[ Anadolu .. 30 31 32 33 34 35 36 ]



[ Anadolu .. 30 31 32 33 34 35 36 ]


Ermeni sorununun güncel boyutları Ömer E. Lütem E. Büyükelçi Ermeni Araştırmaları Enstitüsü Kurucu Başkanı       Ermeni sorunun güncel boyutlarını açıklayabilmek üzere Lozan Antlaşması’ndan sonraki gelişmeleri kısaca anımsamakta yarar bulunmaktadır.     Sevr Antlaşması’nın öngördüğü ve günümüz Ermenistan'ından başka Doğu Anadolu topraklarının büyük bir kısmını da içermesi planlanan büyük Ermenistan kurulamamıştır. Bunun başlıca nedeni Türk Milli Mücadelesi’nin Sevr'i uygulanamaz hale getirmesidir. Diğer yandan, Erme-niler giriştikleri savaşta Kazım Karabekir komutasındaki Türk güçlerine yenilerek 1920 yılı so-nunda Gümrü Antlaşması’nı imzalamışlar ve  Sevr'in geçersizliğini ve iki ülke arasındaki yaklaşık bu günkü sınırları kabul etmişlerdir. Erme-nistan kısa süre sonra Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilmiş ve bağımsız bir devlet olarak ortadan kalkmıştır. O nedenle de Lozan Antlaş-ması’nda Ermenistan'dan hiç bahis yoktur. Lo-zan yeni Türk devletinin uluslararası yükümlü-lüklerini saptadığından bu antlaşmada Ermenis-tan'a ve Ermenilere dair bir hüküm bulunmama-sı Ermeni sorununu hukuken ortadan kaldırmış-tır. SOVYET TALEPLERİ      Lozan Antlaşması’nı izleyen yaklaşık 20 yıl Ermenilerden ve Ermenistan'dan pek söz edil-memiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan galip çıkma-nın  yarattığı hırsla Rus İmparatorluğu sınırlarını yeniden elde etmeyi amaçlayan Sovyetler Birli-ği, bir yandan Doğu Avrupa'da uydu komünist rejimler kurmayı sürdürürken diğer yandan Tür-kiye'den Boğazlarının kontrolünü ve Doğu Ana-dolu'da da Kars ve Ardahan'ın kendisine bağ-lanmasını istemiş (1) ve bu talebi  Ermenistan ve Gürcistan adına yapmıştır. Aynı zamanda çeşitli ülkelerde bulanan Ermenilerin Sovyet Ermenis-tanına gelip yerleşmesi için de bir kampanya açılmıştır. Bu kampanyayla,  Ermenistan nüfusunun yetersizliği dikkate alınarak, Türkiye'den Kars ve Ardahan alındığı taktirde, buraya yerleş-tirilecek Ermenilerin bulunması  öngörülmüştür. Sovyet talepleri, o zamana kadar bir tür tarafsız-lık politikası izlemiş bulunan Türkiye'yi Batı Blo-ku ile işbirliğine götürmüş ve Kore Savaşına ka-tılan Türkiye 1952 yılı Şubat ayında NATO'ya girmiştir.  Hatalarının farkına varan Sovyetler, Stalin'in 1953 Martında ölümünün ardından Türkiye'ye bir nota vererek Boğazlar üzerindeki iddialarından ve Ermenistan ve Gürcistan adına ileri sürdüğü  toprak taleplerinden vazgeçtiklerini bildirmişler (2) ancak Türkiye'nin Batı'nın ya-nında yer almış olmasını değiştirememişlerdir.      