Prof. Kışlalı’yı yakından
tanımayanlar, cinayet ertesinde, “Devlet
öldürttü
”, “Kürtler yaptı”,
“Ülkücülerin işi” gibi
tahminlerde, yorumlarda bulundular.
Kıskanç bir kadının bu
cinayette parmağı olabileceğini öne
sürenleri bile duyduk, hayretler
içinde...
Daha sonra, “Ergenekon”
hikayeleriyle Türk kamuoyunun
zihinlerinin allak bullak edilip elmalarla
armutların hoşaf yapıldığı dönemde,
adamın biri televizyona çıkıp,
“Kendileri öldürdüler,
kendileri gömdüler” bile
diyebildi…
“Oha” dedik ama dilin kemiği yok,
Türkiye’de “profesör”
çok…
Aradan geçen 12 yıldan sonra,
hele ki “Ergenekon” tantanasıyla
kamuoyunun kafası karıştırılmakta, neden
suçlandıkları bile anlatılmayan bir
sürü aydın hapislerde
süründürülmektedirler,
bir unsur üzerinde durmak, biraz
hafıza tazelemek gerekiyor:
Bazı kesimler, Kışlalı cinayetini
“faili meçhul” olarak hafızalara
kazımanın mücadelesini ısrarla
sürdürüyorlar. Başarılı da
oluyorlar. Öyle ki,
Atatürkçü
Düşünce Derneği toplantılarında
bile, nutuk atma yetenekli bilgisiz ve
dikkatsiz bazı kişiler, bu oyuna gelip
“faili meçhul cinayetin acısını”
anlatıyorlar, allandıra ballandıra…
“Faili meçhul” güzel
oluyor, gizemli oluyor. Havalı oluyor, hem
de her türlü komplo senaryosuna
olanak tanıyor ki toplum bunu seviyor.
Önce “faili meçhul”
diyeceksiniz, hafızalarda bu yer edecek.
Sonra, zamanı gelince de, “Kendileri
öldürdüler, kendileri
gömdüler…”
Bu kadar basit !
Türkiye’de faili meçhul
ne cinayetler var ki hâlâ
yanmaktadır yüreklerimiz… Ve failleri
bulamayan Devlet, bir numaralı zanlı
duru-mundadır, bu da normal.
Ama Kışlalı cinayeti, “faili
meçhul” değildir.
Cinayet, aşırı dinci bir terör
örgütü tarafından
üstlenilmiştir.
Devletin emniyet birimleri, sivil ve
askeri istihbarat teşkilatları
oldukça hızlı ve yoğun
çalışarak maşaları yakalayıp
adalete teslim etmişlerdir.
Bu kişiler suçlarını itiraf
etmekle kalmamış, bülbül gibi
öterek ve hatta gururla, yedikleri
haltın hareket noktasını
göstermişlerdir.
Hareket noktası, İran İstihbarat
Bakanlığı’dır. Cinayet kararı orada
alınmıştır.
Katiller, Tahran yakınlarında
haftalarca eğitilmiş, silahlan-dırılmış,
yönlendirilmişlerdir.
Türk Yargı Gücü,
tüm itiraf, belge ve kanıtları
değerlendirerek maşaları ağır hapis
cezalarına çarptırmakla kalmamış,
gerçek katilin İran’daki mollalar
rejimi olduğunu kararında vurgulamıştır.
Türk Devleti ve bu Devleti
temsil ettikleri varsayılan kişiler,
zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer
hariç,kendi
Yargı Gücü’nün bu kararına
saygı göstermemiş, tepkisiz kalmış,
yaptırıma girişmemiştir.
Kışlalı ışığının
söndürülmesi sadece
Tahran’daki mollaları mı sevindirdi?
Elbette hayır… Okyanus ötesinde, Batı
Avrupa’da sevinç çığlıkları
duyulmadı mı? Duyuldu elbette…
Ben, 30 yıl Türkiye dışında
görev yapmış bir gazeteci olarak, bu
ülkenin tekerlerine çomak
sokmak için her zaman işbirliği ve
dayanışma içinde olan dış
düşmanlar ve onların yöntemleri
hakkında fikir sahibiyim.
Ama Kışlalı cinayetinde “faili
meçhul” saptırmasında oyuna
gelinirse, sevinen ve bundan yararlanan
sadece katil yobazlar, mollalar değil,
bölücüler, Devlet
düşmanları, tarikatçılar da
oluyor.
