Umut Davası'nda gerekçeli karar...


"FAİLİ MEÇHUL" DEĞİL...


(Sıtkı Uluç anlatmaya çalışıyor...)


Prof. Kışlalı’yı yakından tanımayanlar, cinayet ertesinde, “Devlet öldürttü ”, “Kürtler yaptı”, “Ülkücülerin işi” gibi tahminlerde, yorumlarda bulundular.

Kıskanç bir kadının bu cinayette parmağı olabileceğini öne sürenleri bile duyduk, hayretler içinde...

Daha sonra, “Ergenekon” hikayeleriyle Türk kamuoyunun zihinlerinin allak bullak edilip elmalarla armutların hoşaf yapıldığı dönemde, adamın biri televizyona çıkıp, “Kendileri öldürdüler, kendileri gömdüler” bile diyebildi…

“Oha” dedik ama dilin kemiği yok, Türkiye’de “profesör” çok…

Aradan geçen 12 yıldan sonra, hele ki “Ergenekon” tantanasıyla kamuoyunun kafası karıştırılmakta, neden suçlandıkları bile anlatılmayan bir sürü aydın hapislerde süründürülmektedirler, bir unsur üzerinde durmak, biraz hafıza tazelemek gerekiyor:

Bazı kesimler, Kışlalı cinayetini “faili meçhul” olarak hafızalara kazımanın mücadelesini ısrarla sürdürüyorlar. Başarılı da oluyorlar. Öyle ki, Atatürkçü Düşünce Derneği toplantılarında bile, nutuk atma yetenekli bilgisiz ve dikkatsiz bazı kişiler, bu oyuna gelip “faili meçhul cinayetin acısını” anlatıyorlar, allandıra ballandıra…

“Faili meçhul” güzel oluyor, gizemli oluyor. Havalı oluyor, hem de her türlü komplo senaryosuna olanak tanıyor ki toplum bunu seviyor.

Önce “faili meçhul” diyeceksiniz, hafızalarda bu yer edecek. Sonra, zamanı gelince de, “Kendileri öldürdüler, kendileri gömdüler…”

Bu kadar basit !

Türkiye’de faili meçhul ne cinayetler var ki hâlâ yanmaktadır yüreklerimiz… Ve failleri bulamayan Devlet, bir numaralı zanlı duru-mundadır, bu da normal.

Ama Kışlalı cinayeti, “faili meçhul” değildir.

Cinayet, aşırı dinci bir terör örgütü tarafından üstlenilmiştir.

Devletin emniyet birimleri, sivil ve askeri istihbarat teşkilatları oldukça hızlı ve yoğun çalışarak maşaları yakalayıp adalete teslim etmişlerdir.

Bu kişiler suçlarını itiraf etmekle kalmamış, bülbül gibi öterek ve hatta gururla, yedikleri haltın hareket noktasını göstermişlerdir.

Hareket noktası, İran İstihbarat Bakanlığı’dır. Cinayet kararı orada alınmıştır.

Katiller, Tahran yakınlarında haftalarca eğitilmiş, silahlan-dırılmış, yönlendirilmişlerdir.

Ankara’daki cinayette sırtlarını İranlı ajanlara dayamışlardır.

Türk Yargı Gücü, tüm itiraf, belge ve kanıtları değerlendirerek maşaları ağır hapis cezalarına çarptırmakla kalmamış, gerçek katilin İran’daki mollalar rejimi olduğunu kararında vurgulamıştır.

Türk Devleti ve bu Devleti temsil ettikleri varsayılan kişiler, zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer hariç,  kendi Yargı Gücü’nün bu kararına saygı göstermemiş, tepkisiz kalmış, yaptırıma girişmemiştir.

Kışlalı ışığının söndürülmesi sadece Tahran’daki mollaları mı sevindirdi? Elbette hayır… Okyanus ötesinde, Batı Avrupa’da sevinç çığlıkları duyulmadı mı? Duyuldu elbette…

Ben, 30 yıl Türkiye dışında görev yapmış bir gazeteci olarak, bu ülkenin tekerlerine çomak sokmak için her zaman işbirliği ve dayanışma içinde olan dış düşmanlar ve onların yöntemleri hakkında fikir sahibiyim.

