Deceuninck Genel Müdürü Clement De Meersman [ Anadolu .. 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 .. ] Türkiye-AB İlişkileri / Sıtkı Uluç



Deceuninck Genel Müdürü Clement De Meersman [ Anadolu .. 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 .. ] Türkiye-AB İlişkileri / Sıtkı Uluç


Sıtkı Uluç Türkiye-AB ilişkileri Hayırlısı oldu      Türkiye-AB ilişkilerinde “hayır”lısı oldu!      AB, Türkiye’ye, bir süre ve bir sürü “hayır” dedi !     Türkiye, nihayet, AB’ye, “hayır” dedi !
     Bir sürü “hayır” birleşince ortaya kocaman bir “evet” çıktı!           Nihayet, Türkiye, “uzun ince yol”un başına ulaştı.     Her şeyden önce, “Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek” dürüstlüğünden hareketle, 25 yıldır Türkiye-AB ilişkilerini aralıksız ve tam içinden izleyen bir gazeteci olarak şunu söylemeliyim: Bu süreçte, AB’lilere karşı en çetin mücadeleyi; en onurlu ve Türkiye’nin menfaatlerini en dik-katli şekilde koruyarak veren; yeri geldikçe,  AB’lilerin gerçekten hak ettikleri “siyasi tokatla-rı” yüzlerinde patlatmakta tereddüt etmeyen; onlara “iradeli, kararlı, güçlü ve gereğinde rest çekme yetenekli bir Türkiye” imajı yansıtmayı başaran Türk Başbakan, Recep Tayyip Erdoğan oldu!     Şüphesiz Ankara’da, Türk Devleti’nin güçlü odakları tarafından belirlenen stratejiyi ve savaş taktiklerini Brüksel’de, “Kasımpaşalı gücüyle” mükemmel uygulayan Erdoğan, AB’lilere ömürleri boyunca unutamayacakları anlar yaşattı. Öyle ki, “siyasi şamarları” yemekten bunalmış olanlardan biri, Lüksemburg Dışişleri Bakanı Jean Asselborn, “Erdoğan’ın sataşkan tavrından” basın önünde yakınırken, “Yahu, ağzımız açık kaldı! Bu adam bizi halı tüccarı gibi gördü. Halıyı satın almadan önce, pazarlık için, üç defa vazgeçip dükkandan çıkar gibi yaptı” diyordu.
     Oysa, “müşteriyi enayi yerine koyan çirkin tüccar” AB idi. Brüksel zirvesinin ilk gecesinde, gerçekten “yılışık” yüz ifadeleriyle dünya basını-nın önüne çıkıp, “Türkiye’ye yeşil ışık yakıyo-ruz. Tarih veriyoruz” diyen AB liderleri, aynı ge-ce, “Kıbrıs Cumhuriyeti’nin hemen tanınması” (böylece KKTC’nin haritadan silinivermesi) baş-ta olmak üzere, bir seri koşulu Erdoğan’ın “im-zasına sunuyorlardı”.     Yemedi!     Erdoğan, “Bana müsade.. Tarihiniz sizde kalsın, ben gideyim” deyince, birkaç saat içinde işler değişti. Yüzlerdeki o yılışık gülümsemeler donuklaştı. “Türkiye”ye “Git o zaman!” demek cesaretini gösterecek, bunun sorumluluğunu üst-lenebilecek bir tek Batı Avrupalı lider ortaya çıkamadı!     Çok gecikmiş de olsa bu “restleşme”yi, sonucunu ve ardından AB’lilerin yüz ifadelerini görmek beni çok mutlu etti.Yıllardır beklediğim, özlediğim, sonucun böyle olacağından emin ol-duğum manzara...