Böylece Sovyetlerin, Türkiye üzerinde baskı kurmak amacıyla Ermeni sorununun yeniden gündeme getirme gayretleri bir sonuç vermemiş ancak Ermenistan'da, Sovyetlerin izin verdiği öl-çüde, milliyetçilik akımlarının zaman içinde yeni-den güçlenmesine neden olmuştur. Bu akımlar sayesinde Erivan'da bir Ermeni soykırımı anıtı inşa edilmiş ve 1967 yılında büyük bir törenle açılmıştır. Ermeni şovenizminin hala mevcut ol-duğunu gösteren bu olay, Ermeni diasporasında o zamana kadar pek görülmeyen Türkiye ve Türkler karşıtı duyguların güçlenmesine yol aç-mıştır. Yahudi Holokostu'ndan esinlenerek ve Federal Almanya'nın bu olayda zarar görenlere büyük tazminat ödediği de dikkate alınarak 1915 sevk ve iskânını bir soykırım olduğu ileri sürülmeye ve Türkiye de bu hayali olayın faili olarak suçlanmaya başlanmıştır. Bu yolda hayli yoğun propaganda yapılmışsa da o yıllarda bunların kamuoyunda kayda değer bir etkisi görül-memiştir. ERMENİ TERÖRÜ
     1973 yılında, Los Angeles'te yaşlı ve yarı meczup bir Ermeni, Türk Başkonsolosu Meh-met Baydar ile Yardımcısı Bahadır Demir'i kat-letmiştir. Katilin kurbanları ile hiçbir sorunu ol-maması ve onları sadece sözde Ermeni  soykırı-mından "sorumlu" bir devletin temsilcileri olduğu için katletmesi ilgi uyandırmış ve basın, olayın evveliyatını hakkında bilgi vermek için, soykırımı iddialarından uzun uzun  bahsetmiştir. O zama-na kadar "davalarını" duyurmak hususunda pek başarılı olamayan Ermeni milliyetçileri, bu ola-yın öğretisinden yararlanarak Türk diplomatları-nı katletmek üzere sözde aşırı sol eğilimli, ASA-LA adı verilen bir terör örgütü kurmuş, Taş-naklar da buna paralel olarak Adalet Komando-ları adı altında bir başka örgüt oluşturmuşlardır. ASALA ağırlıklı olmak üzere bu iki örgüt 1975 ilâ 1985 yılları arasında, genellikle Ermenilerin çok olduğu  ülkelerde görev yapan, dördü bü-yükelçi 34 Türk diplomatını katletmiştir.  Her olay, bu cinayetin neden işlenmiş olduğunun açıklanması bahanesiyle soykırım iddialarının gündeme gelmesine vesile olmuş ve yayınlanmaya başlayan  sözde soykırım konusunda çok sayıda kitap, makale, belgesel film, sergi vb gibi faaliyetlerin de katkısıyla, Batı ülkeleri kamu-oyunda Ermenilerin Türkler tarafından soykırı-mına uğratılmış olduğu hakkında bir kanı yerleş-miştir. Bu kanı, Ermeni terörizmini izleyen yıllarda bazı ülke parlamentoların sözde Ermeni soykırımını tanıyan kararlar (3) alınmasının baş-lıca nedenini oluşturmuştur.     Türk diplomatlarını katleden Ermenilerin hemen hepsi çok genç insanlardı ve 1915 sevk ve iskânından sonra yabancı ülkelere gidip yerleşen Ermenilerin torunlarıydı. Hemen hepsi yaşamlarında bir Türk ile karşılaşmamıştı. Büyük çoğunluğunun sabıkası yoktu. Bu durumda olan kişilerin cinayet gibi son derecede ağır bir suçu işlemeleri ilk bakışta makul görülmüyordu. Nor-mal koşullarda 1915 sevk ve iskânına tabi olan birinci kuşağın Türklere karşı duygular beslemesi beklenirdi. Onların çocuklarının oluşturduğu ikinci kuşağın ise, anne ve babalarının aksine, bulundukları ülkeye uyum sağlamaları nedeniyle, soykırım söylentilerine daha az önem vermesi gerekirdi. Torunları oluşturan üçüncü kuşak için ise bu söylentilerin fazla bir değeri olmaması normaldi. Ancak bu konuda gerçeğin farklı ol-duğu ve sözkonusu üç kuşak arasında Türkiye ve Türklere en az kin besleyenlerin birinci kuşak olduğu görülmüştür. Bu olgu aynı zamanda 1915 sevk ve iskânı sırasında soykırım olarak tanımlanacak olayların vuku bulmamış olduğunun diğer bir kanıtı oluşturmaktadır. 
