Sıtkı
Uluç Türkiye-AB ilişkileri Hayırlısı oldu
Türkiye-AB ilişkilerinde “hayır”lısı oldu! AB,
Türkiye’ye, bir süre ve bir sürü “hayır” dedi !
Türkiye, nihayet, AB’ye, “hayır” dedi !
Bir sürü “hayır” birleşince ortaya kocaman bir
“evet” çıktı!
Nihayet, Türkiye, “uzun ince yol”un başına
ulaştı. Her şeyden önce, “Sezar’ın hakkını
Sezar’a vermek” dürüstlüğünden hareketle, 25 yıldır Türkiye-AB
ilişkilerini aralıksız ve tam içinden izleyen bir gazeteci olarak şunu
söylemeliyim: Bu süreçte, AB’lilere karşı en çetin mücadeleyi; en
onurlu ve Türkiye’nin menfaatlerini en dik-katli şekilde koruyarak
veren; yeri geldikçe, AB’lilerin gerçekten hak ettikleri “siyasi
tokatla-rı” yüzlerinde patlatmakta tereddüt etmeyen; onlara “iradeli,
kararlı, güçlü ve gereğinde rest çekme yetenekli bir Türkiye” imajı
yansıtmayı başaran Türk Başbakan, Recep Tayyip Erdoğan
oldu! Şüphesiz Ankara’da, Türk Devleti’nin
güçlü odakları tarafından belirlenen stratejiyi ve savaş taktiklerini
Brüksel’de, “Kasımpaşalı gücüyle” mükemmel uygulayan Erdoğan, AB’lilere
ömürleri boyunca unutamayacakları anlar yaşattı. Öyle ki, “siyasi
şamarları” yemekten bunalmış olanlardan biri, Lüksemburg Dışişleri
Bakanı Jean Asselborn, “Erdoğan’ın sataşkan tavrından” basın önünde
yakınırken, “Yahu, ağzımız açık kaldı! Bu adam bizi halı tüccarı gibi
gördü. Halıyı satın almadan önce, pazarlık için, üç defa vazgeçip
dükkandan çıkar gibi yaptı” diyordu.
Oysa, “müşteriyi enayi yerine koyan çirkin
tüccar” AB idi. Brüksel zirvesinin ilk gecesinde, gerçekten “yılışık”
yüz ifadeleriyle dünya basını-nın önüne çıkıp, “Türkiye’ye yeşil ışık
yakıyo-ruz. Tarih veriyoruz” diyen AB liderleri, aynı ge-ce, “Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin hemen tanınması” (böylece KKTC’nin haritadan
silinivermesi) baş-ta olmak üzere, bir seri koşulu Erdoğan’ın
“im-zasına sunuyorlardı”.
Yemedi! Erdoğan, “Bana müsade.. Tarihiniz sizde
kalsın, ben gideyim” deyince, birkaç saat içinde işler değişti.
Yüzlerdeki o yılışık gülümsemeler donuklaştı. “Türkiye”ye “Git o
zaman!” demek cesaretini gösterecek, bunun sorumluluğunu
üst-lenebilecek bir tek Batı Avrupalı lider ortaya
çıkamadı! Çok gecikmiş de olsa bu
“restleşme”yi, sonucunu ve ardından AB’lilerin yüz ifadelerini görmek
beni çok mutlu etti.Yıllardır beklediğim, özlediğim, sonucun böyle
olacağından emin ol-duğum manzara...
