Ermeni
sorununun güncel boyutları Ömer E. Lütem E. Büyükelçi Ermeni
Araştırmaları Enstitüsü Kurucu Başkanı
Ermeni sorunun güncel boyutlarını açıklayabilmek üzere Lozan
Antlaşması’ndan sonraki gelişmeleri kısaca anımsamakta yarar
bulunmaktadır. Sevr Antlaşması’nın öngördüğü ve
günümüz Ermenistan'ından başka Doğu Anadolu topraklarının büyük bir
kısmını da içermesi planlanan büyük Ermenistan kurulamamıştır. Bunun
başlıca nedeni Türk Milli Mücadelesi’nin Sevr'i uygulanamaz hale
getirmesidir. Diğer yandan, Erme-niler giriştikleri savaşta Kazım
Karabekir komutasındaki Türk güçlerine yenilerek 1920 yılı so-nunda
Gümrü Antlaşması’nı imzalamışlar ve Sevr'in geçersizliğini ve iki
ülke arasındaki yaklaşık bu günkü sınırları kabul etmişlerdir.
Erme-nistan kısa süre sonra Sovyetler Birliği tarafından ilhak edilmiş
ve bağımsız bir devlet olarak ortadan kalkmıştır. O nedenle de Lozan
Antlaş-ması’nda Ermenistan'dan hiç bahis yoktur. Lo-zan yeni Türk
devletinin uluslararası yükümlü-lüklerini saptadığından bu antlaşmada
Ermenis-tan'a ve Ermenilere dair bir hüküm bulunmama-sı Ermeni sorununu
hukuken ortadan kaldırmış-tır. SOVYET TALEPLERİ
Lozan Antlaşması’nı izleyen yaklaşık 20 yıl
Ermenilerden ve Ermenistan'dan pek söz edil-memiştir. İkinci Dünya
Savaşı’ndan galip çıkma-nın yarattığı hırsla Rus İmparatorluğu
sınırlarını yeniden elde etmeyi amaçlayan Sovyetler Birli-ği, bir
yandan Doğu Avrupa'da uydu komünist rejimler kurmayı sürdürürken diğer
yandan Tür-kiye'den Boğazlarının kontrolünü ve Doğu Ana-dolu'da da Kars
ve Ardahan'ın kendisine bağ-lanmasını istemiş (1) ve bu talebi
Ermenistan ve Gürcistan adına yapmıştır. Aynı zamanda çeşitli ülkelerde
bulanan Ermenilerin Sovyet Ermenis-tanına gelip yerleşmesi için de bir
kampanya açılmıştır. Bu kampanyayla, Ermenistan nüfusunun
yetersizliği dikkate alınarak, Türkiye'den Kars ve Ardahan alındığı
taktirde, buraya yerleş-tirilecek Ermenilerin bulunması
öngörülmüştür. Sovyet talepleri, o zamana kadar bir tür tarafsız-lık
politikası izlemiş bulunan Türkiye'yi Batı Blo-ku ile işbirliğine
götürmüş ve Kore Savaşına ka-tılan Türkiye 1952 yılı Şubat ayında
NATO'ya girmiştir. Hatalarının farkına varan Sovyetler, Stalin'in
1953 Martında ölümünün ardından Türkiye'ye bir nota vererek Boğazlar
üzerindeki iddialarından ve Ermenistan ve Gürcistan adına ileri
sürdüğü toprak taleplerinden vazgeçtiklerini bildirmişler (2)
ancak Türkiye'nin Batı'nın ya-nında yer almış olmasını
değiştirememişlerdir. Böylece Sovyetlerin,
Türkiye üzerinde baskı kurmak amacıyla Ermeni sorununun yeniden gündeme
getirme gayretleri bir sonuç vermemiş ancak Ermenistan'da, Sovyetlerin
izin verdiği öl-çüde, milliyetçilik akımlarının zaman içinde yeni-den
güçlenmesine neden olmuştur. Bu akımlar sayesinde Erivan'da bir Ermeni
soykırımı anıtı inşa edilmiş ve 1967 yılında büyük bir törenle
açılmıştır. Ermeni şovenizminin hala mevcut ol-duğunu gösteren bu olay,
Ermeni diasporasında o zamana kadar pek görülmeyen Türkiye ve Türkler
karşıtı duyguların güçlenmesine yol aç-mıştır. Yahudi Holokostu'ndan
esinlenerek ve Federal Almanya'nın bu olayda zarar görenlere büyük
tazminat ödediği de dikkate alınarak 1915 sevk ve iskânını bir soykırım
olduğu ileri sürülmeye ve Türkiye de bu hayali olayın faili olarak
suçlanmaya başlanmıştır. Bu yolda hayli yoğun propaganda yapılmışsa da
o yıllarda bunların kamuoyunda kayda değer bir etkisi görül-memiştir.