BEYİN YIKAMA      Türk diplomatlarına karşı işlenen cinayetle-rin faillerin 1915 olaylarından hiç etkilenmeyen üçüncü kuşağa mensup kişiler olması, diğer bir deyimle, Ermeni kuşakları arasında Türklere karşı farklı davranışların mevcut bulunması Er-meni kiliselerinin, siyasi partilerinin ve  derneklerinin etnik karakteri ile açıklanabilir. Yabancı ülkelerdeki Ermeni kiliselerinin var olabilmesi Ermeni ce-maat olmasına, siyasi partilerinin ve  çeşitli der-neklerinin faaliyetlerini sürdürebilmeleri de Er-meni üyeleri olmasına bağlıdır. Oysa Ermeniler, her göç eden halk için olduğu gibi, ikinci kuşaktan itibaren göç ettikleri ülkenin halkı arasında erimeye başlamışlardır. Bu, Ermeni kiliseleri için cemaat ve parti ve dernekler için de üye sayısı-nın azalmasına neden olmuş, söz konusu örgüt-lerde kendi gelecekleri için endişeler yaratmıştır. Ermenileri bir arada tutabilmek ve onlarda Er-meni bilincini yaşatabilmek için bulunan çare de, 1915 sevk ve iskânının Yahudi Holokostu ile ayni nitelikleri taşıdığını ileri sürüp bir "Erme-ni soykırımı"  yaratmaya çalışmak olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, tedricen, Er-meni kiliselerinde, okullarında, siyasi partilerin-de ve derneklerinde Türklerin Ermenileri soykı-rıma uğrattıkları teması sürekli işlenmeye başla-mıştır. Kişilerin baba veya dedelerinin soykırıma uğradığına inanmaları ise Ermeni milliyetçiliği-nin daha da canlanması  sonucunu vermiştir. Bu milliyetçiliğin başlıca amacı dedelerinin intika-mını Türklerden almak ve "Büyük  Ermenis-tan"ın kurulmasına çalışmaktır. Bu "beyin yıkama" en fazla üçüncü kuşak Ermenilerini etkile-diği için Türk diplomatları katilleri de bu kuşak arasından çıkmıştır. ERMENİ FAALİYETLERİ      Ermeni diasporasının terörizm dışında Tür-kiye'ye karşı yürüttüğü faaliyetleri iki kategoride toplamak mümkündür: Kamuoyunu etkilemeye yönelik faaliyetler ve siyasi faaliyetler.      Ermenilerin soykırımına uğramış olduğunu kanıtlamak için, özellikle son 25 yılda, birçok ki-tap yazılmış bulunmaktadır. Bunlar genelde bi-limsel görünüştedir. Vaktiyle bu konuda, bir iki istisna dışında, genellikle Ermeniler eser verir-ken, son yıllarda Ermeni kökenli olmayanların  da yazmaya başladıkları ve bunlar arasında, çok az  sayıda da olsa, bazı Türk yazarın da  bulunduğu görülmektedir.      Ermeni ve yabancı yazarlar, kitaplardan baş-ka, bilimsel dergilerde olduğu gibi günlük gaze-telerde, Ermeni iddialarına yer veren çok sayıda makale yayınlamışlardır.       Ayrıca, özellikle Ermenilerin çok olduğu ül-keler ile hedef olarak seçilen bazı ülkelerde söz-de soykırım hakkında birçok konferans, panel vb düzenlenmektedir.     Soykırım konusu edebiyat alanında romanlarda, şiir kitaplarında ve piyeslerde işlenmektedir.      Filmlere gelince, çok sayıda "belgesel" film mevcut olup bunlar, genellikle Nisan ayında, başta ABD, Fransa ve Lübnan olmak üzere bir-çok ülke televizyonunda gösterilmektedir. 1915 yılına dair görsel malzeme çok az olduğundan bu filmlerde kullanılanların bir kısmı uydurma, bir kısmının ise gerçekliği tartışmalıdır. Bu hu-sus, yine her yıl genellikle Nisan ayında açılan  sergiler için de geçerlidir.      Konulu filmlerden ikisi özellikle dikkat çekmektedir. Bunlar Ermeni asıllı Fransız Yönet-men Henri Verneuil (Aşot Malakyan) tarafından 1991 yılında çevrilen  Mayrig  (Anne) filmi ile