Diyorlar ki, “Kendileri
öldürdüler, kendileri
gömdüler!”
Biz
“katil” oluyoruz, onlar “gazanfer”!
UMUT
DAVASI VE KARAR
Gazeteci-yazar
Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner
Kışlalı, Prof. Dr. Muammer Aksoy ve
Doç. Dr. Bahriye
Üçok'un
öldürülmesi olaylarının
da aralarında bulunduğu, çok
sayıda olayı kapsayan “Umut
Operasyonu”na ilişkin davada mahkeme,
Ferhan Özmen'in ağırlaştırılmış
müebbet, diğer sanıkların
çeşitli hapis cezasına
çarptırılmalarına ilişkin
kararının gerekçesini
açıkladı. Gerekçeli
kararda, sanıklara yönelik
suçlamalar ve savunmalar
özetlendikten sonra, İslami
teröre ilişkin değerlendirmelere
yer verildi.
Ankara 11. Ağır Ceza
Mahkemesi'nin, Umut Davası'nın Yargıtay'ın
bozma kararından sonra yapılan
yargılamasının gerekçeli kararında,
“İran'ın dış politikasında araç
olan terörizm, mevcut potansiyelden
yararlanılarak, bölgede kendine karşı
en büyük rakip olarak
gördüğü Türkiye'ye
karşı da sık sık kullanılmıştır” denildi.
Davada ağırlaştırılmış müebbet ağır
hapis cezasına çarptırılan sanık
Ferhan Özmen'in de İran'da silah,
patlayıcı madde ve bomba yapımı konusunda
eğitim aldığı belirtildi.
Gazeteci-yazar
Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı,
Prof. Dr. Muammer Aksoy ve Doç. Dr.
Bahriye Üçok'un
öldürülmesi olaylarının da
aralarında bulunduğu, çok sayıda
olayı kapsayan “Umut Operasyonu”na ilişkin
davada, Ferhan Özmen'in
ağırlaştırılmış müebbet, diğer
sanıkların çeşitli hapis cezasına
çarptırılmalarına ilişkin kararının
gerekçesini açıkladı.
Gerekçeli kararda, sanıklara
yönelik suçlamalar ve
savunmalar özetlendikten sonra,
İslami teröre ilişkin
değerlendirmelere yer verildi.
“İSLAM DEVLETİ
İÇİN TERÖR MÜBAH”
Cihat anlayışında,
İslam'dan kaynaklanmayan her
türlü düşünce, akım,
felsefe ve doktrinin düşman ilan
edildiği belirtilen kararda, bu
görüşün teorisyenleri
olarak kabul edilen Hasan El Benna, Seyit
Kutub, İranlı Dr. Ali Şeriati'nin
görüşlerine değinildi.
İslami terör eylemcilerinin, İslami
düşünceyi bütün
dünyaya yayma ve evrensel bir İslam
devleti kurmaya yönelik her
türlü terörü
mübah saydıkları ifade edilen
kararda, 1970'li yıllarda kendini
göstermeye başlayan Ortadoğu kaynaklı
terörün, batı kamuoyunda “İslam
terörizmi” kavramının ortaya
atılmasına neden olduğu belirtildi.
Bu terörizmin
diğerlerinden en önemli farkının,
bütün eylemlerinin,
“amaç, aracı mübah kılar”
ilkesine dayanması olduğu anlatılan
kararda, “1979 yılına gelinceye kadar
İslam dünyasına atfedilen terör
eylemleri, çoğunlukla Filistin ve
Libya eksenindeyken, devrimden sonra bu
yöndeki iddiaların ve eylemlerin
merkez üssü İran olmuştur”
denildi.
'ŞARABIN
GÜCÜ ŞİŞEYİ KIRACAK'
Kararda, şöyle
devam edildi: “Ayetullah Humeyni
önderliğinde gerçekleştirilen
İslam devrimi ardından İran, devrim
ideolojisini ülke içinde
tamamen hakim kılabilmek ve dışarıda da
kendisini devrimci hareketlerin doğal
lideri ve hamisi kabul ederek,
küresel bir önderlik misyonu
yüklenmiştir. Ancak İran,
hedefleriyle sahip olduğu araçlar
arasındaki oranı tutturamadığından en ucuz
ve en çok ses getiren dış politika
araçlarından olan terörizmi
tercih etmiş, bu hareketlere gerekli
desteği sağlayabilmek için devletin
siyasi idare ve yapısını yeniden
düzenlemiştir. Şişe İslam dışı eski
rejime, şarap ise toplumsal dokuyu
zorlayan şeriatçı ihtilale
benzetilerek, 'şarabın gücü
şişeyi kıracak' özdeyişi, slogan
olarak kullanılmıştır.”
