kında...
Avrupa ve Belçika da 10 yıldır fark ediyor. Bunca zaman bu göçmenler
kendi hallerine bırakıl-dılar. Flaman toplumuyla biz bireysel
temaslarla ilişki kurduk. Ancak toplum yoğunlaşınca bireysel te-maslar
yetmiyor, toplumsal temas-lar gerekiyor. Türk ve Belçika hü-kümetleri
bu temasları yapmadı" diyor.YERLEŞİK TOPLUM
"Genel tabloya bakınca, geçmi-şi bu kadar iyi bilen birisi olarak,
Belçika'daki Türklerin gelişimini ve geleceğini nasıl görüyorsunuz?"
sorusuna yanıt şöyle: "3 kuşak ve 40 yıl...
Negatif olaylar var ama ben genelde olumlu bakıyorum. Biz bir göçmen
top-lum düzeninden yerleşik toplum haline geliyoruz ve buralı olmaya
çalışıyoruz. Dolayısıyla 40 yıl, göçmenlikten yerleşikliğe geçme
zama-nı olarak fazla bir zaman değil. Yi-ne de şu anda siyasette
insanlar var, doktorlar, avukatlar var. Ama bunlar bireysel
mücadeleler, top-lumsal değil. Zamanla bu bireysel çabaların toplumsal
gelişime dönü-şeceğine inanmak istiyorum. Bunu zaman gösterecek. Bu
çabalarda sivil toplum oluşumlarına çok bü-yük bir görev düşüyor. Bu
konuda da çok eksikliklerimiz olduğunu gö-rüyorum. Elbette gönüllü işi
kolay değildir, ellerinden tutulması gere-kir ama benim gördüğüm
dernekler kendi geleneklerini, kendi içlerinde yaşatıyorlar. Dernekler
daha dışa açık olabilirlerse ve belli bir seviye-ye ulaşabilirlerse
toplumsal gelişimi-mizi daha iyi tamamlayabiliriz. Biz bize çalıp, biz
bize oynuyoruz, bu-nun kırılması lazım. Bu da nedense daha çok Brüksel
ve Valon bölgele-rindeki sivil toplum kuruluşları için geçerli,
Flamanlarda biraz daha farklı..." "Neden
Flamanlarda daha farklı? Yapılmış bir sosyolojik araştırma yok ama
yaptığımız röportajlardan aldığımız izlenim, Flaman bölgele-rinde
yaşayan Türklerin daha iyi uyum sağladıkları, dili daha iyi
öğ-rendikleri ve sanki getolardan da daha kolay çıktıkları yönünde...
Bu nereden kaynaklanıyor?" "Belki Flaman
siyasetçi ve ku-rumlarının sivil toplum örgütlerine daha fazla önem
vermelerinden... Bir de, olumlu veya olumsuz, in-sanları etnik azınlık
olarak görüyorlar. Etnik azınlık olarak görünce eğitim ve kültür
yatırımı yaptılar ve yapmaya da devam ediyorlar. Va-lon bölgesinde
insanlar etnik azınlık olarak görülmüyorlar, birer birey olarak
görüyorlar. Birey haline ge-tirebilmek için önce pozitif ayrımcı-lık
politikası uygulamak gerekir. İnsanların örgütlenebilmesi için fırsat
verilmesi lazım, kendi toplumlarını geliştirebilmeleri için ayrımcı
politikalarla yollarını açmak lazım. Bu fikir bana ne kadar aykırı olsa
da bunun yapılması gerektiğini an-ladım, ta ki o toplum, bulunduğu
ülkenin insanlarıyla eşit hale gelene kadar... 40 yıl geriden
başlatılan, dil bilmeyen, ülkeyi tanımayan, ku-rumsallaşmayı bilmeyen
insanları kendi insanınla aynı seviyeye getir-mek için Flaman bölgesi
yatırım yaptı. Yeterli olmasa da belirli bir bütçeyi buna ayırdı. Bu
sayede de toplumun içinde bireyler kendilerini yetiştirebildirler. Bu
da tabi ki el ele o toplumun temsilcileriyle, masa başında oturarak,
kararlar alarak yapıldı. Bu temsilciler de kendi top-lumlarına mesaj
taşımaya başladı-lar; getolardan çıkmaları için, eği-time önem
vermeleri için, konut sorunlarını ele almak için vs... Bu çalışmalar
Brüksel'de ve Valon Böl-gesinde yapılmadı. Sonuçta 40 yıl, toplumlar
açısından bakınca uzun bir zaman değil ve gelinen nokta yine de olumlu.
