ruz,
saklayacağımız bir şey olmadığını belirtiyo-ruz.
Biz Kafkaslar bölgesinde geleceği hazırlamak
istiyoruz. Bunun için de her şeyden önce o bölgede Ermenistan'ın daha
barışçı bir politika benimsemesi gerekiyor. Dağlık Karabağ'daki
iş-galden vazgeçmesi, uluslararası hukuka uyması, hâlâ tanımadığı
Türkiye sınırını tanıması, Türki-ye'den her hangi bir toprak talebinde
bulunma-ya kalkışmaması gerekiyor. Ermenistan'ın ba-rışçı politikaya
yönelmesi, Kafkaslar bölgesinde, hepimizin istediği olumlu işbirliği
ortamının doğmasını kolaylaştıracaktır. Türkiye'nin istediği,
iş-birliği ve iyi komşuluk ilişkilerine dayalı olumlu bir ortam
oluşturmak ve ortak bir gelecek inşa etmektir. Bunun önüne, geçmişe
ilişkin tek ta-raflı iddialar çıkarılmamalıdır.
Ege konusu zaten kendi boyutları içinde yü-rüyor. Bu konuda istikşafi
dediğimiz temaslar sü-rüyor. Bu konuda da rahatız. Hukuken ve
siyase-ten herhangi bir güçlüğümüz yok. Çözüme hazır tarafız. Dosya iyi
incelenirse, rahatsız olan tara-fın Türkiye olmadığı
görülecektir. Kıbrıs konusunda da üzerine
düşeni yapmış olan tarafız. Maalesef, GKRY'nin AB üyeliği ne-deniyle
üzerimize bir baskı uygulama girişimleri oluyor. Bunlara karşı çıkmaya
devam edeceğiz. Kıbrıs sorununun adil bir çözüme ulaşması için
gayretlerimizi sürdüreceğiz. Uzun müzakere
sürecinde elbette karşımıza siyasi engeller çıkarmaya çalışanlar
olacaktır. Bunlara karşı kararlı ve ciddi bir şekilde direnmek, oyunu
kurallarına göre oynamak ve karşı tarafa da böyle olması gerektiğini
hatırlatmak politikalarımızın temel ilkelerindendir. ü "AB kamuoyunu
ikna"dan sürekli söz edili-yor. Bir yandan da, sadece Türk işçisinin
değil, Türk insanının serbest dolaşım hakkına sürekli kısıtlama
getirilmesi olasılığından... Bu durumda, Türk kamuoyunun ikna edilmesi
zorlaşmayacak mı? ü AB ülkelerinin halklarına Türk halkını daha iyi
tanıtmaktan söz etmeliyiz. Bu konuda belirli bir eksikliğimiz var
doğrusu... Dolayısı ile, önü-müzdeki müzakere sürecinde üzerinde ulusal
bir konu olarak durmamız gereken bir unsur bu olacak. AB Komisyonu'nun
da Kültürel Diyalog Planı var. Bu plan, Türkiye ve Türk halkı
konu-sunda önyargıların silinmesi ve daha iyi tanıtım açısından bize
yardımcı olacaktır. Türk halkı da-ha iyi tanıtılmaya layıktır. Bunu
yaparsak birçok mesele daha kolay çözüm
bulacaktır. Serbest dolaşım hakkını sürekli
koruma önle-mine ilişkin söylediğiniz doğrudur. Bunu kabul edemeyiz.
Geçici dönemler olabilir. İlke düzeyin-de, kalıcı bir şeyi kabul
edemeyiz. Türk halkı da kabul etmez. Bu olursa elbette Türk halkının
ik-nası zorlaşır ama hiçbir Türk hükümetinin de bu-nu kabul etmeyeceği
bellidir. Bu konuda tutumumuzu resmen ortaya koyduk. Sanıyorum bu,
müzakere süreci içinde, zamanı gelince aşılacak bir konu olacaktır.ü
Sizce 17 Aralık zirvesi sonrasında Türkiye uzun ince yolun hangi
aşamasında? ü 3 Ekim'de müzakerelerin başlamasıyla, yeni bir aşamaya
geçmiş olacağız. Müzakerelere baş-lamış bir aday ülke olmak daha güçlü
bir statü getirecek. Dolayısıyla uzun ince yolun daha ka-rarlı ve
hedefe yönelik bir şekilde devam etmesi aşamasına gelmiş olacağız. ü
Zirve sırasında Türkiye bir tavır izledi. Bu, önceden Ankara'da
belirlenmiş bir tavır olmalı... Türkiye'nin "halı tüccarı" gibi
davrandığını söyle-yenler oldu. Oldukça gergin bir hava vardı galiba...
