Sofie
Brutsaert “Genç yaşlarımdan beri daha sosyal
bir toplum için mücadele verdim. Limburg'daki gençlik örgütleri
bünyesinde çok faaldim. 1975'te, Beringen maden ocakla-rında çalışma
kararımı da bu çerçe-vede verdim. O zamanlar ocaklarda çalışma
koşulları çok özeldi. İşe başlamamdan hemen sonra, bir Türk arkadaşımın
iş sırasında ölü-münden kaynaklanan ciddi bir sos-yal kriz başladı.
Şükrü isimli bu ar-kadaşımız kendisini hiç iyi hissetmi-yordu ama iş
doktoru onun çalışmaması için bir neden olmadığını
söylemişti.” Limburg XIOS Hogeschool'da iş
hukuku profesörü olan Luc Cieters bunları anlatıyor, daha dün gibi
anımsayarak… Gençlik döneminde maden ocaklarında çalışma kararı tüm
hayatının akışını değiş-tirmiş, Türkiye ve Türkleri onun günlük
yaşamının bir parçası haline getirmiş. Anlattığı ölüm olayı, başta
Türkler olmak üzere tüm emekçile-ri kızdırmış. Zamanın doktorlarının bu
tavrı, şiddetli bir grev hareketi-nin başlamasına neden
olmuş: “Sorunun temelinde bir iletişim
eksikliği olduğunu hemen anladım. Kısa sürede Türklerin güvendiği bir
adam oldum çünkü onların sorunlarını yönetime aktarmaya çalışan nadir
Flamanlardan biriydim.” Beringen'da başlayan
grev ha-reketi ülke geneline yayılmış. Çö-züm arayışları için
müzakerelere girişilince, genç maden işçisi Luc, o güne kadar varlığını
bilmediği yeni simaları sahnede görmüş: Sendika-cılar… O dönemde Luc ve
Türk ar-kadaşları hiçbir sosyal güvence ol-madan çalışırlarmış, pek çok
işçi çeşitli bahanelerle işten
çıkarılıveri-lirmiş. Luc, bir durum
değerlendirmesi yaptıktan sonra, daha sistemli bir çerçevede sosyal
faaliyetlerini sür-dürmenin doğru olacağını düşünmüş ve uzun yıllar
başarılı bir sen-dika temsilcisi olarak hizmet vermiş. Hep en ağır
işleri üstlenen Türklerle birlikte ocaklara inip ça-lışmayı
durdurmamış. Farklı gruplar “Genelde
Türklerden homojen bir grup gibi söz etme eğilimi var, oysa öyle
değildi” diyen Luc devam ediyor: "Geldikleri
bölgelere, memle-ketlerine göre gruplar oluştururlar-dı. Siyasi
fikirlerine göre de arala-rında çizgiler bulunduğunu fark et-tim.
Aralarında, 1972 darbesinden sonra Türkiye'den gelen Kürtler ve zamanın
solcuları da vardı. Bu so-nunculara “profesörler” deniyordu. Maden
ocaklarının ağır işlerine alış-kın olmayan entelektüellerdi on-lar…
Çoğunluğu Fransa veya Al-manya'dan Belçika'ya
geçmişti…" 70'li yıllarda, petrol krizi
nede-niyle kömür önemli bir enerji kaynağı idi ve Belçika üretime devam
ediyor, yabancı işgücüne açık kalı-yordu. Pek çok Türk için bu, Batı
Avrupa'ya yasal yollardan yerleşmenin tek yoluydu. 60'lı yıllarda
gelenlerin çoğunluğu ise kırsal alandan, tarım sektöründen ayrılıp göç
etmişlerdi:
“Daha sonra bu farklı gruplar arasında mesafe arttı.
80'li yıllarda dini duygu ve davranışların yoğunlaştığını gördüm.