İran'ın
1981'den sonra devrimi diğer
Müslüman halkların yaşadığı
ülkelere yaymak için bakanlık
kurduğu, bu ülkelerden İran'a 15'er
günlük ücretsiz seyahatler
düzenlendiği ve İran'a gidenlerin
devrim muhafızları komutanlarından askeri
ve siyasi eğitim aldıkları ifade edildi.
'İRAN, TERÖRÜ KULLANDI'
Türkiye'nin
Cumhuriyeti benimsemesinden sonra dinin
siyasallaştırılması yönündeki
politik tavrın, cumhuriyet düşmanı
gerici çevreleri harekete
geçirdiği anlatılan kararda,
şöyle denildi: “1979 yılında İran'da
yapılan devrim, tüm
Müslüman ülkeler
üzerinde büyük bir heyecan
yaratmış, merak uyandırmıştı. Bu
süreç içinde devrimin
etkileri yavaş yavaş ülkemizde belli
bir kesim üzerinde yankı bulmaya
başlamıştır. İran'ın dış politikasında bir
araç olan terörizm, mevcut
potansiyelden yararlanılarak, bu ülke
tarafından bölgede kendine karşı en
büyük rakip olarak
gördüğü Türkiye'ye
karşı da sık sık kullanılmıştır.
Küçük ve kitlesiz
örgütler, İslam adına İran'ın
stratejik hedef olarak
gördüğü hedeflere
saldırırken, bölücü
terör çetesinden de azami
ölçüde yararlanılmıştır.”
EYLEMLER
İran'da İslam devriminden sonra kurulan
Kudüs Ordusu ile Tevhid Selam
Örgütü'nün İran
benzeri bir rejim kurmayı
amaçladıkları kaydedilen kararda,
bu örgütlerin Türkiye'de
gerçekleştirdiği başlıca
faaliyetler şöyle sıralandı:
-Gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun aracına
konulan bombanın patlaması sonucu 24 Ocak
1993'te öldürülmesi,
-Prof. Dr. Muammer Aksoy'un
Bahçelievler'deki evinin girişinde
31 Ocak 1990'da
öldürülmesi,
-Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın aracına
konulan bombanın patlaması sonucu 21 Ekim
1999'da öldürülmesi,
-Doç. Dr. Bahriye
Üçok'un, 6 Ekim 1990'da
gönderilen bombalı paketle
öldürülmesi,
-ABD
Büyükelçiliği'nde
bilgisayar uzmanı olarak görev yapan
çavuş Victor Marwick'in 28 Ekim
1991'de aracına konulan bombanın patlaması
sonucu öldürülmesi ve
eşinin yaralanması,
-Suudi Arabistan
Büyükelçiliği'nde
görevli Abdulgani Bedevi'nin 25 Ekim
1988'de tabancayla
öldürülmesi,
-İşadamı Jack Kamhi'ye saldırı planı
hazırlanması,
-Ankara Musevi Cemaati Başkanı Yuda
Yürüm'ün aracına 7 Haziran
1995'te bomba konulması,
-Ankara Türk-İngiliz Kültür
Derneği garajının önüne 2 Nisan
1989'da bomba konulması,
-Suudi Arabistan
Büyükelçiliği'nde
görevli Abdurrezzak Keşmiri'nin
aracına 14 Ocak 1990'da bomba konulması,
-Ankara Necatibey Caddesi'ndeki
Türkiye Diyanet Vakfı kitap satış
mağazasına 18 Haziran 1990'da bomba
konulması,
-Hürriyet Gazetesi'nin Ankara irtibat
bürosunun önündeki
çöp bidonuna 30 Aralık 1991'de
bomba konulması,
-İsrail'in Ankara
Büyükelçiliği'nde
görevli Ehud Sadan'a ait araca 7 Mart
1992'de bomba konulması.
