PDF versiyonu: Anadolu Dergisi Nisan 2005 Sayı : 29

Merhaba - [ Anadolu 1 2 3 4 5 6 7 8 9 .. ] Çocuklara daha fazla önem...



Merhaba - [ Anadolu 1 2 3 4 5 6 7 8 9 .. ] Çocuklara daha fazla önem...


Çocuklar      “Küçük hanımlar, küçük beyler! Hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir mutluluk parıltısısınız. Memleke-ti asıl aydınlığa boğacak olan sizsi-niz. Kendinizin ne kadar önemli, kıymetli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz...”     Mustafa Kemal Atatürk böyle sesleniyordu çocuklara...      “Anadolu” ekibi, 23 Nisan ön-cesinde Belçika’da sınıf sınıf dola-şıp, “geleceğimizin gülü, yıldızı ve güvencesi” olan Türk çocuklarına kulak verdi. Başlangıçta, her çocu-ğun söylediklerini ayrı ayrı not edip, isim ve yaşlarını belirterek okuyucularımıza aktarmayı planlı-yorduk ama yüzlerce çocuk konu-şunca ve ortaya genel bir tablo çı-kınca bundan vazgeçtik. Onların ana mesajları, beklentileri, umutları ve endişeleri hep aynı noktalarda birleşiyor.     Bu tür bir röportajda iddialı ol-mak mümkün değil. Bizim ziyaret ettiğimiz sınıflar, Türk öğretmenle-rin, Türk dili ve kültürü dersleri ver-dikleri mekânlar... Öğretmenlerin büyük emeklerle gerçekleştirdikleri bu derslere katılım oranı belli bile değil! Belki % 10’u geçmiyor, belki daha da düşük... Dolayısıyla “diğer çocuklar” hakkında fikir edinmek ayrı bir mücadele gerektiriyor.     8-15 yaşlarındaki çocuklara ne-den Türkçe ve Türk kültürü dersle-rine geldiklerini, bunu sevip sevme-diklerini sorduğumuzda ilginç yanıtlar aldık. “Anneannemle konuşabilmek, onu anlamak ve ona anlatmak için” dedi, 8-9 yaşlarındaki Ali... Heyecanlı, mutlu ve gururluydu.      Bir başkası, “Hep Fransızca ko-nuşuyoruz. Evde, annemin yanında yanlış Türkçe konuşmak istemiyorum” diyordu.     Büyümüş de küçülmüş zanne-deceğiniz bir diğeri ise, “Gelecekte neler olur bilinmez ki!” dedi ve ek-ledi: “Bize buralardan ‘git’ derlerse veya Türkiye’ye kendi isteğimizle dönmemiz söz konusu olursa nece konuşacağız?”     Çoğunluğunda bir eziklik ve öz-güven sorunu hissedilen çocuklar konuştukça açılıyorlar, yeter ki cid-di bir şekilde dinleyen olduğunu görsünler...     Onlara gelecekleri hakkında ne düşündüklerini sormak fazla yanıt getirmedi. Bilmiyorlar. “Doktor olacağım”, “Öğretmen olacağım” di-yorlar ama hiç de mutlu gözükme-yen yüz ifadeleriyle, “Herhalde Bel-çika’da kalırız” deyip susuyorlar.     “Türkiye’nin havası bana daha iyi geliyor” diyor bir tanesi, sanki romatizmaları varmış gibi... Ne-den? “Çünkü orada daha çok sev-gi, daha çok oyun alanı, daha çok hayvan ve daha çok güneş var...”      Çocukların hemen hepsi Bel-çika’da doğmuş, pek çoğu bu ülke-nin pasaportunu da almış ama Türk olmanın bilincindeler: “Türk-çe öğrenmezsek Türk olmanın hiç-bir anlamı kalmaz ki!”     “Türkçe bilip Türkiye’yi bilece-ğiz. Türkiye’yi bilip buralarda anla-tacağız” diyen çocuk, annesinin çok az Türkçe bilmesinden kaynaklanan aile sorunları yaşadığını bazı hüzün verici sözlerle belli edi-yor ama iddialı ve gururlu gözükü-yor:     “Annem Türkiye’de doğmuş, Türkçe bilmiyor. Ben Brüksel’de doğdum, çok iyi Türkçe konuşuyorum. Öğretmenim de beğeniyor...”     Atatürk’ü çok yüzeysel bir şe-kilde tanıyor çocuklar... “O Türki-ye’nin kahramanı” diyorlar. “O olmasaydı cahil kalırdık” diyorlar. “O çok çalıştı, direndi, Türkiye’yi kurtardı” diyorlar. “O Cumhuriyeti kurdu, yazımızı düzeltti” diyor biri... “O olmasaydı Türkiye bugünkü gibi olmazdı” diyorlar...     Ama “O” kim, biraz ayrıntı bi-len hemen hemen hiç yok! Ata’nın resmini gösteriyor, O’na saygı du-yuyor, bilmek de istiyorlar. Bilgi kaynağı yok!     Çocukları dinlerken en çarpıcı gelen, “Anne ve babalarınızla ilişkileriniz nasıl?” sorusunun yanıtı ol-du. Nedense en tereddütsüz ve en farklı cevaplar bu soruya geldi. Ve bu soruyu yanıtlayan çocukların mutlulukları ve mutsuzlukları çok net bir şekilde görülüyor:     Şikayetler daha çok babalardan... “Babam benimle ilgilenmi-yor” diyor bazıları, kızgın ve tereddütsüz... “Babam eve geç geliyor”, “Babam anneme kızıyor”, “Babam beni maça götürmüyor”, “Babamın yüzünden gideceğimiz yerlere geç kalıyoruz” sözlerini not ettik...     Annelerin bazıları ise herhalde çok sinirli ki bu durum çocuklara yansımış: “Annem beni dövüyor” veya “Annem hiçbir yaptığımı be-ğenmiyor” diyen çocukları üzüntüyle, endişeyle dinledik.
     Bunlar bariz şekilde mutsuz olanlar...     Güleryüzle, mutlu bir çehreyle parmak kaldırıp soru yanıtlayanlar ise annelerinin kendilerine nasıl ders çalıştırdığını, yemek pişirmeyi öğrettiğini, babalarının “bilek güreşi” yaptığını anlatıyorlar. Bir tanesi, “Bugün cumartesi. Babam beni ders çıkışı kapıdan alacak” di-yor. Babasıyla ne yapacağını anlatmıyor, o bir sır... Sadece gülümsü-yor! Ve bu sözler bir şeyi fark etti-riyor: Çocukları elinden tutup derse getiren, sonra da çıkışta onları alıp götüren veli sayısı son derece az! Giriş ve çıkışlarda veliler yok!     Bazı dernekler, Türkçe ve kül-tür dersleri için oldukça derli topl