Kayseri'nin
mantısı, güneyde is-kender kebap, Ege'nin zeytinyağ-ları ve meyveler...
Balığın binbir çeşidi... Tandır yemeye de bayılı-yorum..."
Ve "kaçınılmaz, klasik soru": "Türkiye-AB
hakkında ne düşünü-yorsunuz?"
"Offf, off... Çok büyük siyaset-çiler, çok
önemli gazeteciler televizyonlarda ve gazetelerde çok ko-nuştular, ben
yeni bir şeyler söyle-yemem. Erdoğan'ın da söylediği gibi Türkiye'nin
bu yolu takip et-mesi önemli. Buradan bakınca, bazen bana da AB akıl
hocası gibi sürekli ne yapılıp ne yapılmayaca-ğını söylüyor gibi
geliyor. Bazen sinir oluyorum! Çok bilmiş havala-ra giriyorlar ama bunu
bir kenara koyarsak, ekonomide, bankacılık sektöründe, polisin
eğitimi gibi alanlarda AB'den gelen bazı mo-deller uygulanmaya
çalışılıyor, bu da iyi bir gelişme oluyor. Türkiye ile müzakerelerin
başlamasına şartlı evet diyecek gibiler ve bu ne anlama geliyor belli
değil ama so-nuçta 10-15 sene sonra Türkiye'-nin AB'ye katılacağını
düşünüyorum. Bazıları Türkiye'yi aynı kül-türden görmüyorlar ama bence
yanılıyorlar. Din unsuru olumsuz etken olamaz, Avrupa'da protestanlar
da var. Romanya, Bosna, Bulgaristan, bu halklar yüzyıllarca Osmanlının
etkisinde kaldılar ve Avrupalılar! Üstelik Osmanlı mo-deli AB için hiç
de fena bir örnek değil çünkü o dönemin Avrupasın-da olmayan din
hoşgörüsü Os-manlı'da vardı. Yahudiler 1492'de niye İstanbul'a
geldiler? Çünkü İspanya'da barınamadılar. Biz AB Türkiye'ye model
oluyor diyoruz, aslında Osmanlı İmparatorluğu Av-rupa'ya model oldu.
Osmanlı, 400-500 sene çok başlı bir birlikti. Farklı dinler,
kültürler iç içe yaşı-yorlardı ve bu hoşgörü ortamı Türk insanında hâlâ
var. Atatürk, Cumhuriyet'le beraber yepyeni bir hava yaratmaya çalıştı.
Ekonomi sıfırdı ve itici bir güç lazımdı. Ben Türk olsam, hiç
çekinmeden Batı Avrupalılara derdim ki 'AB'yi kurmanız için biz size
örnek olduk, yol gösterdik...' Bu gerçek unutulmaya başlandı, bunu ön
sayfaya koymanız lazım..."q Eroğlu Eti Kent
Bir de, Türkiye’de yaşayan bir İngiliz hanımın hikayesi var: Ülkeyi çok
sevmiş, yabancı misafirleri gel-diği zaman Türkiye’nin güzelliklerini
göstermek üzere, rehber diye önle-rine düşüyor,
gezdiriyor... Yolları Çanakkale’den geçiyor bir
gün. Yeşillikler arasında bir bah-çe görmüşler: bir çardak, altında
iki masa ve üç dört kahve iskemlesi... İngiliz bayan
misafirlerine, “Haydi şurada oturup bir kahvaltı edelim” demiş. Park
etmişler bir ağacın dibi-ne, geçip oturmuşlar.
Bir köylü adam gelmiş, “Hoş geldiniz, sefa
getirdiniz!” “Türkçe’ye hakim olduğumu
gösterip misafirlere hava da atıyorum” diyor İngiliz hanım olayı
an-latırken... “Hoşbulduk, bize kahvaltı...
Çay da içeriz...” “Başım gözüm üstüne” demiş
köylü, yakındaki eve koşturmuş. Biraz sonra biraz tulum peyniri, köy
ekmeği, zeytin ve bir çaydanlık çıka gelmiş.
“Yabancı misafirlerimiz var” de-miş İngiliz,
“bal, kaymak falan yok mu?” Köylü yine
koşturmuş, bu sefer teneke bir tabağın içinde biraz balla gelmiş.
Artık ses etmemişler, kahvaltıla-rını
bitirmişler, çaylarını içmişler, yo-la düşme vakti gelmiş.
“Hesap lütfen!” demiş Ingiliz...
“Aman bacım, paranın lafı mı olur. Her zaman
bekleriz” demiş köylü.
“Olur mu efendim, kahvaltımızı ettik, çayımızı
içtik, ücreti neyse öderiz.” “Ücreti yoktur,
afiyet şeker olsun, selametle yolunuza gidin!”
Birden içine bir kurt düşmüş:
“Biz oturduk ama, burası çay bahçesiydi, değil
mi?” “Değildir bacım, demiş köylü bi-raz mahçup,
burası benim bahçem. Ama ne iyi ettiniz de geldiniz, bakın
misafirlerimize de bir çay ikram et-miş olduk!”
Bu hikayeyi anlatırken hâlâ gözleri doluyordu İngiliz bayanın:
“Niye Türkiye’yi bırakıp evime dönemediğimi,
burayı niye bu kadar sevdiğimi Ingiltere’den gelen arka-daşlarıma
kelimelerle ifade edemi-yordum bir türlü. O Çanakkaleli köylü benim
yerime herşeyi anlattı!”