SANIK ÖZMEN İRAN'DA BOMBA EĞİTİMi
ALDI
Umut Davası'nın
gerekçeli kararında,
ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis
cezasına çarptırılan sanık Ferhan
Özmen'in İran'da silah, patlayıcı
madde ve bomba yapımı konusunda eğitim
aldığı belirtildi.
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin
gerekçeli kararında, Tevhid Selam
örgütüyle Kudüs
Ordusu'nun, nihai amaçları
göz
önüne alındığında aynı
örgüt oldukları belirtildi.
Tevhid Selam'ın kültürel
faaliyetleri organize etmenin yanında
askeri faaliyetler için zemin
hazırladığı anlatılan kararda, askeri
faaliyet gösteren kişilerin ise
doğrudan Kudüs ordusu içinde
yer aldıkları ifade edildi.
Tüm sanıkların örgüt ile
organik bağ içinde bulundukları ve
aynı statüde değerlendirilmeleri
gerektiği kanaatine varıldığı belirtilen
kararda, Sincan'ın Çimşit
Köyü'nde ele geçirilen
çok sayıda silah ve patlayıcı
madde, örgütün eylemleri ve
eylemlerdeki amaç nedeniyle
yapılanmanın “silahlı terör
örgütü” olarak kabul
edildiği kaydedildi.
Kararda sanık, Ferhan Özmen'in 1988
yılında İran'a gittiği ve Kudüs
Ordusu'na katıldığı, El Burz dağının
eteklerinde bulunan bir kampa
götürülerek 15 gün
süreyle 2 İranlı tarafından silahlar,
patlayıcı maddeler ve bomba yapımı
konularında teorik ve pratik eğitim aldığı
anlatıldı. Özmen'in, Ankara'daki
yabancı misyonda görevli kişilere
yönelik eylemlerinin yanı sıra Prof.
Dr. Muammer Aksoy'u evine girerken,
silahla 3 el ateş ederek
öldürdüğü, Uğur Mumcu
ile Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın
araçlarına konulan bombaları
hazırladığı ve Bahriye Üçok'un
ölümüne neden olan bombalı
paketi gönderdiği belirtildi.
Kararda Hasan Kılıç, Mehmet Ali
Tekin, Yusuf Karakuş, Abdülhamit
Çelik, Muzaffer Dağdeviren, Fatih
Aydın ve Mehmet Şahin'in de İran'a
gittikleri ifade edildi.
İranlı Abbas Gulamzade'nin
kaçırılması olayıyla ilgili olarak
İstanbul DGM'de yargılanırken, dosyası
Umut Davası ile birleştirilen sanık Ekrem
Baytap'ın ise İslami Hareket
örgütünün
yöneticisi olduğu kaydedildi.
HÜKÜM
Ferhan Özmen'in
“anayasal düzeni silah zoruyla
yıkarak, yerine din kurallarına dayalı
devlet kurmak için oluşturulan
silahlı çeteye üye olup,
Anayasal düzeni değiştirmeye cebren
teşebbüs etme” suçundan lehine
olan eski Türk Ceza Kanunu'nun (TCK)
146/1. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış
müebbet hapis cezasına
çarptırılmasına ve eylem yoğunluğu
ve sürekliliği nedeniyle cezasında
indirim yapılmamasına karar verildiği
belirtildi.
Hasan
Kılıç ve Mehmet Ali Tekin'in yeni
TCK'nın “örgüt yöneticisi
olmak” suçunu tanımlayan 314/1.
maddesi uyarınca 10'ar yıl hapislerine ve
cezalarının Terörle Mücadele
Kanunu uyarınca yarı oranında
artırılmasına karar verildi. Kılıç
ve Tekin cezaları “iyi hal” indirimi ve
Topluma Kazandırma Yasası'ndan yararlanma
başvurularının kabul edilmesiyle
sonuç olarak 6 yıl 3'er ay olarak
belirlendi. Sanıklar, tutuklu kaldıkları
süre dikkate alınarak, tahliye
edildiler.
Mehmet Şahin, Fatih Aydın, Muzaffer
Dağdeviren ve Abdülhamit
Çelik, “örgüt
üyeliği” suçundan 3 yıl 1 ay
15'er gün hapisle cezalandırılırken,
Yusuf Karakuş aynı suçtan 3 yıl 9
ay hapis cezasına mahkum oldu.