ERMENİ TERÖRÜ
1973 yılında, Los Angeles'te yaşlı ve yarı
meczup bir Ermeni, Türk Başkonsolosu Meh-met Baydar ile Yardımcısı
Bahadır Demir'i kat-letmiştir. Katilin kurbanları ile hiçbir sorunu
ol-maması ve onları sadece sözde Ermeni soykırı-mından "sorumlu"
bir devletin temsilcileri olduğu için katletmesi ilgi uyandırmış ve
basın, olayın evveliyatını hakkında bilgi vermek için, soykırımı
iddialarından uzun uzun bahsetmiştir. O zama-na kadar
"davalarını" duyurmak hususunda pek başarılı olamayan Ermeni
milliyetçileri, bu ola-yın öğretisinden yararlanarak Türk
diplomatları-nı katletmek üzere sözde aşırı sol eğilimli, ASA-LA adı
verilen bir terör örgütü kurmuş, Taş-naklar da buna paralel olarak
Adalet Komando-ları adı altında bir başka örgüt oluşturmuşlardır. ASALA
ağırlıklı olmak üzere bu iki örgüt 1975 ilâ 1985 yılları arasında,
genellikle Ermenilerin çok olduğu ülkelerde görev yapan, dördü
bü-yükelçi 34 Türk diplomatını katletmiştir. Her olay, bu
cinayetin neden işlenmiş olduğunun açıklanması bahanesiyle soykırım
iddialarının gündeme gelmesine vesile olmuş ve yayınlanmaya
başlayan sözde soykırım konusunda çok sayıda kitap, makale,
belgesel film, sergi vb gibi faaliyetlerin de katkısıyla, Batı ülkeleri
kamu-oyunda Ermenilerin Türkler tarafından soykırı-mına uğratılmış
olduğu hakkında bir kanı yerleş-miştir. Bu kanı, Ermeni terörizmini
izleyen yıllarda bazı ülke parlamentoların sözde Ermeni soykırımını
tanıyan kararlar (3) alınmasının baş-lıca nedenini
oluşturmuştur. Türk diplomatlarını katleden
Ermenilerin hemen hepsi çok genç insanlardı ve 1915 sevk ve iskânından
sonra yabancı ülkelere gidip yerleşen Ermenilerin torunlarıydı. Hemen
hepsi yaşamlarında bir Türk ile karşılaşmamıştı. Büyük çoğunluğunun
sabıkası yoktu. Bu durumda olan kişilerin cinayet gibi son derecede
ağır bir suçu işlemeleri ilk bakışta makul görülmüyordu. Nor-mal
koşullarda 1915 sevk ve iskânına tabi olan birinci kuşağın Türklere
karşı duygular beslemesi beklenirdi. Onların çocuklarının oluşturduğu
ikinci kuşağın ise, anne ve babalarının aksine, bulundukları ülkeye
uyum sağlamaları nedeniyle, soykırım söylentilerine daha az önem
vermesi gerekirdi. Torunları oluşturan üçüncü kuşak için ise bu
söylentilerin fazla bir değeri olmaması normaldi. Ancak bu konuda
gerçeğin farklı ol-duğu ve sözkonusu üç kuşak arasında Türkiye ve
Türklere en az kin besleyenlerin birinci kuşak olduğu görülmüştür. Bu
olgu aynı zamanda 1915 sevk ve iskânı sırasında soykırım olarak
tanımlanacak olayların vuku bulmamış olduğunun diğer bir kanıtı
oluşturmaktadır.