Ama Kışlalı cinayetinde “faili meçhul” saptırmasında oyuna gelinirse, sevinen ve bundan yararlanan sadece katil yobazlar, mollalar değil, bölücüler, Devlet düşmanları, tarikatçılar da oluyor.

Diyorlar ki, “Kendileri öldürdüler, kendileri gömdüler!”

 Biz “katil” oluyoruz, onlar “gazanfer”!


                                                   UMUT DAVASI VE KARAR


    Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Muammer Aksoy ve Doç. Dr. Bahriye Üçok'un öldürülmesi olaylarının da aralarında bulunduğu, çok sayıda olayı kapsayan “Umut Operasyonu”na ilişkin davada mahkeme, Ferhan Özmen'in ağırlaştırılmış müebbet, diğer sanıkların çeşitli hapis cezasına çarptırılmalarına ilişkin kararının gerekçesini açıkladı. Gerekçeli kararda, sanıklara yönelik suçlamalar ve savunmalar özetlendikten sonra, İslami teröre ilişkin değerlendirmelere yer verildi.

 
    Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin, Umut Davası'nın Yargıtay'ın bozma kararından sonra yapılan yargılamasının gerekçeli kararında, “İran'ın dış politikasında araç olan terörizm, mevcut potansiyelden yararlanılarak, bölgede kendine karşı en büyük rakip olarak gördüğü Türkiye'ye karşı da sık sık kullanılmıştır” denildi. Davada ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına çarptırılan sanık Ferhan Özmen'in de İran'da silah, patlayıcı madde ve bomba yapımı konusunda eğitim aldığı belirtildi.

 
     Gazeteci-yazar Uğur Mumcu, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Prof. Dr. Muammer Aksoy ve Doç. Dr. Bahriye Üçok'un öldürülmesi olaylarının da aralarında bulunduğu, çok sayıda olayı kapsayan “Umut Operasyonu”na ilişkin davada, Ferhan Özmen'in ağırlaştırılmış müebbet, diğer sanıkların çeşitli hapis cezasına çarptırılmalarına ilişkin kararının gerekçesini açıkladı. Gerekçeli kararda, sanıklara yönelik suçlamalar ve savunmalar özetlendikten sonra, İslami teröre ilişkin değerlendirmelere yer verildi.

 

“İSLAM DEVLETİ İÇİN TERÖR MÜBAH”


    Cihat anlayışında, İslam'dan kaynaklanmayan her türlü düşünce, akım, felsefe ve doktrinin düşman ilan edildiği belirtilen kararda, bu görüşün teorisyenleri olarak kabul edilen Hasan El Benna, Seyit Kutub, İranlı Dr. Ali Şeriati'nin görüşlerine değinildi.
 

    İslami terör eylemcilerinin, İslami düşünceyi bütün dünyaya yayma ve evrensel bir İslam devleti kurmaya yönelik her türlü terörü mübah saydıkları ifade edilen kararda, 1970'li yıllarda kendini göstermeye başlayan Ortadoğu kaynaklı terörün, batı kamuoyunda “İslam terörizmi” kavramının ortaya atılmasına neden olduğu belirtildi.

 
    Bu terörizmin diğerlerinden en önemli farkının, bütün eylemlerinin, “amaç, aracı mübah kılar” ilkesine dayanması olduğu anlatılan kararda, “1979 yılına gelinceye kadar İslam dünyasına atfedilen terör eylemleri, çoğunlukla Filistin ve Libya eksenindeyken, devrimden sonra bu yöndeki iddiaların ve eylemlerin merkez üssü İran olmuştur” denildi.

'ŞARABIN GÜCÜ ŞİŞEYİ KIRACAK'


    Kararda, şöyle devam edildi: “Ayetullah Humeyni önderliğinde gerçekleştirilen İslam devrimi ardından İran, devrim ideolojisini ülke içinde tamamen hakim kılabilmek ve dışarıda da kendisini devrimci hareketlerin doğal lideri ve hamisi kabul ederek, küresel bir önderlik misyonu yüklenmiştir. Ancak İran, hedefleriyle sahip olduğu araçlar arasındaki oranı tutturamadığından en ucuz ve en çok ses getiren dış politika araçlarından olan terörizmi tercih etmiş, bu hareketlere gerekli desteği sağlayabilmek için devletin siyasi idare ve yapısını yeniden düzenlemiştir. Şişe İslam dışı eski rejime, şarap ise toplumsal dokuyu zorlayan şeriatçı ihtilale benzetilerek, 'şarabın gücü şişeyi kıracak' özdeyişi, slogan olarak kullanılmıştır.”