Ekrem Baytap, “silahlı
örgütün yöneticisi
olmak” suçunu düzenleyen yeni
TCK'nın 314/1 ve Terörle
Mücadele Kanunu'nun ceza artırımını
öngören 5. maddesi uyarınca 15
yıl hapse mahkum oldu. Ceza miktarı ve 20
Ekim 1993 tarihinde tutuklanmış olması
nedeniyle tutuklu kaldığı süre
göz önüne alınarak,
tahliyesine karar verildi.
Sanık
Oğuz Demir'in yakalanamadığı ve savunması
alınamadığı için hakkındaki
dosyanın ayrılmasına, hakkındaki gıyabi
tutuklama kararının da yakalama emrine
dönüştürülmesine karar
verildi.
(17.12.2005)
Anadolu'dan
not: Konuya ilgi gösteren
okuyucular, gazeteci yazar Sıtkı
Uluç'un ''İki Türk'ün
Ölümü'' isimli
kitabında ''İran Dosyası''
bölümünü
okuyabilirler. Kitabı internetten
okumak için kapağa
tıklayabilirsiniz.
BU DA BİR BAŞKA ÖDÜL
ÖYKÜSÜ...
19 Ekim 2006'da, yani dün ağabey
gazeteci Mehmet Ali Kışlalıyı
Cebeci'deki İletişim Fakültesi
Kampüsünde kardeşinin adı
verilen salonda dinliyoruz. "Bunca
yıldır kardeşimin ardından konuşacak
gücü kendimde bulamadım "diyor
ağabey, "Bugün yaparım dedim ama
karşınızda yine çok
heyecanlandım." diye ekliyor. Sonra
hepimizin bu katledilmelerin ardından
nedense düşünmeyi ihmal
ettiğimiz insan yönünü
anlatmaya çalışıyor Kışlalı,
insafsızca yok edilen bu aile babasının.
Atatürk
Cumhuriyeti henüz bir yaşındayken,
anneleri Lütfiye ilk kadın
öğretmen ordusuna katılmak
için eğitim görmeye başlar,
Adana'da. Sonraları Hüsnü
Kışlalı ile evlenip, Kilis'te yaşamayı
sürdürecektir aile. Doğdukları
günden itibaren Atatürk
devrimleriyle, Cumhuriyet
çoşkusuyla tanışan üç
kardeş, en büyükleri Mehmet
Ali, küçükleri Ahmet
Taner, hep bu atmosfer içinde
büyüyeceklerdir.
Özellikle büyükanne ve
büyükbabaların varlığıyla
aslında dini vecibelerin de
tümüyle yerine getirildiği bir
kocaman birlikteliktir bu.
Büyük
ağabey ve ortanca kardeş
küçük yaşlarda
İstanbul'a, Galatasaray Lisesine
yollanırken, görece daha
çelimsiz küçük
oğlan Ahmet Taner ortaokulu Kilis'te
okuyacak, sonra Kabataş Lisesine
geçecektir. Ağabey kardeşi
yeniden bir araya getirecek kent
Ankara'dır. Siyasal Bilgiler
Fakültesi'ni bitiren Mehmet Kışlalı
Ankara'da gazeteciliğe başlamış, kardeşi
Ahmet Taner önce Fen Fakültesi
hayaliyle geldiği başkentte, yeğenleri
Hıncal ve Öcal Uluç'la
birlikte Siyasala kaydolacaktır.1963'te
üniversiteden mezun olacak Ahmet
Taner, o sıralar ağabeyinin
çıkarmakta olduğu Yeni
Gündem Gazetesinde çoktan
yazıp, çizmeye başlamıştır,
Kilis'teki ortaokul sıralarında
sivrildiği münazara hatipliğinden
çok genç yaşlarda
gazeteciliğe yönlenmiştir.
1967'de Fransa'da
verdiği doktora tezi, Türkiye'deki
siyasal yapı ve akımlar üzerinedir
ve ağabey Kışlalı giderek daha fazla
tıkanarak yaptığı dünkü
konuşmada, bir gece önce yeniden
gözden geçirdiği bu tez
sayfalarından bütünüyle
yetkin, bugünlerin
Türkiye'sinin fotoğrafını
büyük ustalıkla çeken
bir birikimle yeniden yüz yüze
geldiğini anlatacaktır.