Siyasi eğilimliler sakal uzatıp siyasetten
uzaklaştılar.” Luc o iş arkadaşlarını ve o
günleri anarken şunları anlatıyor: “Hepsi gerçek
emekçilerdi ! O ağır iş koşullarına rağmen güleryüz-lü insanlardı. İş
günün en keyifli anlarından biri, eşlerinin hazırladığı leziz sefertası
yemeklerini paylaştı-ğımız zamanlardı. Türkler, basit yağlı-peynirli
sandviçlerini yiyen Flamanlara acırlardı ! Eşlerinin ha-zırladığı o
güzel yemekleri bizimle paylaşırlardı. Zaten işe yeni giren her
madenciye bir acı biber şakası yapmak adet haline
gelmişti…” O günleri hatırladıkça, bugün toplumlar
arasında ilişkilerin gergin bir hale gelmesine anlam vereme-diğini
söylüyor Luc, “Madende he-pimiz simsiyahtık. Benim en sev-diğim
sloganlardan biri buydu zaten ve gerçeği yansıtıyordu” diyor. Ona göre,
basit olayları büyütüp top-lumlar arasında gerginliği tırmandı-ranlar,
politikacılar… Örneğin, Be-ringen'de Belediye Başkanı'nın uyguladığı
politika yüzünden sorunlar yaşandığını, bu yaklaşımın birlikte yaşamayı
zorlaştırdığını düşü-nüyor. Başörtüsü kısıtlamasını ve bir futbol
kulübüne yönelik yasaklama kararını bu politikaya örnek
gösteriyor.“Kara altın”dan “Türk güneşi”ne
1977'de, Luc Türkiye'ye ilk yolculuğunu, “iş arkadaşlarının köklerinin
bulunduğu memleketleri keş-fetmek için” yapmış. Elindeki adres
defterinde, o zamanlar Beringen'de çalışan Türklerin bir kısmının
geldi-ği Göreme de varmış: "O zamanlar küçük
bir köy gibi olan Kayseri'yi gördüm; Eskişehir, Ürgüp, Göreme, Erzurum,
Adana’-ya gittim. Bu yolculuk Türk arka-daşlarımı daha iyi anlamamı
sağla-dı. Memleketlerinden dönüşlerinde bazen neden geciktiklerini de
anla-dım. Yaşam, yolculuk koşulları çok düzenli değildi. Dönüşlerinde
gecikmeye özür olarak anlattıkları gerek-çeler doğru
şeylerdi." Fazla kar yağması, aile içinde bir
vefat olayı, bir çok sorun… Ba-zen, Türkiye'nin güzel güneşini
bı-rakıp, o ağır iş koşullarında maden ocaklarının karanlığına gömülmek
için de cesaret gerekiyordu. O zamanlar
işçilerin konut ve lojman koşulları da iyi değildi. İlk gelenler,
İkinci Dünya Savaşı'nda tutuklananların hapis edildiği bara-kalara
yerleştirilmişti. Zamanla işçilerin eşleri yavaş yavaş gelmeye başladı
ve Türkler kent içinde ko-nutlara geçtiler. Türklere ev satın
alabilmeleri için ipotek kredisi uzun bir süreç sonunda verilmeye
başlandı. O dönemlerden bu yana Türk-ler
Luc'ün yaşamının bir parçası ol-muş. Bir Türk aileyle iyice kaynaş-mış,
çok yakın dostluk kurmuş. Ço-cukları, o ailenin çocuklarıyla yakın
arkadaşlık kurmuşlar. Söz konusu ailenin anne ve babası ölünce bü-yük
acı yaşamış. O ailenin kızı Luc'ün ailesinin yanına yerleşmek istemiş,
kabul etmiş. Böylece iki kıza “babalık” yapan Luc, geçen yıl çok
duygusal anlar yaşamış. Kendi kızı bir Türkle, evinde evlat bildiği
Türk ailenin kızı ise bir Belçikalıyla evlenmiş.udumuz
gençler Damadı sayesinde bugünün Türk
gençleriyle karşılaştığını, top-lumda giderek etkin bir yer bulan çok
yetenekli yeni bir nesille tanış-tığını belirten Luc, damadıyla da
gurur duyuyor: "Burak Ankara'da üniversiteyi
bitirdikten sonra uzmanlaşmak amacıyla buraya geldi. Türkiye'de de
yaygın olan şeker hastalığı konusunda araştırmalar yapıyor.