PDF versiyonu: Anadolu Dergisi Nisan 2005 Sayı : 29

Avrupa Parlamentosu üyesi Lagendijk [ Anadolu .. 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 .. ] Bizim yöreler: Midyat



Avrupa Parlamentosu üyesi Lagendijk [ Anadolu .. 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 .. ] Bizim yöreler: Midyat


Erguın Özbudun    Milli devlet ve tam bağımsızlık ilkele-riyle birlikte Atatürk'ün devlet anlayışı-nın temellerini oluşturan üçüncü ana ilke, milli egemenliktir. Milli egemenlik, devlet içinde en üstün buyurma kudreti olarak tanımladığımız egemenliğin, millete ait olduğunu ifade eder. Bu anlamda milli egemenlik, kişi veya zümre egemenliği ile, yani monarşik veya oligarşik yönetim biçimleriyle kesinlikle bağdaşamaz. Tıpkı tam bağımsızlık il-kesi gibi milli egemenlik de, Atatürk'ün Milli Mücadele'nin ilk günlerinden beri açıkça ortaya koyduğu, ısrarla vurgula-dığı bir temel ilkedir. Daha Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde ülke bütünlüğü-nün ve milli bağımsızlığımızın korunma-sı için, "kuvayı milliyeyi amil ve iradei milliyeyi hakim (milli güçleri etken ve milli iradeyi egemen) kılmak" esasının kesin olduğu belirtilmiştir. Atatürk, An-kara'ya gelişinin ertesi günü (28 Aralık 1920) şehrin ileri gelenleriyle yaptığı görüşmede bu konuda şunları söylemiş-tir:    "Bir millet, varlığı ve hakları için bü-tün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddi güçleriyle alakadar olmazsa, bir millet kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz... Bu sebeple teşkilatımızda milli güçlerin et-ken ve milli iradenin egemen olması esası kabul edilmiştir. Bugün bütün ci-hanın milletleri yalnız bir egemenlik ta-nırlar: Milli egemenlik..."   Padişahlığın resmen kaldırılmasından hemen hemen iki yıl önce ve Büyük Millet Meclisi'nde padişahlık kurumuna ilke olarak taraftar çok sayıda milletve-kilinin bulunduğu bir dönemde çıkarılan 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa (Teşki-lat-ı Esasiye Kanunu) milli egemenlik ilkesini en açık biçimde ifade etmiştir: "Hakimiyet bila kaydü şart (kayıtsız şartsız) milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare et-mesi esasına müstenittir. İcra (yürütme) kudreti ve teşri (yasama) salahiyeti milletin yagane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclis'nde tecelli ve te-merküz eder (belirir ve toplanır)."      Bu ifadelerin monarşik meşrulukla bağdaşmasının mümkün olmadığı, o an için adının konulması sakıncalı görül-müş bile olsa, Büyük Millet Meclisi Hü-kümeti'nin gerçekte milli egemenliğe dayanan bir cumhuriyet olduğu açıktır. Milli egemenlik ilkesi, 1924, 1961 ve 1982 tarihli daha sonraki anayasaları-mızdan da temelini oluşturmuştur.   Atatürk, Milli Mücadele'nin başlangı-cından, kendisinin hayata veda ettiği ana kadar, her fırsatta milli egemenliği Türk toplumuna benimsetmeye çalış-mış, her zaman kişisel yönetimin sakıncalarıyla milli egemenliğin üstünlüklerini çarpıcı şekilde karşılaştırmıştır. Çağdaş bir topluma ve çağdaş bir devlete yakışan yönetim şekli, ancak milli egemenliğe dayanan sistemdir. Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili Büyük Millet Meclisi görüşmeleri sırasında söylediği şu söz-ler, bunun en güzel ifadesidir:    "Cihan tarihinde bir Cengiz, bir Sel-çuk, bir Osman devleti tesis eden ve bunların hepsini hadiselerde tecrübe eyleyen Türk Milleti bu defa doğrudan doğruya kendi nam ve sıfatında bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin karşısında doğuştan taşıdığı kabiliyet ve kudretle yerini aldı. Millet, mukaddera-tını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve egemenliği bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerinden meydana gelen bir yüce mecliste temsil etti. İşte o meclis, yüce Meclisinizdir.”    