   
İran'ın 1981'den sonra devrimi diğer Müslüman halkların yaşadığı ülkelere yaymak için bakanlık kurduğu, bu ülkelerden İran'a 15'er günlük ücretsiz seyahatler düzenlendiği ve İran'a gidenlerin devrim muhafızları komutanlarından askeri ve siyasi eğitim aldıkları ifade edildi.

'İRAN, TERÖRÜ KULLANDI'


    Türkiye'nin Cumhuriyeti benimsemesinden sonra dinin siyasallaştırılması yönündeki politik tavrın, cumhuriyet düşmanı gerici çevreleri harekete geçirdiği anlatılan kararda, şöyle denildi: “1979 yılında İran'da yapılan devrim, tüm Müslüman ülkeler üzerinde büyük bir heyecan yaratmış, merak uyandırmıştı. Bu süreç içinde devrimin etkileri yavaş yavaş ülkemizde belli bir kesim üzerinde yankı bulmaya başlamıştır. İran'ın dış politikasında bir araç olan terörizm, mevcut potansiyelden yararlanılarak, bu ülke tarafından bölgede kendine karşı en büyük rakip olarak gördüğü Türkiye'ye karşı da sık sık kullanılmıştır. Küçük ve kitlesiz örgütler, İslam adına İran'ın stratejik hedef olarak gördüğü hedeflere saldırırken, bölücü terör çetesinden de azami ölçüde yararlanılmıştır.”



EYLEMLER


İran'da İslam devriminden sonra kurulan Kudüs Ordusu ile Tevhid Selam Örgütü'nün İran benzeri bir rejim kurmayı amaçladıkları kaydedilen kararda, bu örgütlerin Türkiye'de gerçekleştirdiği başlıca faaliyetler şöyle sıralandı:
-Gazeteci-yazar Uğur Mumcu'nun aracına konulan bombanın patlaması sonucu 24 Ocak 1993'te öldürülmesi,
-Prof. Dr. Muammer Aksoy'un Bahçelievler'deki evinin girişinde 31 Ocak 1990'da öldürülmesi,
-Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın aracına konulan bombanın patlaması sonucu 21 Ekim 1999'da öldürülmesi,
-Doç. Dr. Bahriye Üçok'un, 6 Ekim 1990'da gönderilen bombalı paketle öldürülmesi,

-ABD Büyükelçiliği'nde bilgisayar uzmanı olarak görev yapan çavuş Victor Marwick'in 28 Ekim 1991'de aracına konulan bombanın patlaması sonucu öldürülmesi ve eşinin yaralanması,
-Suudi Arabistan Büyükelçiliği'nde görevli Abdulgani Bedevi'nin 25 Ekim 1988'de tabancayla öldürülmesi,
-İşadamı Jack Kamhi'ye saldırı planı hazırlanması,
-Ankara Musevi Cemaati Başkanı Yuda Yürüm'ün aracına 7 Haziran 1995'te bomba konulması,
-Ankara Türk-İngiliz Kültür Derneği garajının önüne 2 Nisan 1989'da bomba konulması,
-Suudi Arabistan Büyükelçiliği'nde görevli Abdurrezzak Keşmiri'nin aracına 14 Ocak 1990'da bomba konulması,
-Ankara Necatibey Caddesi'ndeki Türkiye Diyanet Vakfı kitap satış mağazasına 18 Haziran 1990'da bomba konulması,
-Hürriyet Gazetesi'nin Ankara irtibat bürosunun önündeki çöp bidonuna 30 Aralık 1991'de bomba konulması,
-İsrail'in Ankara Büyükelçiliği'nde görevli Ehud Sadan'a ait araca 7 Mart 1992'de bomba konulması.

