Çocuklar
“Küçük hanımlar, küçük beyler! Hepiniz
geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız. Memleke-ti
asıl aydınlığa boğacak olan sizsi-niz. Kendinizin ne kadar önemli,
kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey
bekliyoruz...” Mustafa Kemal Atatürk böyle
sesleniyordu çocuklara... “Anadolu” ekibi, 23
Nisan ön-cesinde Belçika’da sınıf sınıf dola-şıp, “geleceğimizin gülü,
yıldızı ve güvencesi” olan Türk çocuklarına kulak verdi. Başlangıçta,
her çocu-ğun söylediklerini ayrı ayrı not edip, isim ve yaşlarını
belirterek okuyucularımıza aktarmayı planlı-yorduk ama yüzlerce çocuk
konu-şunca ve ortaya genel bir tablo çı-kınca bundan vazgeçtik. Onların
ana mesajları, beklentileri, umutları ve endişeleri hep aynı noktalarda
birleşiyor. Bu tür bir röportajda iddialı
ol-mak mümkün değil. Bizim ziyaret ettiğimiz sınıflar, Türk
öğretmenle-rin, Türk dili ve kültürü dersleri ver-dikleri mekânlar...
Öğretmenlerin büyük emeklerle gerçekleştirdikleri bu derslere katılım
oranı belli bile değil! Belki % 10’u geçmiyor, belki daha da düşük...
Dolayısıyla “diğer çocuklar” hakkında fikir edinmek ayrı bir mücadele
gerektiriyor. 8-15 yaşlarındaki çocuklara
ne-den Türkçe ve Türk kültürü dersle-rine geldiklerini, bunu sevip
sevme-diklerini sorduğumuzda ilginç yanıtlar aldık. “Anneannemle
konuşabilmek, onu anlamak ve ona anlatmak için” dedi, 8-9 yaşlarındaki
Ali... Heyecanlı, mutlu ve gururluydu. Bir
başkası, “Hep Fransızca ko-nuşuyoruz. Evde, annemin yanında yanlış
Türkçe konuşmak istemiyorum” diyordu. Büyümüş
de küçülmüş zanne-deceğiniz bir diğeri ise, “Gelecekte neler olur
bilinmez ki!” dedi ve ek-ledi: “Bize buralardan ‘git’ derlerse veya
Türkiye’ye kendi isteğimizle dönmemiz söz konusu olursa nece
konuşacağız?” Çoğunluğunda bir eziklik ve
öz-güven sorunu hissedilen çocuklar konuştukça açılıyorlar, yeter ki
cid-di bir şekilde dinleyen olduğunu
görsünler... Onlara gelecekleri hakkında ne
düşündüklerini sormak fazla yanıt getirmedi. Bilmiyorlar. “Doktor
olacağım”, “Öğretmen olacağım” di-yorlar ama hiç de mutlu gözükme-yen
yüz ifadeleriyle, “Herhalde Bel-çika’da kalırız” deyip
susuyorlar. “Türkiye’nin havası bana daha iyi
geliyor” diyor bir tanesi, sanki romatizmaları varmış gibi... Ne-den?
“Çünkü orada daha çok sev-gi, daha çok oyun alanı, daha çok hayvan ve
daha çok güneş var...” Çocukların hemen
hepsi Bel-çika’da doğmuş, pek çoğu bu ülke-nin pasaportunu da almış ama
Türk olmanın bilincindeler: “Türk-çe öğrenmezsek Türk olmanın hiç-bir
anlamı kalmaz ki!” “Türkçe bilip Türkiye’yi
bilece-ğiz. Türkiye’yi bilip buralarda anla-tacağız” diyen çocuk,
annesinin çok az Türkçe bilmesinden kaynaklanan aile sorunları
yaşadığını bazı hüzün verici sözlerle belli edi-yor ama iddialı ve
gururlu gözükü-yor: “Annem Türkiye’de doğmuş,
Türkçe bilmiyor. Ben Brüksel’de doğdum, çok iyi Türkçe konuşuyorum.
Öğretmenim de beğeniyor...” Atatürk’ü çok
yüzeysel bir şe-kilde tanıyor çocuklar... “O Türki-ye’nin kahramanı”
diyorlar. “O olmasaydı cahil kalırdık” diyorlar. “O çok çalıştı,
direndi, Türkiye’yi kurtardı” diyorlar. “O Cumhuriyeti kurdu, yazımızı
düzeltti” diyor biri... “O olmasaydı Türkiye bugünkü gibi olmazdı”
diyorlar... Ama “O” kim, biraz ayrıntı bi-len
hemen hemen hiç yok! Ata’nın resmini gösteriyor, O’na saygı du-yuyor,
bilmek de istiyorlar. Bilgi kaynağı yok!
Çocukları dinlerken en çarpıcı gelen, “Anne ve babalarınızla
ilişkileriniz nasıl?” sorusunun yanıtı ol-du. Nedense en tereddütsüz ve
en farklı cevaplar bu soruya geldi. Ve bu soruyu yanıtlayan çocukların
mutlulukları ve mutsuzlukları çok net bir şekilde
görülüyor: Şikayetler daha çok babalardan...
“Babam benimle ilgilenmi-yor” diyor bazıları, kızgın ve tereddütsüz...
“Babam eve geç geliyor”, “Babam anneme kızıyor”, “Babam beni maça
götürmüyor”, “Babamın yüzünden gideceğimiz yerlere geç kalıyoruz”
sözlerini not ettik... Annelerin bazıları ise
herhalde çok sinirli ki bu durum çocuklara yansımış: “Annem beni
dövüyor” veya “Annem hiçbir yaptığımı be-ğenmiyor” diyen çocukları
üzüntüyle, endişeyle dinledik.
Bunlar bariz şekilde mutsuz
olanlar... Güleryüzle, mutlu bir çehreyle
parmak kaldırıp soru yanıtlayanlar ise annelerinin kendilerine nasıl
ders çalıştırdığını, yemek pişirmeyi öğrettiğini, babalarının “bilek
güreşi” yaptığını anlatıyorlar. Bir tanesi, “Bugün cumartesi. Babam
beni ders çıkışı kapıdan alacak” di-yor. Babasıyla ne yapacağını
anlatmıyor, o bir sır... Sadece gülümsü-yor! Ve bu sözler bir şeyi fark
etti-riyor: Çocukları elinden tutup derse getiren, sonra da çıkışta
onları alıp götüren veli sayısı son derece az! Giriş ve çıkışlarda
veliler yok! Bazı dernekler, Türkçe ve kül-tür
dersleri için oldukça derli topl