Atatürk'e göre monarşik sistemler-de, "tacidarlar kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir şahsiyet farzederlerdi. Bir de tacidarların etrafını alan menfaatçiler vardı. Onlar da padişahla-rın zihniyetleri ile zihniyetlenirler ve pa-dişahın bu zihniyetini, bu arzusunu gökten inen bir emir, bir Kur'an emri gibi herkese telkin ederlerdi. Bu gayet koyu ve sürekli telkinler karşısında ha-kikaten bir gün bütün halk, bu arzu ve iradelerin yapılması lazım gelen ve ka-yıtsız şartsız gerekli, gökten inmiş ira-deler gibi olduğuna inanırlardı. Böyle, idare ve egemenlikten vazgeçmeye rıza gösteren bir milletin akibeti elbette fe-lakettir, elbette musibettir".
     Atatürk'ün sözleriyle "yeni Türk devleti, bir halk devletidir. Müessesat-ı maziye ise, bir şahıs devleti idi, eşhasın devleti idi". Bu şahıs devleti, Türk top-lumunun tabii gelişme sürecini tıkamış, onun gelişme potansiyelini engellemiş ve toplumu çöküntünün eşiğine getirmişti. Ülkenin kurtarılması ve toplumun tabii sürecinde ilerleyebilmesi, "eşhas devleti"nin yerini "halkın devleti"ne bı-rakmasına bağlıydı. Gene aynı yönde olarak Atatürk, 16 Ocak 1923'te İs-tanbul basın temsilcilerine şunları söy-lemiştir:   “Hadiseler ve tarihi tecrübelerimiz bi-ze, milleti koyun sürüsü halinde keyfin, arzu ve ihtirasların ve hiçbir suretle tatmin edilemeyen menfaatlerin elde edili-şine sürüklemekle mahvına yol açar mahiyete dönüşen idare tarzlarının ar-tık memleketimizde tatbik yeri kalmadı-ğını göstermiştir. Millet, egemenliğini değil, egemenliğin bir zerresini dahi başkasına bırakmanın sebep olabileceği felaketin, yok olmanın, hüsranın elemini her an kalp ve vicdanında hissetmektedir".    Atatürk'e göre milli egemenlik, sa-dece padişahlığın değil, eski veya yeni bütün kişisel yönetim biçimlerinin kar-şıtıdır:   "Türkiye devletinde ve Türkiye devletini kuran Türkiye halkında tacidar yoktur, diktatör yoktur. Tacidar yoktur ve olmayacaktır. Çünkü olamaz... Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da milli egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletinkalbi, vicdanı ve varlığıdır".      Atatürk, milli egemenliği yeni dev-let düzenimizin temeli olarak görür. Toplum ve devlet hayatının temel de-ğerleri, ancak milli egemenlik ilkesi altında gerçekleşebilir:
     "Toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin istikrarının ve korunmasının sağlanması, ancak ve ancak tam ve kesin manasıyla milli egemenliğin kurulmuş bulunmasına bağlıdır. Dolaysıyla hürriyetin de, eşit-liğin de, adaletin de dayanak noktası milli egemenliktir". Ve nihayet, milli egemenlik, çağımızın önüne geçilmez, karşı konulmaz bir akımdır: "Milli egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşı-sında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine ku-rulmuş müesseseler her tarafta yıkılma-ya mahkumdurlar".   Atatürk'ün milli egemenlik ilkesine sadece düşünceleriyle değil, derin kişi-sel duygularıyla da ne kadar bağlı oldu-ğu, annesinin ölümünden birkaç gün sonra onun mezarı başında yaptığı şu konuşmada gözlemlenmektedir:           "Valdem bu toprağın altında, fakat milli egemenlik ilelebet payidar olsun. Beni teselli eden en büyük kuvvet bu-dur... Valdemin mezarı önünde ve Al-lah huzurunda and içiyorum, bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve be-lirttiği egemenliğin muhafaza ve müda-faası için icabederse valdemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milli egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus bor-cu olsun".q