Ankara’nın “Devlet Politikası”nı kararlılık ve
başarıyla uygulayan, bunu yaparken Kasımpaşa-lılık özelliklerini
pozitif yanlarıyla değerlendiren ve bu arada Türk bayrağının üzerine
basmayı ve bastırmayı da reddeden Erdoğan iyiydi, çok iyiydi! Keşke bu
“restleşme” Kıbrıs tantanası önce-sinde, hatta çok daha önce
gerçekleşseydi...
q q q Varılan sonuç, Erdoğan’ın da dürüstçe
söy-lediği gibi, bir “zafer” değil... Koşullar, adaletsizlikler,
ayırımcılık ortada... AB’liler “Kıbrıs Cum-huriyeti’nin tanınmasına
yönelik adım atılmadık-ça” müzakereleri başlatmayacaklar. AB
Komis-yonu, “Türk işgücünün serbest dolaşımına kalıcı kısıtlama”
önermişti. Yani, Türk işçisi, tam üyelik olsa bile, AB’nin diğer
ülkelerinde çalışama-yacaktı. Zirvede bu ifadeler daha da
sertleştirildi ve kısıtlama tüm “Türk şahıslara” yönlendirildi ki bu,
AB’nin en temel ilkesine, dolaşım özgürlüğüne aykırı! Ne yani? AB üyesi
olup bu ülkele-re gene vize alarak mı geleceğiz?
“Müzakereler başlar ama her an durdurabiliriz.
Nasıl biteceğini bilmeyiz, garanti vermeyiz. Kötü biterse başka
formüllerle Türkiye’yi elde tutmaya çalışırız” gibi mesajlarla kararı
sulandı-ran AB’liler, bunları yaparak sadece Türk kamu-oyunda değil,
kendi kamuoylarında da itibar yitirdiler.
Neticede, dünya basınının önüne çıkıp, uslu
uslu, “Türkiye er geç AB üyesi olacaktır. Anka-ra Protokolünü
imzalamak, Kıbrıs Cumhuriyeti’-ni tanımak anlamına gelmez. Tarih
yazdık, tarihi bir karar aldık. Türkiye Avrupalıdır” dediler ve bu
sözler tüm yabancı basında yer buldu. Dönüşü olmayan adım nihayet
atıldı, uzun ince yoldaki maratonun hareket noktasına nihayet gelindi.q
q q Zirve öncesi yaşanan ve unutulmaması,
gör-mezden gelinmemesi, iyi değerlendirilmesi gere-ken olayları da not
etmek lazım. Önce, Avrupa Parlamentosu’ndaki
“tarihi manzara”yı hep birlikte, gözlerimiz yaşararak izledik. Yüzlerce
parlamenter, ellerinde Türkçe, İngilizce, Fransızca, Hollandaca, Fince
pankartlarla, Türk ve AB bayraklarıyla, Türkiye ile mü-zakerelerin
başlamasına “evet” dediler. “Evet, Türkiye
Avrupalıdır...” “Evet, üyelik müzakereleri
başlamalıdır...” “Evet, Türkiye AB üyesi
olmalıdır...” Gazeteci olarak, yıllardır
binlerce defa kapı-sından girip çıktığım Avrupa Parlamentosu’nda böyle
bir manzara görmemiştim. Gözlerim doldu o
gün! Sonra, bir an düşünüp, kendi kendime,
“Salak!” dedim. “Salak! Duygularına hakim
olsana! Gerçekçi olsana! Ülkemizi yöneten yüce insanlar her za-man,
‘Türkiye-AB ilişkilerine duygusal yaklaşmamak gerektiğini’
söylemiyorlar mı? Avrupa Parlamentosu’nun ne olduğunu bilmek için bu
kurumu ömür boyu bu kadar yakından izlemiş senin gibi kaç kişi var
Türkiye’de?.. O Avrupa Parlamentosu ki, tarihi
boyunca Türkiye leyhinde tek karar vermemiştir.
O Avrupa Parlamentosu ki, her olumsuz ka-rarında, ‘Bu kararın yaptırım
gücü yoktur’ diye feryad etmişizdir.
Bu muhteşem tarihi fotoğrafın altında neler
yazıyor, “evet” denilen kararda neler var, bir
baksana!... Ve sen, devletini, ülkesini,
insanını seven bir Türk vatandaşı olarak bu karara “evet” diyor
musun?” Kararı okuyunca gene gözlerim
doldu: “Hayır!” dedim, “Bin defa
hayır!” Ve zaten gördüm ki, Avrupa Parlamentosu