Cumhuriyet
ve Demokrasi Prof. Ahmet Taner Kışlalı
Atatürk için, cumhuriyet demek demokrasi demekti.
Demokrasinin hangi koşullarda
varolabileceği bellidir. Yoksulluktan
kurtulmuş olma, sanayileşme, kentleşme, eğitim düzeyi, çoğulcu toplum,
uluslaşma, kitle iletişim araçlarının gelişmiş olması...
1920'ler Anadolusu'nda bunların hiçbiri yoktu.
Kişi başına düşen yıllık ulusal gelir sadece
67 dolardı... Topluiğne, kefen bezi bile dışardan geliyordu... Halkın
yüzde sekseni köylerde yaşıyordu... Her on erkekten, ancak bir tanesi
okuryazardı; kadınlarda ise bu oran binde dörde düşüyordu... Radyo
henüz gelmemişti; en çok gazete İstanbul'da, 2 - 3 bin kadar
basıyordu... Yirmi kadar etnik kökenden insan
vardı. Ama bir "ulus" yoktu. Yani aynı topraklar üzerinde yaşayan
insanlar arasında bir "biz" duygusu yoktu. Dayanışma duygusu yoktu.
Batıda demokrasiyi kurmuş olan sınıflar da
yoktu. Osmanlının tımar sistemi nedeniyle
topraksoylu sınıf (aristokrasi) yoktu. Geri kalmışlık nedeni ile
kentsoylu sınıf (burjuvazi) yoktu. Doğal sonuç olarak işçi sınıfı
yoktu. (Bir işyerine bağlı olarak çalışanların tüm ülkedeki toplam
sayısı ancak 70 bin kadardı.) Ve Atatürk,
Cumhuriyeti kurarken şu anlayışla yola çıktı:
"Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile
devlet şekli demektir." Atatürk bu yokluklar
içinde neler yaptı? Önce Anadolu insanını
"kul"luktan "yurttaş"lığa yükseltecek adımları attı.
Laiklik... Eğitim devrimi... Köy
Enstitüleri... Dünya klasiklerinin Türkçe'ye çevrilip yayımlanması...
404 halkevi, 4 bin kadar halkodası... Ve kendi
eliyle kaleme aldığı "Vatandaşa Medeni Bilgiler" kitabı... Yani daha
ortaçağ karanlığında yaşayan - demokrasinin adını bile duymamış - bir
halka, demokrasiyi ve özgürlükleri öğretmek, benimsetmek için yazılmış
bir kitap... Ya demokrasinin kurumları için
yaptıkları? Samsun'a adımını attığı
andan öldüğü ana kadar, her şeyi "halkı temsil eden" bir Meclisle
yürüttü. Çok partili döneme geçilmesi için çaba gösterdi. Başarısızlığa
uğrayınca; partisi içinde her türlü görüşün filizlenmesine izin verdi.
Mecliste bağımsız bir grup oluşması ve
muhalefet işlevini yerine getirmesi için - bazen en yakın çalışma
arkadaşlarına karşın - direndi... Ve bir de
"sivil toplum" için yaptıkları var. Hem de
"hiçbir şeyin devlet denetimi dışında kalmadığı" faşizmin ve Nazizmin
yükseldiği bir dünyada... Henüz ortaçağ karanlığını yaşayan bir
Anadolu'da... Daha ticari ortaklıkları
düzenleyen yeterli "mevzuat" bile yoktu. Ama önce Anadolu Ajansı'nı,
arkasından da bugünün TRT'sinin anası olan kurumu, birer "anonim
ortaklık" olarak kurdurdu. Kültür devriminin
en önemli ayakları olan Türk Dil ve Tarih kurumlarını birer dernek
olarak kurdurdu. Dünyanın en gelişmiş sivil
toplumları olan İskandinav ülkelerinin en belirgin sivil toplum
örgütlerini, "kooperatif"leri Türkiye'ye getirdi. Üye oldu, öncülüğünü
yaptı. Bazılarına göre meğer Atatürk
diktatörmüş... Siz hiç, daha demokrasinin
adını bile duymamış olan bir halka, demokrasiyi ve özgürlükleri
öğretmek, benimsetmek için kitap yazmış bir diktatör tanıyor musunuz?
Siz hiç, yasal muhalefet oluşması, bir
muhalefet partisi kurulması için çaba göstermiş bir diktatör tanıyor
musunuz? Siz hiç, daha kulluktan kurtulamamış
olan insanlarla, bir "sivil toplum"un temelini atmak için savaşım
vermiş bir diktatör tanıyor musunuz? Akılsız dostlar mı, akıllı
düşmanlar mı? Bekledim belki yalanlanır
diye... Meğer doğruymuş! Milli Eğitim
Bakanlığı bir karar almış. Her yere "Atatürkçülüğü" sokacaklarmış. Türk
dili ve edebiyatı dersinden coğrafyaya, din dersinden fıkıha (yani
İslam hukukuna), oradan teknik okullardaki meslek derslerine kadar.
