Uzun yıllardır Türkiye'de yaşayan bir Belçikalı bayanla tanıştık.
Giselle Marien, Bel-çika'nın Ankara Büyükelçili-ği'nde Wallon
bölgesinden sorumlu Ticaret Ateşesi'nin asistanı olarak görev yapıyor.
Röportaj : İlker Temir Belçika'da geçirdiği
bir hastalık nedeniyle işini bırakan Marien, tatil ve dinlenmek için
Türkiye'ye gel-miş. Amacı birkaç ay güneşten ya-rarlanıp ülkesine geri
dönmekmiş. Aradan tam 12 sene geçmiş. Şimdi anadili gibi Türkçe konuşan
bu ba-yan kendisini bir "göçmen" olarak nitelendiriyor ve
anlatıyor: "Önce bir dersanede çalışma fırsatım
oldu. Herhalde her göçmen için aynı şey geçerli, bir süre sonra dönmek
niyetiyle geliyoruz. Benim göç nedenim maddi değildi. Geçmişte ticaret
sektöründe çalıştı-ğım için, Türkiye'de bir sene çalışmak ve dönmek
yararlı olur diye düşündüm. Sonra Belçika Büyükel-çiliği'nden iş
teklifi aldım ve burada kalmaya devam ettim. Sanırım o sıralarda da
Türkiye'ye aşık oldum. Başka bir açıklaması yok
bunun..." Giselle Marien, "Anadolu"
dergisi için "Bu dergi gerçekten çok önemli bir görevi yerine
getiriyor" diyerek şunları söylüyor:
"Belçika'da Türk insanı hakkında belli bir imaj ve önyargılar var.
Bunları kıracak çabalara çok ihtiyaç var. Herkes bu yönde gayret sarf
etmeli. Belçika'ya döndüğümde in-sanlar bana "Nasıl böyle bir ülkede
yaşayabiliyorsun" diye soruyorlar. Bunun asıl nedeni basından ve
televizyonlardan kaynaklanıyor. Türki-ye'yi türbanlı bir kadın imajıyla
sı-nırlıyorlar. Türkiye'yi bilmeyen in-sanlar için imaj böyle
kalıyor..." Türkiye'de çalışan ve yaşayan bir
Belçikalı bu ülkeye kolay uyum sağlar mı? Bu sorunun yanıtı
şöyle: "Bu soruya iki cevap
var: Birincisi, insanların
tepkisi... Türkiye'de yabancı olarak bir dış-lanma sorunu yaşamadım
çünkü Türk insanı gerçekten misafirper-ver. Genelde yabancıya karşı
me-raklılar, iyi davranıyorlar. Hatta belki gereğinden fazlasını
yapıyorlar... Bazen rahatsız edici boyutta yardımcı ve dost
olabiliyorlar. Ama bu, asık suratlı, düşmanca davranış-lardan çok daha
iyi elbette... Bu bi-rinci kısmı... İkinci
kısmı da, benim nasıl kendimi hissettiğim: Türkiye zor bir ülke değil.
Ankara'da oturuyorum ve Ankara için konuşabilirim. Bura-da her türlü
konfor mevcut, mo-dern bir şehir... Maddi durum normal olduğu sürece
hiçbir sorun ya-şamıyorsunuz. Ayrıca, Türkiye'nin çok eski bir
medeniyet üzerinde ku-rulu bir ülke olması, her yerde his-sedilen
tarih, kültür ve sanat eserleri benim için çok
önemli..." Türkiye hakkında görüşlerini
sorduğumuz bu Belçikalı bayan ül-keyi ne kadar gezmiş, ne kadar
ta-nıyor? "Edirne ve Truva hariç Türki-ye'nin
hemen hemen her yerini gezdim, gördüm. Yozgat, Tokat, Niğde dahil... En
çok beğendiğim yeri söylemek çok zor. Bu soru, 7 çocuklu bir anneye
hangi çocuğunu daha çok sevdiğini sormaya ben-zer... Aslında
Türkiye'nin cazi-besi de bu zaten, bir sürü çeh-resi var. Örneğin
Karadeniz'in yeşilliği, horon tepenleri, ke-mençeleri... Geleneksel
kül-türlerini evlerinde, yemekle-rinde koruyorlar. Doğuya gidiyorsun,
bambaşka çekici tarafları var. Ağrı Dağı, Do-ğu Beyazıt gerçekten
muhte-şem... Doğa harika. Gezmek için güzel ama oradaki halka yazık
çünkü ekonomik anlamda doğu bölgesi geri kaldı. Türkiye için acı bir
gerçek tabii bu... Kars'ı da çok sevdim, orada eski Rus ev-leri var.