 
SANIK ÖZMEN İRAN'DA BOMBA EĞİTİMi ALDI


    Umut Davası'nın gerekçeli kararında, ağırlaştırılmış müebbet ağır hapis cezasına çarptırılan sanık Ferhan Özmen'in İran'da silah, patlayıcı madde ve bomba yapımı konusunda eğitim aldığı belirtildi.

 

    Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin gerekçeli kararında, Tevhid Selam örgütüyle Kudüs Ordusu'nun, nihai amaçları     göz önüne alındığında aynı örgüt oldukları belirtildi. Tevhid Selam'ın kültürel faaliyetleri organize etmenin yanında askeri faaliyetler için zemin hazırladığı anlatılan kararda, askeri faaliyet gösteren kişilerin ise doğrudan Kudüs ordusu içinde yer aldıkları ifade edildi.

 

    Tüm sanıkların örgüt ile organik bağ içinde bulundukları ve aynı statüde değerlendirilmeleri gerektiği kanaatine varıldığı belirtilen kararda, Sincan'ın Çimşit Köyü'nde ele geçirilen çok sayıda silah ve patlayıcı madde, örgütün eylemleri ve eylemlerdeki amaç nedeniyle yapılanmanın “silahlı terör örgütü” olarak kabul edildiği kaydedildi.

 

    Kararda sanık, Ferhan Özmen'in 1988 yılında İran'a gittiği ve Kudüs Ordusu'na katıldığı, El Burz dağının eteklerinde bulunan bir kampa götürülerek 15 gün süreyle 2 İranlı tarafından silahlar, patlayıcı maddeler ve bomba yapımı konularında teorik ve pratik eğitim aldığı anlatıldı. Özmen'in, Ankara'daki yabancı misyonda görevli kişilere yönelik eylemlerinin yanı sıra Prof. Dr. Muammer Aksoy'u evine girerken, silahla 3 el ateş ederek öldürdüğü, Uğur Mumcu ile Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı'nın araçlarına konulan bombaları hazırladığı ve Bahriye Üçok'un ölümüne neden olan bombalı paketi gönderdiği belirtildi.

 

    Kararda Hasan Kılıç, Mehmet Ali Tekin, Yusuf Karakuş, Abdülhamit Çelik, Muzaffer Dağdeviren, Fatih Aydın ve Mehmet Şahin'in de İran'a gittikleri ifade edildi.

 

    İranlı Abbas Gulamzade'nin kaçırılması olayıyla ilgili olarak İstanbul DGM'de yargılanırken, dosyası Umut Davası ile birleştirilen sanık Ekrem Baytap'ın ise İslami Hareket örgütünün yöneticisi olduğu kaydedildi.


HÜKÜM


    Ferhan Özmen'in “anayasal düzeni silah zoruyla yıkarak, yerine din kurallarına dayalı devlet kurmak için oluşturulan silahlı çeteye üye olup, Anayasal düzeni değiştirmeye cebren teşebbüs etme” suçundan lehine olan eski Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 146/1. maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasına ve eylem yoğunluğu ve sürekliliği nedeniyle cezasında indirim yapılmamasına karar verildiği belirtildi.

 

    Hasan Kılıç ve Mehmet Ali Tekin'in yeni TCK'nın “örgüt yöneticisi olmak” suçunu tanımlayan 314/1. maddesi uyarınca 10'ar yıl hapislerine ve cezalarının Terörle Mücadele Kanunu uyarınca yarı oranında artırılmasına karar verildi. Kılıç ve Tekin cezaları “iyi hal” indirimi ve Topluma Kazandırma Yasası'ndan yararlanma başvurularının kabul edilmesiyle sonuç olarak 6 yıl 3'er ay olarak belirlendi. Sanıklar, tutuklu kaldıkları süre dikkate alınarak, tahliye edildiler.

 

    Mehmet Şahin, Fatih Aydın, Muzaffer Dağdeviren ve Abdülhamit Çelik, “örgüt üyeliği” suçundan 3 yıl 1 ay 15'er gün hapisle cezalandırılırken, Yusuf Karakuş aynı suçtan 3 yıl 9 ay hapis cezasına mahkum oldu.


