Büyükelçi
Oğuz Demiralp ü 17 Aralık zirvesi sonrasında çok çeşitli yo-rumlar
yapıldı. KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş, "Kıbrıs artık kaybedilmiş bir
davadır" dedi. Baş-bakan, Brüksel dönüşü Türkiye'de, "AB
bayraklarıyla", "krallar gibi" karşılandı ama kendisi de bir zaferin
söz konusu olmadığını söyledi. Siz, 17 Aralık'ta Türkiye'nin önüne
koyulan karar belgesini, olumlu ve olumsuz yönleriyle nasıl
de-ğerlendiriyorsunuz?ü Olumlu olan, Türkiye ile katılım
müzakere-lerinin başlayacağı tarihin verilmesi... Olumsuz olan ise
derogasyon ve kalıcı koruma önlemleri olasılığında söz edilmesi. AB,
bunlarla temel il-kelerinden sapıyor. Bunları kabul etmediğimizi
notayla bildirdik. Bunun, müzakere sürecinde aşılacak bir sorun
olduğunu düşünüyorum.ü Türkiye, AB ile tam üyelik müzakerelerinin
başlayacağı varsayılan 3 Ekim tarihinden önce Ankara Anlaşması'nın Uyum
Protokolü'nü im-zalayacak. AB'nin genişlemesi ve üçüncü ülke-lerle olan
anlaşmaları çerçevesinde bir "uyarlama protokolü" söz konusu...
Türkiye'nin de, adaylık sürecinden bağımsız olarak, bu konuda
yükümlülükleri var. Bu yükümlülükler 70'li yıllardan beri yerine
getirilmemiş, şimdi getirilmesi isteniyor. Bu protokolün
imzalanmasının, huku-ken Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni tanıma an-lamına
gelmeyeceği ancak bu yönde atılmış önemli bir adım olduğu resmi
ağızlardan söylendi. Nasıl değerlendiriyorsunuz? ü 2004 yılındaki son
genişlemeyle birlikte yü-rürlüğe giren Katılım Antlaşması'nın 6.
maddesine göre AB'nin ortaklık anlaşması olan 27 ül-kenin hepsiyle bu
tür uyarlama protokolleri ya-pılması isteniyor. Türkiye aday olsa da,
olmasa da, AB ile arasındaki anlaşma çerçevesinde AB Türkiye'den böyle
bir talepte bulunacak ve bulu-nuyor. "Şimdiye kadar bunu neden
yapmadı?" diyorsunuz. Haklısınız. AB bu konuda açığını kabul ediyor,
"Şimdiye kadar gereken hassasiye-ti göstermemiştik ama şimdi hukuki bir
boşluk var. Bu boşluğu doldurmak istiyoruz" diyor. ü Bu konuda
Türkiye'ye yaptıkları baskıyı di-ğer ülkelere de yapıyorlar mı?ü Başka
ülkelerle de sorunlar yaşandı ama bizde konu ayrı bir boyut kazandı.
Bunun nede-ni, AB'nin tümü değil ama AB'de bazı çevreler, söz konusu
uyarlama protokolünü Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni Türkiye'ye tanıtmak
için bir araç olarak kullanmaya çalıştılar. Dolayısıyla, teknik bir
konu birdenbire siyasi bir nitelik ka-zandı. Zirvede tartışılan temel
konulardan birisi bu oldu. Karşı tarafın bize dayatmaya çalıştığı, "Bu
uyarlama protokolünü imzalayın, böylece Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'ni
tanıyın" idi. Tür-kiye bunun ayrı bir konu olduğunu, protokolü
imzalamanın GKRY'yi tanımak anlamına gelme-yeceğini belirtti ve bunun
AB tarafından kabul edilmesini istedi. Sonunda Türkiye'nin tezi üs-tün
geldi ve Dönem Başkanı Hollanda başta ol-mak üzere önemli liderler,
Tony Blair, Gerhard Schröder, hepsi böyle bir protokolün imzalanmasının
GKRY'nin Türkiye tarafından tanınması anlamına gelmeyeceğini açıkça
söylediler ve tu-tanaklara geçirdiler. Mesele bu aşamada çözül-müş
oldu. Uluslararası bir antlaşma söz konusu olduğu için, Anayasamıza
göre hükümetin imzasından sonra TBMM'nin onayı gerekecektir. 17 Aralık
metninde Türkiye'nin bu iç prosedürü de göz önüne alması gerekiyor.ü AB
üyesi Rumların, Türkiye'nin müzakere sürecini engelleyebileceğine
yönelik sinyaller sürekli geliyor. Türkiye'nin Güney Kıbrıs Rum
Yönetimi'ne tutumu nasıl olacak?ü Rumlar maalesef AB'nin hataları
sonucu tam üye oldular. Teorik olarak veto hakları ve bu haklarını
kullanabilecekleri çok geniş bir alan var. Ancak bu, tabii ki, bir
siyasi sorumluluk me-selesi... Bunu yapan taraf, siyasi sorumluluğunu
üstlenmeye hazır olmalıdır. ü Rumların AB üyeliğinin AB hataları sonucu
olduğunu belirtiyorsunuz ama geçmişte Türki-ye'nin de hataları olmadı
mı bu konuda?ü Benim söylediğim şu: AB kurallarına göre Kıbrıs meselesi
gibi bir meselenin çözümüne hayır diyen bir tarafın üye yapılmaması
gerekirdi. Kıbrıs sorununun müzakere süreci içerisinde Türkiye'nin
hataları olup olmadığı ayrı bir konu-dur. Bu süreç son üç senenin
değil, 1968'de başlamış bir müzakerenin sürecidir. Bu uzun sü-reç
sonunda nihayet bir çözüm belgesi ortaya konmuştur. Rum tarafı bunu
reddetti. AB'nin Gündem 2000'de ortaya koyduğu kriterlere gö-re böyle
bir şeyin reddedilmesinin, üyeliğin önünde engel olması gerekir.
