akarken
görürsünüz. Üzerine yer yer tahta köprüler kurulmuştur, piknik alanı
olarak dü-zenlenmiş yerler iki
yanındadır.
Manastıra iki yol çıkar, biri çok eskiden beri kullanılan patika yol
(katır yolu); diğeri belli bir mesafeye kadar uzanan, Altındere'nın
gürül gürül çağla-yanlar oluşturarak eşlik ettiği araba yoludur. Bu
yolu tercih edenler arabayla tırmanıştan sonra kısa bir yürüyüşle
manas-tıra çıkabilir.
Karadeniz'in bu en ünlü manastırı 4. yüzyılda
denizden 1300 metre yükseklikteki bir dağ gövdesinin içerisine
Hıris-tiyanlığın ilk günlerinde gizli bir tapınak olarak yapılmıştır.
Za-manla 17 metre yüksekliğinde, 40 metre uzunluğunda, 14 metre
genişliğinde, 72 odalı, odalarını İsa'nın, Meryem'in, havarilerin
fresklerinin süslediği, Komnenos krallarının taç giydi-ği bir manastır
halini alır.
Önemli din adamlarının ziyaretleriyle bazen çok ünlü bir dinî merkezi
olur, bazen de sürgün ve hapis yeri... Manastıra hedi-ye edilen altın
şamdanların, ceylan derili İncillerin, elyazması kitapların, İsa'nın
çarmıhından bir parça taşıdığı öne sürülen haçın akıbeti de manastırın
kuruluşunu anlatan efsanelere karışır. Bu değerli hediyelerin çoğu
kaybolmuştur. Sumela'nın anlamına gelin-ce…
Melas kökünden gelen bu sözcük Yunanca siyah, karanlık demek. Ünlü
bilim adamı Se-mavi Eyice de manastırda bulunan (şimdi Yunanistan'da)
'Si-yah Meryem' ikonası yüzünden manastırın bu adla anıldığını
söylüyor. Dağın adı da buna izafeten Oros Melas'tır, (Kara-dağ).
Yağmalanan ve yakılan manastırın bugün görülen freskleri 1740 yılında
yapılan resto-rasyonun eseridir. Kültür Ba-kanlığı'nın restorasyonu ise
on yılı aşkın sü Üstteğmen Faruk cepheye yeni
gelen askerleri teftiş ediyor, bir taraftan da onlarla laflıyordu.
“Nerelisin?” gibi sorular soruyordu. Bir ara, saçının ortası sararmış
gencecik bir asker gördü. Merakla sordu:
-Adın ne senin evladım? -Ali. -Nerelisin? -Tokat Zile’denim. -Peki
evladım, bu kafanın hali ne? -Anam cepheye gelirken kına yaktı
komutanım. -Neden? -Bilmiyorum komutanım.
-Peki, gidebilirsin Kınalı Ali... O günden sonra
herkes ona “Kınalı Ali” demeye başladı. Herkes kafasındaki kınayla
dalga geçti. Ama o, kısa sürede cana yakın ve cesur tavırlarıyla tüm
silah arkadaşlarının sevgisini kazdı. Kınalı
Ali, bir gün ailesine mek-tup yazmak istedi ama okuma yazması yoktu.
Arkadaşlarından yardım istedi ve birkaçı bir araya gelip yazmaya
başladılar. “Sevgili anne ve babacığım.
Ellerinizden öperim. Ben burada çok iyiyim, beni merak etmeyin" diye
başladı mektup... Kız kardeşini, kendinden bir küçük erkek kardeşini
sordu, köyün ve köylülerinin burnunda tüttüğünü yazdırdı mektuba Kınalı
Ali. “Bizi ve memleketi merak etmeyin. Biz var
oldukça düşman bir adım bile ilerleyemeyecek” dedi.
Oldukça uğraştılar. Gururla mektubu bitirdiler.
Bunun ardından Kınalı Ali’nin aklına bir şey geldi. Kendinden küçük
olan kardeşi de yakında askere gidecekti. Mektubun sonuna şu notu
düştü: "Anacığım, kafama kına yaktın, burada
komutanlarım ve arkadaşlarım benimle hep dalga geçtiler. Sakın
kardeşime de kına yakma. Ellerinden öperim.”
Aradan zaman geçti. İngilizler kati netice almak için tüm güçleriyle
Gelibolu’ya yüklendiler. Bu cepheyi savunan erler teker teker şehit
düşmüşlerdi. Onlara takviye olarak giden yedek kuvvetler de yeterli
olmamıştı, sayıları oldukça azalmıştı. Gelibolu düşmek üzereydi. Kınalı
Ali'nin komutanı olayı görüp yerinde duramıyordu. Kendisinin bölüğü
henüz sıcak temasa hazır değildi. Çocuklar askere daha yeni
gelmişlerdi. Onlar insan bedeninin süngü ve mermilerle orak gibi
biçildiği bu yere henüz gitmemeliydiler.
Komutanların düşünceli halini gören ve durumun vehametini öğrenen
Kınalı Ali ve arkadaşları Gelibolu’ya gitmek istediklerini söylediler.
Yalvardılar. Komutan, zaten ihtiyaç ve emirlerle çaresiz, onları
gönderdi. Bu hırslı, bilinçli, vatan sevgisiyle
dolu gidişe şahit olanlar, böyle bir olayın dünyanın başka bir yerinde
yaşanmayacağını anlatmışlardır. Kınalı Ali'nin
bölüğünden kimse sağ kalmadı, hepsi şehit oldu Gelibolu’da...
Aradan biraz zaman geçti. Kınalı Ali'nin
ailesine yazdığı mektubun cevabı geldi. Komutanlar, buruk ve gözleri
dolu dolu, mektubu açıp okumaya karar verdiler. Bu
mektubun aslı Çanakkale Müzesi’nde
sergileniyor. Önce babası yazıyor Kınalı
Ali’nin, bilmiyor evladının şehit düştüğünü: ‘Oğlum
Ali, nasılsın? İyi misin? Gözlerinden öpe-rim. Selam ederim. Öküzü
sattık. Paranın yarısını sana gönderiyoruz, öbür yarısını da cep-heye
gidecek kardeşineayırdık. Şimdi tarlayı öküz olmadan sürüyorum ama çok
zor olmuyor. Sen bizi merak etme, bizi düşünme...”
Baba, biraz da köyü ve akrabaları anlattıktan sonra, “Bak, ananın da
sana diyeceği bir şey var” deyip kalemi anneye
vermiş: Ana yazmış: " Oğlum Ali,
yazmışsın ki kafamdaki kınayla dalga geçtiler... Kardeşime de kına
yakma demişsin. Kardeşine de yaktım. Komutanlarına ve arkadaşlarına
söyle, seninle dalga geçmesinler. Bizde üç şeye kına yakılır: 1-
Gelinlik kıza, gitsin ailesine, cocuklarına kurban olsun diye; 2-
Kurbanlık koça, Allah’a kurban olsun diye; 3- Askere giden
yiğitlerimize, vatana kurban olsunlar diye...
Gözlerinden öperim. Allah’a emanet ol yavrum...”