleyeceksiniz.

                Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, 1939’da, Tokat’ın Zile ilçesinde doğmuştur. Banka memuru Hüseyin Hüsnü Bey’le ilkokul öğretmeni Lütfiye Hoca’nın çocuğudur. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olup Fransa’da doktorasını yapmış ve Nilgün’le evlenerek iki çocuk babası olmuştur. 70’li yılların sonunda, Ecevit hükümetinde Kültür Bakanlığı görevinde bulunmuş, daha sonra, gazetecilik ve eğitim alanlarında üstün başarılarıyla, yazdığı kitaplarla Türkiye’de ve yurtdışında tanınmış, beğenilmiş, sevilmiştir.

                Kışlalı, üçüncü çocuğu Nilhan’ın doğumundan bir ay sonra, Türkiye’ye ve Türk insanına katkıları yüzünden, 21 Ekim 1999 sabahı, Ankara’da, İran’dan gelen emirleri yerine getiren kuklalar tarafından katledilmiştir.

                Dolunay, Kışlalı’ların iki numaralı evlatları ve benim karımdır. Sevgisi, iradesi ve kemanıyla, zorla yaşamıma girmiş, hayatımı altüst etmiş, 1974 doğumlu bir gençtir. Muhteşemdir. 57 yıllık ömrümün son 20 yıla yakın bölümünde, kendimi onun “avcunun içindeki ekmek kırıntısı” gibi görerek, dünyanın en mutluları arasında yer buldum. O’nun, Tanrı tarafından bana lütuf olarak gönderilmiş bir melek olduğu düşüncem hiç değişmedi. Bu “şeytani meleğin” kişiliği hakkında da fikir edinecek, sonunda mutluluğumun boyutlarını anlayıp bana imrenecek ve şüphesiz, bir yandan da, “Allah kolaylık versin” diyeceksiniz.

                Altınay, Dolunay’ın ablasıdır. O’nu anlamak ve anlatmak zor benim için... Ama Kışlalı’ların yetiştirdikleri iki çocuğun kalitesini bilen bilmeyene söyledi zaten… Aynı anne ve babaları gibi, birbirinden çok farklı yapılarda ama birbirini tamamlayan iki kardeş… Biri gaz pedalı, biri fren!..

                Ve bendeniz, arada “debreyaj”! Her vites değiştirmek isteyenin kuvvetli bir darbeyle en dibe doğru ittiği, külüstür bir araba debreyajı!

                Ben, Prof. Ahmet Taner Kışlalı’nın eski bir “kardeşi”yim. O be-nim değerli “ağabeyim”... Sonra, (büyük maceralardan sonra) “damadı” oldum.

                “Dama atılacak damat!”

                Aileye katılımım; daha önce ve daha sonra yaşanan kazalar, cinayetler ve büyük sorunlarla aynı oranda çalkantı yarattı. Ama benim neden olduğum darbe, sonu mutlu biten bir aşk hikayesi boyutunda kaldı.

                Bu hikayeyi de anlatacağım size...

                Uzun yıllardan beri Batı Avrupa’da yaşayan, o tarafta tahsilden sonra gene o tarafta çalışan bir gazeteciyim. Roman yazmasını bilmem, birkaç araştırma kitabım var. Mesleğimi çok severim. Dolunay ve diğer Kışlalı’lar hayatıma girinceye kadar da gazetecilik; kalbimde, ruhumda tüm yeri işgal etmiştir. (“Kim kimin hayatına girdi?” sorusunun yanıtını da, bu kitabı okurken, kendi değerlendirmelerinizle verebileceksiniz.)

*     *     *

                Bir çeşit tiyatro…

                Hazırlıksız yakalanmış; rollerini hiç ezberlememiş; genelde şaşkın, sakar, beceriksiz aktörler… Kimisi başrol oyuncusu olmaya itil-miş, bir kısmı figüran… Ama hepsi doğal… İtildikleri sahnede saklana-cak delik bulamayınca, “hodri meydan” deyip karşınıza çıkıyorlar.

                Bir de seyircilikten ileri gidemeyenler var…

………

                Sık sık sarıldığımız “kara mizah” sizi şaşırtmasın, başka türlü altından kalkılmıyor bazı acıların…

                Ölenle ölünmüyor, onların anılarını yaşatmak da bir iş…

                Zaten bilirsiniz ya, ateş düştüğü yeri yakıyor neticede…

                Ve tekrar edelim:               

                Bu kitap, “acıları değil, mutlulukları paylaşmak için” yazıldı.

                Bu kitap, bazı insanların, fikirlerin ve gerçeklerin unutulmasını geciktirmek amacıyla yazıldı.

                Bu kitap, Nilgün ve Ahmet Taner Kışlalı’nın anılarına; sadece benim değil, bütün sevenlerinin bir “vefa borcu” olarak yazıldı.

 

               

                Sıtkı Uluç                                            E-KİTAP OLARAK YÜKLEMEK İÇİN TIKLAYIN