Artık bireysel geli-şimden toplumsal gelişime geçmek lazım." BELÇİKA’DA
SENATÖR OLMAK Pehlivan, "Belçika'da senatör
olmak nasıl bir duygu?" sorusuna da şu yanıtı
veriyor: "Benim için ünvan gerçekten önemli
değil. Ben senatör olduğumu toplumun içine girince hissedi-yorum. Söz
sahipliğini bana devre-diyorlar. Büyük bir sorumluluk hissi bu. İlk
defa itiraf ediyorum, bazen bocaladığım da oluyor çünkü çok büyük
beklentiler var ve bu beklentileri çözmek mümkün değil. Bazen bireysel
beklentiler de oluyor, yar-dımcı olmaya çalışıyorum ama her zaman
olamıyor. Her şeye rağmen hoş bir duygu. Türk toplumu için-deyken
elbette hoşuma gidiyor ama Belçikalıların içindeyken "Sa-yın senatörüm"
diye hitap etmeleri de çok güzel bir duygu. Bir Belçi-kalı Türk kökenli
birine bunu söy-lediğinde benim toplumuma hitap etmiş oluyor, bu da
beni çok duy-gulandırıyor. Dün yaşlı bir Belçikalı tramvaydan inerken
yanıma geldi ve "Sayın senatörüm, sizi gördü-ğüm için çok
memnunum. Yaptı-ğınız işleri yakından takip ediyorum ve sizi
tebrik etmek istiyorum. Sizin seçmenlerinizdenim" dedi. Bu çok güzel
bir duygu, çünkü o Belçikalı benim Türk kökenli olduğumu bile-rek oyunu
veriyor ve kendi söz hakkını Belçikada bana vererek, kendisini bana
temsil ettiriyor. Bel-çika'da yabancı kökenli adaylara verilen oylar
gelişi güzel verilmiyor. Bu konuda araştırma yapıldı ve ya-bancılara
giden oyların bilinçli veril-diği tespit edildi. 2003'teki seçimlerde
aldığım 52 bin oyun mesajı bu: "Seni Türk kökenli olarak
des-tekliyoruz, Türk toplumunun da siyasette ve toplum içinde yeri var"
diyerek oy veriyorlar." "Aslında özel bir
konumum da-ha var. Türkiye'de senato yok, se-natör de yok. Dolayısıyla
Belçika'-da Türk kökenli senatörüm ve sa-nıyorum dünyadaki tek Türk
sena-törüm. Bunu da bana Belçikalı biri söyleyince fark ettim" diyor
Pehli-van ve kendisini Türklere karşı "çok sorumlu" hissettiğini
belirterek anlatıyor: "Diğer siyasetçilerden
farkım, Türklerle iç içe yaşıyorum. Sorun-larla yatıyorum, sorunlarla
kalkıyorum. Belçikalı bir siyasetçi, örneğin trafik dosyasını alır ama
trafik so-runlarıyla yatıp kalkmaz. Ama bi-zim ele aldığımız sorunlar
eşit haklar, göçmen sorunları siyasi dünyada bitmiyor. Bu binadan çıkıp
top-lumun içine girince de aynı sorunlar, televizyonu açıp haber
dinle-yince de aynı sorunlar, evde de ay-nı sorunlar... Bazı
siyasetçiler eve geldiklerinde siyasi kıyafetlerini çı-kartıp sorunları
bir kenara atabili-yorlar. Benim de çok çeşitli konularda dosyalarım
var, onları eve gelince bir kenara bırakabiliyorum. Ama benim ilgi
alanımdaki sorun sokakta karşımda, hatta aynaya baktığımda
karşımda...."