Gençliği Atatürk'ten soğutmak için 12 Eylül
döneminde yapılanlar sanki yetmemiş... Devrim sözcüğünden bile korkan
"İnkılâp" dersleri de anlaşılan amacına ulaşamamış...
Atatürk'ün adının en çok edildiği dönem 12
Eylül'dü. Atatürk'ün "heykelleri pazara,
fikirleri mezara" o dönemde düştü. O görünüm
karşısındadır ki, rahmetli Nadir Nadi, "Ben Atatürkçü değilim!" dedi. O
görünümdür ki, gençleri Atatürk'ten uzaklaştırdı.
Eğer gerçekte de...
Atatürk'ün Türkiye'nin bugününe ve
yarınına ışık tutacağına inanıyorsanız... Gençlere Atatürk'ü anlatmadan
önce, yanıtlamanız gereken üç soru var.
Ne anlatmalı?.. Nasıl anlatmalı?.. Kim anlatmalı?..
Bir...
Anlatacağınız şey Atatürk'ten çok Kemalizm olmalı. Atatürk ile
Kemalizmin birbirinden soyutlanamayacağı olmalı. "Kurtuluş" Savaşı ile
"Kuruluş" Savaşı'nın birbirinden ayrılamayacağı olmalı.
Ve de Kemalizm'in, 1920 koşullarında
yapılanların bekçiliği olmadığı anlatılmalı. Geçmişin öğrenilmesinin,
bugünü anlamak ve geleceği kurmak için gerektiği anlatılmalı.
İki...
Anlatılacaklar kısa, özlü ve açık
olmalı... İlkokul bilgileri "nakarat" gibi yenilenmemeli... Duygulara
değil, akla seslenmeli. Atatürk
hangi düşüncelerle, hangi amaca ulaşmak için yola çıktı? Yola çıkarken
Türkiye'nin ve dünyanın koşulları nelerdi? O amaca yönelik olarak neler
yaptı? Ve nereye vardı? Acaba niçin?..
20. yüzyılın tüm büyük devrimcilerinden kimisinin heykelleri yerlerde
sürüklendi... kimisinin isimleri yollardan, meydanlardan, kentlerden
silindi de... Atatürk hâlâ, halkının büyük çoğunluğunun sevgi ve
saygısına sahip? Ve üç... Belki de en
önemlisi... Atatürk'ü ve Kemalizmi,
okullarda düşmanları anlatmamalı! Neyi,
nasıl anlatması gerektiğini bilenler anlatmalı...
Atatürk, ulusal ile evrenselliğin,
ulusalcılık ile insancıllığın buluştuğu bir devrimci. Amacı Türkiye'nin
"kendi kimliği ile" çağdaş dünyada yerini alması.
Hem köklerinden kopmamış... hem
evrenselle bütünleşmiş. Her geri kalmış
ülke devrimi, bir çağdaşlaşma modelidir. Ve Atatürk'ün çağdaşlaşma
modelini üstün ve kalıcı kılan iki önemli özelliği vardır.
Birincisi, Atatürk'ün çağdaşlaşma süreci
ile demokrasiyi birbirinden ayrı düşünmemesi. İkincisi ise, ulusal
birliği farklılıkların değil, benzerliklerin kurumsallaştırılmasında,
kalıcı kılınmasında araması. Lenin'in
çağdaşlaşma modeli, demokrasiyi önemsemediği, ertelediği için çıkmaza
girdi. Tito'nun Yugoslavya'sı, etnik farklılıklar üzerine kurulduğu
için çöktü. Atatürk'ün çağdaşlaşma
modeli ise... Demokrasi temeli üzerine
kurulduğu için, yurttaşlık bağlarına dayalı bir ulus yaratmayı
hedeflediği için... Hâlâ güncel ve ayakta.
Hem de son yarım yüzyıllık tüm
sapmalara, yanılgılara, aymazlıklara ve hatta hıyanetlere karşın!
Her Allah'ın günü ve her vesile ile
okutturularak gençler Atatürk'ten bıktırılmamalı!
Sadeleştirilmiş "Söylev" okutulmalı...
Ağaçlara bakmaktan ormanı görmeyi engellemeyen bir "Devrim Tarihi"
okutulmalı. Atatürk ya da Kemalizm düşmanlarının bu dersleri vermesi
engellenmeli... Konuyla ilgili sınavlar da mutlaka "merkezi sistem" ile
yapılmalı. Atatürk'ü putlaştırmanın zararlı,
ancak doğru anlatmanın yararlı olduğu... ve de bir şeyi hiç yapmamanın,
yanlış ya da kötü yapmaya tercih edilmesi gerektiği de unutulmamalı!
Merak ediyorum: Her derse Atatürk'ü sokmak,
acaba akılsız dostların mı işidir? Yoksa akıllı düşmanların mı?
(1998)