Sıtkı Uluç da
aslında, söylevleri ve karar metniyle “Hayır” diyor
: “Ermeni soykırımını
tanıyacaksın...” “Tam üyelik yolu
Diyarbakır’dan geçer...” “Aleviler, Kürtler
azınlıktır...”
“Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıyacaksın, işgale
son verecek, adayı terk edeceksin...” “Son sözü
sen değil, biz söyleyeceğiz...” Vs,
vs... Avrupa Parlamentosu Başkanı Josep
Borrell, geçenlerde, Türkiye ziyareti öncesinde biz Türk gazetecileri
bir kahvaltıya davet edip konuştuğu zaman, Ankara’daki temaslarının
ardından “Kürdistan’ı ziyaret edeceğini” söyle-mişti. Galiba “dil
sürçmesi” olmuş ! Sürçe sürçe Türkiye’yi bir
yerlere götüreceklerini sanıyorlar. Yani garp
cephesinde değişen bir şey yok. Biz o “evet” pankartlı parlamenterlerin
büyük kısmının gerçek niyetlerini biliyor, görüyoruz ama şimdi onlar da
gördüler ve bildiler ki, “gereğinde”, “zamanı gelince” Türk Devleti,
Türkiye Cumhuriyeti; başbakanı, dışişleri bakanı kim olursa olsun, “Ben
büyüğüm, onurluyum, güçlüyüm ve muhtaç değilim” demesini, “rest
çekmesini” biliyor. Avrupa
Parlamentosu’na da sıra gelecek! Zaman sadece Türkiye’yi değil,
onları da çok değiştirecek. Eğer, bugün Avrupa Parlamentosu bünyesinde
sağlam temeller oluşturan aşırı sağ ve AB karşıtları, 10-15 yıl içinde
bu kurumu tamamen çökertme hedeflerine ulaşamazlarsa, o zaman kurum
daha mâkul ve kendi menfaatlerini bilen politikacıların elinde olacak
demektir ki bu da Türkiye’ye karşı tavrın tamamen deği-şeceği anlamına
gelir.q q q Fransa Cumhurbaşkanı Chirac,
feci sıkışmış bir durumda, ülkesinin televizyonunda dil dökü-yordu.
Heyecanla dinliyor, flaş haberler geçiyordum:
“Türk halkı onurludur, sonucu belli olmayan
önerileri kesinlikle kabul etmez...” “AB biraz
küçüktür, Türkiye büyüktür. Tür-kiye’ye ihtiyacımız var. Dışlamamak
menfaati-miz icabıdır...” “Türkiye ekonomik
açıdan dev bir pazardır, ekonomisi çok güçlü bir
devlettir...” “Türkleri kışkırtmayalım, biz
kaybederiz!” Vay be!
Gene gözlerim doldu!
Sonra, gene kendi kendime “Salak!” dedim,
“Beklesene! Adamın tam olarak hangi mesajı verdiğini
dinlesene!” Chirac devam
etti: “Türkiye’nin olası tam üyeliği iyidir ama
müzakerelerin başlaması, tam üyeliğin gerçekleşeceği anlamına
gelmez...” “Türkiye’nin 15-20 yıl yapması
gereken çok şey var... Müzakereleri istediğimiz an durdururuz...”
“Ermeni soykırımı bizim yasamızda tanınmıştır,
Türkiye bu konuda gerekeni yapmalıdır.”
“Türkiye, 15-20 yıl boyunca her istediğimizi yapsın, müzakereleri
tamamlasın. Bitince, son sözü referandumla Fransız halkı söyleyecektir.
İstemezseniz Türkiye AB’ye giremez...” Ne diyo,
ne diyo?.. Türkiye 15-20 yıl mücadeleyi
verecek, istenen her şeyi yapacak, her tavizi verecek ve sonunda birkaç
Fransız ‘olmaz’ dedi diye AB’ye
giremeyecek! Gene gözlerim
doldu! Chirac, kendi halkına hiçbir zaman
bu ka-dar açık konuşmamıştı:
“Hayır” diyor... “Merak etmeyin, siz ‘he’
demedikçe bu iş olmaz...” Fransa ve
Türkiye’deki AB karşıtları, Ermeni lobisi, bölücü takımı rahat bir
nefes alıyorlar.
Ve “bilinçli” Türk basını manşetlerini
atıyor: “Mersi Mösyö!”q q q
Siyasi ihtirası nedeniyle AB karşıtı aşırı sağ ile koalisyon yapmakta
tereddüt etmeyen Avusturyalı Başbakan Schüssel de referandum sözü
verdi. “Danke Schön!”q q q
Neticede zorlu mücadele daha yıllarca devam edecek ama ben yoruldum.
Türkiye’nin AB’ye üye olacağı günleri görmeye ömrümün yeteceğine de, o
zamanlarda ortada “üye olmaya değer bir AB” kalacağına da inanmıyorum.
Ama bugün, tüm koşullara, zorluklara, yaşananlara ve yaşanacaklara
şöyle bir bakınca, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olmaktan
büyük gurur duyuyor, ülkemizin geleceğini, AB’li veya AB’siz,
AB’ninkinden çok daha parlak görüyorum. Şimdi
bütün bunları bir kenara bırakıp esas “zorlu mücadele”ye bakmak
istiyorum. Geleceği pek parlak gözükmeyen, beni üzen ve endişelendiren
bir durum... Bizim Akçaabat Sebatspor’un
durumu ! İsterdim ki AB’nin “Diyarbakır’dan
geçen yolu” Akçaabat’tan da geçsin. Bizim
takımın da yüzü biraz para, biraz des-tek görsün de şu lig
sonununculuğundan kurtulsun.
Akçaabat Sebatspor ikinci lige düşmesin
! AB bir işe yarasın !
Zirve’de “aile fotoğrafı” çekiliyor, bu amaçla tüm devlet ve hükümet
başkanları bir podyum üzerinde buluşuyordu. Her liderin fotoğraf için
durmaları yerin belirlenmesi için yerlere ülkelerin bayrakları
koyulmuştu. Liderler, bayraklarının bulunduğu yerde
duruyorlardı. Recep Tayyip Erdoğan, kendi yerini
belirlerken yerdeki Türk bayrağının üzerine basmadı, bayrağı yerden
alıp, diğer liderlerin şaşkın bakışları önünde temizledi ve
özenle cebine yerleştirdi. Abdullah Gül de bu tavırı
izledi. Zirvede Türk bayrağı yerlerde sürüklenmedi,
üzerine basan olmadı...