     Ankara’nın “Devlet Politikası”nı kararlılık ve başarıyla uygulayan, bunu yaparken Kasımpaşa-lılık özelliklerini pozitif yanlarıyla değerlendiren ve bu arada Türk bayrağının üzerine basmayı ve bastırmayı da reddeden Erdoğan iyiydi, çok iyiydi! Keşke bu “restleşme” Kıbrıs tantanası önce-sinde, hatta çok daha önce gerçekleşseydi...
q q q     Varılan sonuç, Erdoğan’ın da dürüstçe söy-lediği gibi, bir “zafer” değil... Koşullar, adaletsizlikler, ayırımcılık ortada... AB’liler “Kıbrıs Cum-huriyeti’nin tanınmasına yönelik adım atılmadık-ça” müzakereleri başlatmayacaklar. AB Komis-yonu, “Türk işgücünün serbest dolaşımına kalıcı kısıtlama” önermişti. Yani, Türk işçisi, tam üyelik olsa bile, AB’nin diğer ülkelerinde çalışama-yacaktı. Zirvede bu ifadeler daha da sertleştirildi ve kısıtlama tüm “Türk şahıslara” yönlendirildi ki bu, AB’nin en temel ilkesine, dolaşım özgürlüğüne aykırı! Ne yani? AB üyesi olup bu ülkele-re gene vize alarak mı geleceğiz?
     “Müzakereler başlar ama her an durdurabiliriz. Nasıl biteceğini bilmeyiz, garanti vermeyiz. Kötü biterse başka formüllerle Türkiye’yi elde tutmaya çalışırız” gibi mesajlarla kararı sulandı-ran AB’liler, bunları yaparak sadece Türk kamu-oyunda değil, kendi kamuoylarında da itibar yitirdiler.
     Neticede, dünya basınının önüne çıkıp, uslu uslu, “Türkiye er geç AB üyesi olacaktır. Anka-ra Protokolünü imzalamak, Kıbrıs Cumhuriyeti’-ni tanımak anlamına gelmez. Tarih yazdık, tarihi bir karar aldık. Türkiye Avrupalıdır” dediler ve bu sözler tüm yabancı basında yer buldu. Dönüşü olmayan adım nihayet atıldı, uzun ince yoldaki maratonun hareket noktasına nihayet gelindi.q q q     Zirve öncesi yaşanan ve unutulmaması, gör-mezden gelinmemesi, iyi değerlendirilmesi gere-ken olayları da not etmek lazım.     Önce, Avrupa Parlamentosu’ndaki “tarihi manzara”yı hep birlikte, gözlerimiz yaşararak izledik. Yüzlerce parlamenter, ellerinde Türkçe, İngilizce, Fransızca, Hollandaca, Fince pankartlarla, Türk ve AB bayraklarıyla, Türkiye ile mü-zakerelerin başlamasına “evet” dediler.     “Evet, Türkiye Avrupalıdır...”      “Evet, üyelik müzakereleri başlamalıdır...”     “Evet, Türkiye AB üyesi olmalıdır...”      Gazeteci olarak, yıllardır binlerce defa kapı-sından girip çıktığım Avrupa Parlamentosu’nda böyle bir manzara görmemiştim.      Gözlerim doldu o gün!     Sonra, bir an düşünüp, kendi kendime, “Salak!” dedim.     “Salak! Duygularına hakim olsana! Gerçekçi olsana! Ülkemizi yöneten yüce insanlar her za-man, ‘Türkiye-AB ilişkilerine duygusal yaklaşmamak gerektiğini’ söylemiyorlar mı? Avrupa Parlamentosu’nun ne olduğunu bilmek için bu kurumu ömür boyu bu kadar yakından izlemiş senin gibi kaç kişi var Türkiye’de?..      O Avrupa Parlamentosu ki, tarihi boyunca Türkiye leyhinde tek karar vermemiştir.     O Avrupa Parlamentosu ki, her olumsuz ka-rarında, ‘Bu kararın yaptırım gücü yoktur’ diye feryad etmişizdir.
     Bu muhteşem tarihi fotoğrafın altında neler yazıyor, “evet” denilen kararda neler var, bir baksana!...     Ve sen, devletini, ülkesini, insanını seven bir Türk vatandaşı olarak bu karara “evet” diyor musun?”     Kararı okuyunca gene gözlerim doldu:     “Hayır!” dedim, “Bin defa hayır!”     Ve zaten gördüm ki, Avrupa Parlamentosu