"Anadolu" dergisinin eski sayı-larında birçok
maden işçisiyle rö-portajlar yayınlamıştık. Sadık oku-yucularımız
hatırlayacaklar:
Zülkarniyin Tanrıseven, 1963 yılında, 16 gün
sü-ren bir yolculukla Belçika'ya gelmiş bir Kayserili idi. "Zor oldu,
çok zor oldu" diyor ve ekliyordu: "Dil bilmiyoruz, yol
bilmiyoruz, hak hukuk bilmiyoruz..."
"Bizim gözümüzü 1974 yılında turist olarak
gelenler açtı. Birçok hak ve hukukumuzu onlardan öğrendik. Çok
uyanıktılar bize göre... Buralarda bir aile gibi olduk hepi-miz.
Türkiye'ye gidiyoruz, burayı özlüyoruz. Buraya geliyoruz, orayı
özlüyoruz. Ömrü tamamlıyoruz" diyordu Tanrıseven… Ve bizimle
görüşmesinden birkaç gün sonra, maden ocaklarında yıllar süren
ek-mek parası kavgasına yorgun dü-şen kalbi durdu.
Bir başkası, Mehmet Kurt, 1965 yılında, 6 gün
süren otobüs yolculuğuyla gelmişti Charleroi'ya. "Bizi şarkılarla
karşıladılar. Kampa yerleştirdiler. Bir hafta baktılar bi-ze. Sonra
madene indirdiler. Önce garip geldi gözüme. Yerin onca al-tında koca
koca atlar var, yük çeki-yorlar" diye anlatıyordu. Kaçmaya karar
vermişler, köylü hemşerile-riyle. Sonra "ayıp olur" diye vaz-geçmişler.
"Çalıştık, çalıştıkça da alıştık" diyordu.
Salih Erdinç, 1938, Yozgat doğumlu. 1963'te,
İş ve İşçi Bulma Kurumu kanalıyla Belçika'ya gel-miş: "Kömür ocağına
ilk indiğimde korktum ve en kısa zamanda geri dönmeye karar verdim.
Derdimi anlatmama yardımcı olacak tercüman bile yoktu. Kömür kesme
işi-ne alıştım zamanla. Zaten nereye dönecek, dönsem ne yapacaktım ki!
Maden işçiliği zor. Her inişimiz ölüme gider gibiydi. Her çıkışımızda,
güneşi görünce yeniden doğmuş gibi oluyorduk" diye anlatıyordu.