O gerginlik veya pazarlık nasıl geçti?ü Gerginlik, uyarlama
protokolünü GKRY'yi tanıtma aracı olarak kabul ettirme gayretlerinden
kaynaklandı. Buna karşı çıkmamız gerekti. Konu nihayet istediğimiz
şekilde sonuçlandı. Karşı ta-raf bize istediğini kabul
ettiremeyince herhalde bir sinirlilik içine girdiler. Tepkilerinden
bunu an-lıyorum. "Halı tüccarı" lafına gelince, bu soruyu bana başka
yerlerde de sordular. Verdiğim yanıt şu oldu: Halı tüccarlığı kötü bir
deyim değildir. Batı sözlüklerinde de "at tüccarlığı" lafı vardır.
Bunlar arasında pek fark yoktur. Halı tüccarlığı-nın en rafine şekilde
yapıldığı iki yer vardır: Bi-rincisi Dünya Ticaret Örgütü, ikincisi
AB... Do-layısı ile, halı tüccarlığını yapamayanlar, bugünkü
küreselleşme ortamında yaşayamazlar. ü Zirvede gerçekten sert
tartışmalar oldu mu?ü Oldu. Gerginlik oldu. Genelde aday ülkele-rin
daha uysal davranmasına alışılmış bir ortam var. Bir aday ülke kuvvetli
bir müzakere havasına girerse, bu, alışılmamış bir tavır oluyor.ü
Önemli bir döneme giriliyor. Bu sürece sa-dece Dışişleri değil, Türk
basını, kamuoyu, sivil toplum örgütleri de dahil olacak. Önerileriniz,
beklentileriniz nelerdir?ü Elbette herkese görev düşecek. Burada,
Devlet'in yapması gereken bir şey de, bir enformasyon birimi kurarak
halkı gelişmeler hakkında sürekli bilgili tutmak olabilir. Halka yalın
bir şe-kilde bundan sonra olacakları anlatmak lazım. Masada bürokrasi
oturacak ama bu sadece bü-rokrasinin yürüteceği bir süreç olmayacak.
İşbirliği ve danışma mekanizmaları oluşturmak gere-kiyor. Bürokrasi
içerisinde eşgüdüm çok önemli. Bir eşgüdüm yasası çıkarılması ve
bürokrasinin nasıl çalışacağının ortaya koyulması gerekiyor. Tabiatıyla
bunlar benim şahsi düşüncelerim. Tür-kiye'de hem devlet hem de ilgili
sivil toplum ku-ruluşları ciddi hazırlıklara başladılar.ü 10-15-20
yıllık bir süreçten söz ediliyor. Siz-ce 15 yıl sonra AB'nin durumu ne
olabilir? O zaman ortada Türkiye'nin girmek isteyeceği bir kurum
kalmazsa...ü Bunu konuşmak için çok erken. 1985'te kimse 1990'ı tahmin
edemiyordu. AB o kadar da kötü gitmiyor. Geleceğe dönük spekülasyonlar
yapmak ve vadeler saptamak doğru değil. Müzakere süreci başlayınca
kendi dinamiğini ya-ratacak. Bu dinamiğin neler getireceğini
görece-ğiz. AB'nin kendi zorlukları olduğu doğrudur. Bunların en
önemlisi, bugünkü aşamada, Fransa ve Almanya'daki ekonomik durumdur.
Bunu aşarlarsa AB gene birlik olarak, daha güvenli adımlarla ilerlemeye
devam edecektir. Ekonomik engelleri aşamazlarsa AB'de bazı olumsuz
geliş-meler olabilir ama bunlar AB'nin birlik olarak ortada kalmasını
engellemez. Avrupa devletlerini bir araya getiren bir birlikte de
Türkiye'nin yer alması gerekir. AB mutlaka ya-şayacaktır ama alacağı
şekil gelişmelere bağlı olacaktır.