    Ekrem Baytap, “silahlı örgütün yöneticisi olmak” suçunu düzenleyen yeni TCK'nın 314/1 ve Terörle Mücadele Kanunu'nun ceza artırımını öngören 5. maddesi uyarınca 15 yıl hapse mahkum oldu. Ceza miktarı ve 20 Ekim 1993 tarihinde tutuklanmış olması nedeniyle tutuklu kaldığı süre göz önüne alınarak, tahliyesine karar verildi.

 

    Sanık Oğuz Demir'in yakalanamadığı ve savunması alınamadığı için hakkındaki dosyanın ayrılmasına, hakkındaki gıyabi tutuklama kararının da yakalama emrine dönüştürülmesine karar verildi.
(17.12.2005)

Anadolu'dan not: Konuya ilgi gösteren okuyucular, gazeteci yazar Sıtkı Uluç'un ''İki Türk'ün Ölümü'' isimli kitabında ''İran Dosyası'' bölümünü okuyabilirler. Kitabı internetten okumak için kapağa tıklayabilirsiniz.





BU DA BİR BAŞKA ÖDÜL ÖYKÜSÜ...

    19 Ekim 2006'da, yani dün ağabey gazeteci Mehmet Ali Kışlalıyı Cebeci'deki İletişim Fakültesi Kampüsünde kardeşinin adı verilen salonda dinliyoruz. "Bunca yıldır kardeşimin ardından konuşacak gücü kendimde bulamadım "diyor ağabey, "Bugün yaparım dedim ama karşınızda yine çok heyecanlandım." diye ekliyor. Sonra hepimizin bu katledilmelerin ardından nedense düşünmeyi ihmal ettiğimiz insan yönünü anlatmaya çalışıyor Kışlalı, insafsızca yok edilen bu aile babasının.

    Atatürk Cumhuriyeti henüz bir yaşındayken, anneleri Lütfiye ilk kadın öğretmen ordusuna katılmak için eğitim görmeye başlar, Adana'da. Sonraları Hüsnü Kışlalı ile evlenip, Kilis'te yaşamayı sürdürecektir aile. Doğdukları günden itibaren Atatürk devrimleriyle, Cumhuriyet çoşkusuyla tanışan üç kardeş, en büyükleri Mehmet Ali, küçükleri Ahmet Taner, hep bu atmosfer içinde büyüyeceklerdir. Özellikle büyükanne ve büyükbabaların varlığıyla aslında dini vecibelerin de tümüyle yerine getirildiği bir kocaman birlikteliktir bu.

    Büyük ağabey ve ortanca kardeş küçük yaşlarda İstanbul'a, Galatasaray Lisesine yollanırken, görece daha çelimsiz küçük oğlan Ahmet Taner ortaokulu Kilis'te okuyacak, sonra Kabataş Lisesine geçecektir. Ağabey kardeşi yeniden bir araya getirecek kent Ankara'dır. Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitiren Mehmet Kışlalı Ankara'da gazeteciliğe başlamış, kardeşi Ahmet Taner önce Fen Fakültesi hayaliyle geldiği başkentte, yeğenleri Hıncal ve Öcal Uluç'la birlikte Siyasala kaydolacaktır.1963'te üniversiteden mezun olacak Ahmet Taner, o sıralar ağabeyinin çıkarmakta olduğu Yeni Gündem Gazetesinde çoktan yazıp, çizmeye başlamıştır, Kilis'teki ortaokul sıralarında sivrildiği münazara hatipliğinden çok genç yaşlarda gazeteciliğe yönlenmiştir.

    1967'de Fransa'da verdiği doktora tezi, Türkiye'deki siyasal yapı ve akımlar üzerinedir ve ağabey Kışlalı giderek daha fazla tıkanarak yaptığı dünkü konuşmada, bir gece önce yeniden gözden geçirdiği bu tez sayfalarından bütünüyle yetkin, bugünlerin Türkiye'sinin fotoğrafını büyük ustalıkla çeken bir birikimle yeniden yüz yüze geldiğini anlatacaktır.

