Türkiye'de yaşayan bir Belçikalı... [ Anadolu 1 2 3 4 5 6 7 8 9 .. ] Katolik üniversitede türban çözümü



Türkiye'de yaşayan bir Belçikalı... [ Anadolu 1 2 3 4 5 6 7 8 9 .. ] Katolik üniversitede türban çözümü


Kayseri'nin mantısı, güneyde is-kender kebap, Ege'nin zeytinyağ-ları ve meyveler... Balığın binbir çeşidi... Tandır yemeye de bayılı-yorum..."
     Ve "kaçınılmaz, klasik soru": "Türkiye-AB hakkında ne düşünü-yorsunuz?"
     "Offf, off... Çok büyük siyaset-çiler, çok önemli gazeteciler televizyonlarda ve gazetelerde çok ko-nuştular, ben yeni bir şeyler söyle-yemem. Erdoğan'ın da söylediği gibi Türkiye'nin bu yolu takip et-mesi önemli. Buradan bakınca, bazen bana da AB akıl hocası gibi sürekli ne yapılıp ne yapılmayaca-ğını söylüyor gibi geliyor. Bazen sinir oluyorum! Çok bilmiş havala-ra giriyorlar ama bunu bir kenara koyarsak, ekonomide, bankacılık sektöründe, polisin eğitimi  gibi alanlarda AB'den gelen bazı mo-deller uygulanmaya çalışılıyor, bu da iyi bir gelişme oluyor. Türkiye ile müzakerelerin başlamasına şartlı evet diyecek gibiler ve bu ne anlama geliyor belli değil ama so-nuçta 10-15 sene sonra Türkiye'-nin AB'ye katılacağını düşünüyorum. Bazıları Türkiye'yi aynı kül-türden görmüyorlar ama bence yanılıyorlar. Din unsuru olumsuz etken olamaz, Avrupa'da protestanlar da var. Romanya, Bosna, Bulgaristan, bu halklar yüzyıllarca Osmanlının etkisinde kaldılar ve Avrupalılar! Üstelik Osmanlı mo-deli AB için hiç de fena bir örnek değil çünkü o dönemin Avrupasın-da olmayan din hoşgörüsü Os-manlı'da vardı. Yahudiler 1492'de niye İstanbul'a geldiler? Çünkü İspanya'da barınamadılar. Biz AB Türkiye'ye model oluyor diyoruz, aslında Osmanlı İmparatorluğu Av-rupa'ya model oldu. Osmanlı,  400-500 sene çok başlı bir birlikti. Farklı dinler, kültürler iç içe yaşı-yorlardı ve bu hoşgörü ortamı Türk insanında hâlâ var. Atatürk, Cumhuriyet'le beraber yepyeni bir hava yaratmaya çalıştı. Ekonomi sıfırdı ve itici bir güç lazımdı. Ben Türk olsam, hiç çekinmeden Batı Avrupalılara derdim ki 'AB'yi kurmanız için biz size örnek olduk, yol gösterdik...' Bu gerçek unutulmaya başlandı, bunu ön sayfaya koymanız lazım..."q Eroğlu Eti Kent      Bir de, Türkiye’de yaşayan bir İngiliz hanımın hikayesi var: Ülkeyi çok sevmiş, yabancı misafirleri gel-diği zaman Türkiye’nin güzelliklerini göstermek üzere, rehber diye önle-rine düşüyor, gezdiriyor...     Yolları Çanakkale’den geçiyor bir gün. Yeşillikler arasında bir bah-çe görmüşler: bir çardak, altında iki  masa ve üç dört kahve iskemlesi... İngiliz  bayan misafirlerine, “Haydi şurada oturup bir kahvaltı edelim” demiş. Park etmişler bir ağacın dibi-ne, geçip oturmuşlar.
     Bir köylü adam gelmiş, “Hoş geldiniz, sefa getirdiniz!”      “Türkçe’ye hakim olduğumu gösterip misafirlere hava da atıyorum” diyor İngiliz hanım olayı an-latırken...      “Hoşbulduk, bize kahvaltı... Çay da içeriz...”      “Başım gözüm üstüne” demiş köylü, yakındaki eve koşturmuş. Biraz sonra biraz tulum peyniri, köy ekmeği, zeytin ve bir çaydanlık çıka gelmiş.
     “Yabancı misafirlerimiz var” de-miş İngiliz, “bal, kaymak falan yok mu?”      Köylü yine koşturmuş, bu sefer teneke bir tabağın içinde biraz balla gelmiş.      Artık ses etmemişler, kahvaltıla-rını bitirmişler, çaylarını içmişler, yo-la düşme vakti gelmiş.      “Hesap lütfen!” demiş Ingiliz...       “Aman bacım, paranın lafı mı olur. Her zaman bekleriz” demiş köylü.
     “Olur mu efendim, kahvaltımızı ettik, çayımızı içtik, ücreti neyse öderiz.”      “Ücreti yoktur, afiyet şeker olsun, selametle yolunuza gidin!”      Birden içine bir kurt düşmüş:
     “Biz oturduk ama, burası çay bahçesiydi, değil mi?”     “Değildir bacım, demiş köylü bi-raz mahçup, burası benim bahçem. Ama ne iyi ettiniz de geldiniz, bakın misafirlerimize de bir çay ikram et-miş olduk!”     Bu hikayeyi anlatırken hâlâ gözleri doluyordu İngiliz bayanın:      “Niye Türkiye’yi bırakıp evime dönemediğimi, burayı niye bu kadar sevdiğimi Ingiltere’den gelen arka-daşlarıma kelimelerle ifade edemi-yordum bir türlü. O Çanakkaleli köylü benim yerime herşeyi anlattı!”