Kanımca yapılan hata budur. Tek taraflı olarak Rumları almakla sorunu
bünyelerine ithal etmiş oldular. ü Bir de Avrupa Parlamentosu'nun
kararı var. Çok ağır içerikli bir karar ki bu karara AB zirvesi
belgesinde atıfta bulunuluyor. Avrupa Parlamentosu'nun "evet"i çok ağır
koşullar içe-riyor. "Yaptırım gücü yok" deyip geçmek artık mümkün
gözükmediğine göre Türkiye'nin yanıtı ve yaklaşımı ne olacak?
ü Avrupa Parlamentosu'nun kararının "evet" tarafı önemli. Büyük bir
çoğunluk, Türkiye ile müzakerelerin açılmasına evet dedi. Bütün
dik-katler bu olumlu yöne çevrildi. Kararın öbür ta-rafında birçok
olumsuz unsur var. Bunların hiç-biri yeni değil. Avrupa
Parlamentosu'nun nasıl bir yer olduğunu biliyoruz. Türkiye hakkında
yaklaşık 25 senedir çeşitli kararlar alıyorlar. O kararlardaki olumsuz
unsurları yeniden bu kara-ra taşıdılar. Avrupa Parlamentosu
kararlarının hukuki yaptırım gücü yok. Bu aşamada, Parla-mento'nun,
müzakerelerin başlatılmasına verdiği destek üzerinde durmak lazım.
Olumsuz unsur-ları, bugüne kadar yaptığımız gibi, reddetmeye devam
etmek lazım. İlişkiler devam edecek, ko-nuları kendilerine anlatmaya
çalışacağız. Anla-yabildikleri kadar... Maalesef, Avrupa
Parlamen-tosu'ndaki dinamikler her zaman çok kontrollü
olmuyor.ü Müzakerelerin 3 Ekim'den sonraya sarkması
olasılığı var mı? Önümüzdeki teknik süreç nedir?ü Bugünkü aşamada
müzakerelerin 3 Ekim'-den sonraya sarkması olasılığı yok. Bu tarihte
başlaması kararı alındı. Şimdi AB tarafı kendi müzakere çerçevesini
hazırlayacak. Bu, tahminen, 2005'in ikinci yarısında, İngiliz Dönem
Başkanlığı sırasında olacak. Müzakereler başla-dıktan sonra herhalde
önce tarama süreci olacak. Sonra fasıllar halinde müzakerelere
geçilecek ancak bunlar henüz belirlenmiş aşamalar değil. AB Komisyonu
bu konuda iç hazırlık ça-lışmalarını henüz başlatmadı.ü 3 Ekim'de bir
tören mi olacak?ü Katılım müzakerelerinin
yürütüleceği fo-rum olarak Türkiye ile AB arasında, İkili
Hükü-metlerarası Konferans kurulacak. O açılış, Kon-ferans'ın açılışı
olacak. Müzakerelerin cereyan edeceği zeminin adı da İkili
Hükümetlerarası Konferans olacak. ü O aşamada Kıbrıslı Rumların olumsuz
bir tavrı görülebilir mi?ü Neler olacağını şu anda öngöremeyiz.
Bildiğiniz gibi, bir çok aşamada veto hakları var ama bunu yapan,
siyasi sorumluluğu üstlenir. ü Uzun müzakere sürecinde Türkiye başka ne
gibi siyasi engellerle karşılaşabilir? Ermeni me-selesi, Ege, Kıbrıs'a
ilişkin yeni talepler ve deği-şik dosyaların gündeme getirilmesi,
referandumlarla engelleme girişimleri herhalde şaşırtıcı ol-mayacak...
ü Ermeni meselesini Fransa ve diğer bazı ül-keler söylediler. Bu
meselenin, Türkiye'nin AB'-ye katılım süreci ile bugüne kadar hiçbir
alakası olmadı. Bu siyasi bir kriter olmadı, bundan son-ra da olmaması
gerekir. Bu konuda Türkiye'nin tutumu bellidir. Bu, tarihçilerin
meselesidir. Ta-rihte sakladığımız hiçbir husus yoktur. Tarihçiler
oturup konuyu tartışırlar. Özellikle Fransa'da ba-zı çevreler kendi
tezlerini kabul ettirmek için bu konudaki ifade ve araştırma
özgürlüğünü engelliyorlar. Bunun da üzerinde durmak lazım. Birisi
Fransa'daki Ermenilerin tezlerine aykırı bir gö-rüş ortaya atınca onu
suçlamaya kalkıyor, mah-kemeye veriyorlar. Açıkça, ifade ve bilimsel
araştırma özgürlüğünü engelliyorlar. Biz, tersine, bu özgürlükleri
savunuyor, araştırılmasını istiyo-