    Ahmet Taner'in spor muhabirliyle başlayan gazeteciliği, ağabey Kışlalının sonraları çıkardığı Yankı ve Haftaya Bakış Dergilerinde ülkenin siyasi konularına, değişik isimlerin görüşlerinin yansıtıldığı, değerlendirildiği makalelere doğru gelişecektir. Ahmet Taner Kışlalı bir yandan akademisyenliği, diğer yandan gazeteciliği sürdürürken, 1977 seçimlerinde Bülent Ecevit'in teklifiyle İzmir'den milletvekili seçilir ve kurulan kabinede Kültür Bakanlığı görevini üstlenir.

    Derken 12 Eylül gelecek ve darbenin en şaşalı günlerinde Yankı Dergisinin küçük sarı yaprakları arasında YÖK'e en am/ansız eleştiriler Kışlalı ve ekibiyle kaleme alınacaktır. Ahmet Taner daha sonra Hasan Cemalin yöneticiliğindeki Cumhuriyet Gazetesi'ne geçecek ancak gazete yol ayrımına gelip, Cemal ve onu destekleyenlerle birlikte Kışlalı da "Ben de bu dönemde yazmaya başladım, ben de ayrılabilirim" deyince, İlhan Selçuk bu ekipten yalnızca O'nun kalması için israrcı olacaktır.

    Sonrası biraz daha iyi anımsanıyor ilgili kamuoyunca. Ahmet Taner giderek Atatürkçülüğün en önemli, en kayda değer teorisyenlerinden , savunucularından biri olarak öne çıkacak, hem köşe yazılarıyla, hem kitaplarıyla, hem Üniversitedeki dersleriyle ve hem de Türkiye'nin hemen her köşesine otobüsle ulaştığı (Değişik Atatürkçü Düşünce Derneği Şubelerine giderek üç yılda beş yüzü aşkın konuşma yaptığı ve öldürüldüğü gün ajandasında üç aylık programının her gününün farklı bir yerde konuşma ve konferanslarla dolu olduğu belirtiliyor.) soluksuz koşuşturmasıyla fark edilecektir.

    Mehmet Ali Kışlalı "Dileyen bu anma anına, dileyen kardeşini yitiren bir ağabeyin duygusallığına versin, ancak bugün de yarın da Türkiye gündemini, gazeteciliği, olup biteni inceleyecek kuşakların, araştırmacıların Ahmet Taner'in yerinin kesinlikle doldurulmadığı yönündeki tespitime katılacaktır." diye sözlerini tamamlıyor. Çünkü ne onun ne Uğur Mumcu'nun disiplini, bilimselliği, donanımı ve önemlisi yüreği, gözü pekliği bugünün gazetecisinde, O'nun Gazetesinde de bulunmamaktadır. Evet, çalışan, didinen, dürüst gazeteciler vardır ancak bu yerler doldurulamamıştır.

    Cenaze törenine görevli bulunduğu Romanya'dan apar topar gelerek katılan zamanın Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun, acı içinde kıvranan ağabeyin "Onun mücadelesini sürdürecek onca insan var" sözlerine verdiği buruk "Göreceğiz bakalım" yanıtı bugün de aklındadır gazetecinin. Son derece toleranslı, sakin bir insan olan Ahmet Taner'in çok güvendiğini söylediği Türk Genci'nin Cumhuriyet'ini ne kadar sahip çıkacağını ise zaman gösterecektir.

    Çok iyi bir hatip, müthiş çalışkan ve ülkesinin yaşadığı günceli, dünya tarihi gelişimiyle ustalıkla harmanlayan, yorumlayan Atatürk'ün sağlam neferi Ahmet Taner.
   
    Ders verdiği amfi girişine yansıtılan "Ülkesinin bağımsızlığını pazara çıkaranlar, laik Türk
iye Cumhuriyetinin temellerini sarsanlar ve onların destekçileri demokrat sayılıyorlarsa, ben demokrat değilim." diye şimdi hatırlayabildiğim sözleri, her biri referans yayın niteliğinde kitapları ile ses getiren bu yorulmaz savaşçının "ödülü"; evinin kapısında, eşinin ve kızının gözleri önünde katledilmek olacaktır.

    Bu da bir başka ödül öyküsü işte!

Cumhur AYDIN