Değişik yerler: Mesela ban-kalarda elektronik işlemler yapıyorsun ama
çiftçiler hala at arabasıyla tarla sürüyorlar, at arabalarıyla pa-zara
gelirken dört nala yarış yapa-rak geliyorlar! Mardin'in güzel ev-leri
var ve Allahtan bütün bu güzel evleri koruma altına alıyorlar. Kon-ya
bir harika... Yani Türkiye'de gü-zellikler
bitmiyor..." "Avrupa'da yaşayan Türkler
hakkında ne düşünüyorsunuz?" so-rusuna yanıt
şöyle: "Biraz imaj sorunu olduğu bir gerçek. Bu
da inşallah zamanla çö-zülecek. Belçika'daki Türkler hak-kında çok
konuşamam, onları çok tanımıyorum ama Türkiye'ye dö-nen, "Almancı"
deniyor ya, onların çocukları için çok üzülüyorum. Bu çocuklar
gerçekten iki kültür ara-sında kalıyorlar ve çok acı çekiyorlar. Bu
gençlerle konuştum. Onları Almanlar Alman olarak kabul etmi-yorlar,
onlar da kendilerini Alman olarak görmüyorlar ama Türk ola-rak da
göremiyorlar veya görmek istemiyorlar. Kendilerine bir yer arıyorlar,
kayıplar. İnşallah ilerde bu tür sorunlar çözülecek. Bu ne-denle,
diyalog, sorunların çözülmesi açısından çok önemli. Sizin der-giniz
gibi çalışmalar da bu nedenle önemli... Bunlar sadece Türkçe değil,
Fransızca ve Hollandaca da olsa çok yarar
sağlar..." Belçika'nın Anvers kentinden olan
Marien, "Orada yaşarken de Türk dostlarım vardı. Hatta ana-okulu öncesi
çocukları gönüllü ola-rak hafta sonları alıp onlara Fla-manca
öğretiyorduk" diyor ve ekli-yor: "Amacımız
elbette kültürel sö-mürü değildi. Bu çocukların okuması için dil
öğrenmeleri gerekiyordu, onlara bu fırsatı vermeye çalışı-yorduk. Çok
basit bir çalışmaydı ama başarılı oldu. Çocuklar dil bile-rek
anaokuluna başlıyorlardı. Ba-zen çok basit yöntemlerle sorunlar kolay
çözülebiliyor. Bizde de çok hatalar var. 20 sene önce Türk öğ-retmenler
dil öğrenmek istiyorlardı, onlara yardımcı olunmuyordu. Şim-di yeni
yeni işçilere ve öğretmenle-re dil öğretilmeye başlandı. 20 se-ne
kaybettik... Yabancı bir ülkede yaşayınca o ülkenin dilini az çok
bilmek gerekiyor. Yoksa çok çaresiz kalınıyor. Hele daha gelişmiş bir
ülke söz konusuysa... Mesela Belçi-ka'da elektronik banka sistemini
anlamak benim için bile zor oluyor. Broşürleri okuyorum, anlamıyorum.
Oysa bu benim ana dilim ve üniversite mezunuyum! Lisan bil-meyen
yabancı nasıl yapsın? Çok zor..." Başlangıçta
Avrupa'ya gelen Türk göçmenlerin kalıcı olmayacağı düşünüldüğünden
onların eğitim veya entegrasyon programlarına önem verilmediği, 20 sene
öncesi-ne dönmenin artık mümkün olma-dığı, şimdi bugünkü eğitim
fırsatla-rının verilmesi ve değerlendirilmesi gerektiği üzerinde duran,
"Unutul-maması gereken bir gerçek var ki, evlilik, aile birleşimi
yoluyla Belçi-ka'ya göç devam ediyor" diyerek diyaloğun şart olduğunu
belirten Giselle Marien şöyle konuşuyor:
"Turizm faliyetleri de önemli oluyor. Belçikalılar geliyorlar,
Tür-kiye'yi daha çok görüyorlar ve me-rak başlıyor. Farklı bir Türkiye
ima-jı oluşuyor. Turistik ve kültürel bir tanıtıma ağırlık verip
köprüler oluşturmak lazım. Türkiye'nin tanıtı-mında eğitimli kesimin
rolü önemli. Top sizlerde... Benim komşularım veya ailem gibi düz
Belçikalıları he-def alıp turizmi kullanarak Antal-ya-Anvers veya
Bursa-Brüksel ara-sında iletişim kurulabilse iyi our. Tatil genelde
insanlar için olumlu bir olay. Türkiye'ye gelenler memnun dönüyorlar.
Zaten ortada olumlu bir hava varken bunu kulla-nıp ülkeyi daha iyi
tanıtmak lazım." Giselle Marien, "Türkçeyi çok
iyi konuşuyorsunuz" değerlendirmesine mütevazi bir yanıt
veriyor: "Bence daha iyi olmalıydı. Ders alacak
vaktim çok olmadı. İlk dö-nemlerde pembe diziler bana çok yardımcı
oldu. Pembe dizilerde ge-nelde çok yavaş konuşuyorlar ve konular 3 ay
boyunca değişmiyordu, takip etmek kolay oluyordu. 2000 senesinde
TÖMER'in son sınıfına gittim." "Türk değilim
ama artık bu ül-kede yabancı da sayılmam" diyen Marien, "İstanbul'u
sevmemek mümkün değil. Bazı araba düşkünü insanlar antika bir
cadillac'ı alıp pı-rıl pırıl bakarlar ya, işte İstanbul'a öyle bakmak
lazım. O tarihi, o Bo-ğaz'ı başka bir yerde bulamazsınız" şeklinde
konuşuyor. Türk mutfağından söz ederken,
"Türkiye'ye aşık oldum derken mutfağı da bu aşkın bir parçası" diyen
Giselle Marien, "O kadar çok çeşit var ki, bitmiyor. Kara lahana
çorbasından tut, hamsi pilava...