BEYİN YIKAMA Türk diplomatlarına karşı işlenen
cinayetle-rin faillerin 1915 olaylarından hiç etkilenmeyen üçüncü
kuşağa mensup kişiler olması, diğer bir deyimle, Ermeni kuşakları
arasında Türklere karşı farklı davranışların mevcut bulunması Er-meni
kiliselerinin, siyasi partilerinin ve derneklerinin etnik
karakteri ile açıklanabilir. Yabancı ülkelerdeki Ermeni kiliselerinin
var olabilmesi Ermeni ce-maat olmasına, siyasi partilerinin ve
çeşitli der-neklerinin faaliyetlerini sürdürebilmeleri de Er-meni
üyeleri olmasına bağlıdır. Oysa Ermeniler, her göç eden halk için
olduğu gibi, ikinci kuşaktan itibaren göç ettikleri ülkenin halkı
arasında erimeye başlamışlardır. Bu, Ermeni kiliseleri için cemaat ve
parti ve dernekler için de üye sayısı-nın azalmasına neden olmuş, söz
konusu örgüt-lerde kendi gelecekleri için endişeler yaratmıştır.
Ermenileri bir arada tutabilmek ve onlarda Er-meni bilincini
yaşatabilmek için bulunan çare de, 1915 sevk ve iskânının Yahudi
Holokostu ile ayni nitelikleri taşıdığını ileri sürüp bir "Erme-ni
soykırımı" yaratmaya çalışmak olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra, tedricen, Er-meni kiliselerinde, okullarında, siyasi
partilerin-de ve derneklerinde Türklerin Ermenileri soykı-rıma
uğrattıkları teması sürekli işlenmeye başla-mıştır. Kişilerin baba veya
dedelerinin soykırıma uğradığına inanmaları ise Ermeni
milliyetçiliği-nin daha da canlanması sonucunu vermiştir. Bu
milliyetçiliğin başlıca amacı dedelerinin intika-mını Türklerden almak
ve "Büyük Ermenis-tan"ın kurulmasına çalışmaktır. Bu "beyin
yıkama" en fazla üçüncü kuşak Ermenilerini etkile-diği için Türk
diplomatları katilleri de bu kuşak arasından çıkmıştır. ERMENİ
FAALİYETLERİ Ermeni diasporasının terörizm
dışında Tür-kiye'ye karşı yürüttüğü faaliyetleri iki kategoride
toplamak mümkündür: Kamuoyunu etkilemeye yönelik faaliyetler ve siyasi
faaliyetler. Ermenilerin soykırımına uğramış
olduğunu kanıtlamak için, özellikle son 25 yılda, birçok ki-tap
yazılmış bulunmaktadır. Bunlar genelde bi-limsel görünüştedir. Vaktiyle
bu konuda, bir iki istisna dışında, genellikle Ermeniler eser
verir-ken, son yıllarda Ermeni kökenli olmayanların da yazmaya
başladıkları ve bunlar arasında, çok az sayıda da olsa, bazı Türk
yazarın da bulunduğu görülmektedir.
Ermeni ve yabancı yazarlar, kitaplardan baş-ka, bilimsel dergilerde
olduğu gibi günlük gaze-telerde, Ermeni iddialarına yer veren çok
sayıda makale yayınlamışlardır. Ayrıca,
özellikle Ermenilerin çok olduğu ül-keler ile hedef olarak seçilen bazı
ülkelerde söz-de soykırım hakkında birçok konferans, panel vb
düzenlenmektedir. Soykırım konusu edebiyat
alanında romanlarda, şiir kitaplarında ve piyeslerde işlenmektedir.
Filmlere gelince, çok sayıda "belgesel" film
mevcut olup bunlar, genellikle Nisan ayında, başta ABD, Fransa ve
Lübnan olmak üzere bir-çok ülke televizyonunda gösterilmektedir. 1915
yılına dair görsel malzeme çok az olduğundan bu filmlerde
kullanılanların bir kısmı uydurma, bir kısmının ise gerçekliği
tartışmalıdır. Bu hu-sus, yine her yıl genellikle Nisan ayında
açılan sergiler için de geçerlidir.
Konulu filmlerden ikisi özellikle dikkat çekmektedir. Bunlar Ermeni
asıllı Fransız Yönet-men Henri Verneuil (Aşot Malakyan) tarafından 1991
yılında çevrilen Mayrig (Anne) filmi ile