Ahmet Taner'in spor
muhabirliyle başlayan gazeteciliği,
ağabey Kışlalının sonraları
çıkardığı Yankı ve Haftaya Bakış
Dergilerinde ülkenin siyasi
konularına, değişik isimlerin
görüşlerinin yansıtıldığı,
değerlendirildiği makalelere doğru
gelişecektir. Ahmet Taner Kışlalı bir
yandan akademisyenliği, diğer yandan
gazeteciliği sürdürürken,
1977 seçimlerinde Bülent
Ecevit'in teklifiyle İzmir'den
milletvekili seçilir ve kurulan
kabinede Kültür Bakanlığı
görevini üstlenir.
Derken 12 Eylül
gelecek ve darbenin en şaşalı
günlerinde Yankı Dergisinin
küçük sarı yaprakları
arasında YÖK'e en am/ansız
eleştiriler Kışlalı ve ekibiyle kaleme
alınacaktır. Ahmet Taner daha sonra
Hasan Cemalin yöneticiliğindeki
Cumhuriyet Gazetesi'ne geçecek
ancak gazete yol ayrımına gelip, Cemal
ve onu destekleyenlerle birlikte Kışlalı
da "Ben de bu dönemde yazmaya
başladım, ben de ayrılabilirim" deyince,
İlhan Selçuk bu ekipten yalnızca
O'nun kalması için israrcı
olacaktır.
Sonrası biraz daha
iyi anımsanıyor ilgili kamuoyunca. Ahmet
Taner giderek
Atatürkçülüğün
en önemli, en kayda değer
teorisyenlerinden , savunucularından
biri olarak öne çıkacak, hem
köşe yazılarıyla, hem kitaplarıyla,
hem Üniversitedeki dersleriyle ve
hem de Türkiye'nin hemen her
köşesine otobüsle ulaştığı (Değişik
Atatürkçü
Düşünce Derneği Şubelerine
giderek üç yılda beş
yüzü aşkın konuşma yaptığı
ve
öldürüldüğü
gün ajandasında üç
aylık programının her
gününün farklı bir
yerde konuşma ve konferanslarla dolu
olduğu belirtiliyor.) soluksuz
koşuşturmasıyla fark edilecektir.
Mehmet Ali Kışlalı
"Dileyen bu anma anına, dileyen
kardeşini yitiren bir ağabeyin
duygusallığına versin, ancak bugün
de yarın da Türkiye gündemini,
gazeteciliği, olup biteni inceleyecek
kuşakların, araştırmacıların Ahmet
Taner'in yerinin kesinlikle
doldurulmadığı yönündeki
tespitime katılacaktır." diye
sözlerini tamamlıyor.
Çünkü ne onun ne Uğur
Mumcu'nun disiplini, bilimselliği,
donanımı ve önemlisi yüreği,
gözü pekliği bugünün
gazetecisinde, O'nun Gazetesinde de
bulunmamaktadır. Evet, çalışan,
didinen, dürüst gazeteciler
vardır ancak bu yerler
doldurulamamıştır.
Cenaze törenine
görevli bulunduğu Romanya'dan apar
topar gelerek katılan zamanın
Genelkurmay Başkanı Hüseyin
Kıvrıkoğlu'nun, acı içinde
kıvranan ağabeyin "Onun
mücadelesini sürdürecek
onca insan var" sözlerine verdiği
buruk "Göreceğiz bakalım" yanıtı
bugün de aklındadır gazetecinin.
Son derece toleranslı, sakin bir insan
olan Ahmet Taner'in çok
güvendiğini söylediği
Türk Genci'nin Cumhuriyet'ini ne
kadar sahip çıkacağını ise zaman
gösterecektir.
Çok iyi bir
hatip, müthiş çalışkan ve
ülkesinin yaşadığı günceli,
dünya tarihi gelişimiyle ustalıkla
harmanlayan, yorumlayan
Atatürk'ün sağlam neferi Ahmet
Taner.
Ders verdiği amfi
girişine yansıtılan "Ülkesinin
bağımsızlığını pazara çıkaranlar,
laik Türkiye
Cumhuriyetinin temellerini sarsanlar ve
onların destekçileri demokrat
sayılıyorlarsa, ben demokrat değilim."
diye şimdi hatırlayabildiğim
sözleri, her biri referans yayın
niteliğinde kitapları ile ses getiren bu
yorulmaz savaşçının
"ödülü"; evinin
kapısında, eşinin ve kızının
gözleri önünde
katledilmek olacaktır.