Tekstilde
alarm çanları Çin tehdit ediyor "Türk tekstil
ve hazır giyim sektörü Türk ekonomisinin lokomotifidir. En büyük
ihracat gelirine sahip olan bu sektörün sosyoekonomik yönü çok önemli.
Türkiye'de kayıtlı veya kayıtsız milyonlarca insanın çalıştığı bir alan
söz konusu. Türk ekonomisindeki payı yüzde 30'a yakın olan bu
sektördeki herhangi bir olumsuz gelişme Türkiye'nin ihracatını
çok ciddi şekilde etkiler." İstanbul
Tekstil ve Konfeksiyon İhracatçı Birlikleri (İTKİB) Brüksel Temsilcisi
Haluk Özelçi söze böyle başlıyor. Önce İTKİB'i kısaca
tanıtalım: Türkiye'nin çeşitli
merkezlerinde, 1940 yılından itibaren hizmet vermeye başlayan
kurumlardan biri de "İhracatçı Birlikleri"... 70'li yılların başından
itibaren, hazırgiyim, tekstil, deri ve halı ihracatının giderek
artmasının doğal bir sonucu olarak, Başbakanlık Dış Ticaret
Müsteşarlığı'na bağlı olarak İTKİB'in bugünkü organik yapısı meydana
gelmiş. Bir yandan Başbakanlık Dış Ticaret Müsteşarlığı'na bağlı olan
İTKİB, diğer yandan, seçimle göreve gelen sektör mensuplarının
oluşturduğu yönetim kurullarına bağlı olarak işlevini sürdürüyor. Bu
niteliğiyle DevletÖzel Sektör işbirliğinin Türkiye'deki en özgün
yapılarından biri söz konusu. Tekstil sektörü
Türk ekonomisinin can damarlarından biri ve çok büyük bir tehditle
karşı karşıya bulunuyor. Bu tehdidin adı,
"Çin". Uzun yıllardır Brüksel'de İTKİB
Temsilciliği yapan, deneyimli bir uzman olan, uzun süredir "alarm
çanları" çalarak uyarıcı mesajlar veren Haluk Özelçi'den "Çin tehdidi"
konusunda bizi bilgilendirmesini
istedik: "Küresel
pazarın ve ticaretin kontrolunu elinde bulunduran Dünya Ticaret Örgütü
(DTÖ) bünyesinde, 1994 yılında bir anlaşma oluşturuldu. Tekstil ve
hazırgiyim ticaretinin tüm dünyada serbest bırakılması, tüm kotaların,
kısıtlamaların kaldırılması kararlaştırıldı. Bu, 4 aşamalı olarak, 10
yıl içinde sonuçlandırılacak bir projeydi. İlk üç aşaması tamamlandı ve
Ocak 2005'ten itibaren tüm kotalar sıfırlanmış olacak. Tekstil ve
hazırgiyim ticareti tüm dünyada tamamen serbest hale
gelecek." İlk aşamada anlaşılıyor ki, on yıl
önce verilmiş bir karar söz konusu. Yeni bir sürpriz yaşanmıyor.
Dolayısıyla Türkiye'nin de, diğer tekstil ülkelerinin de hazırlanmış
olmaları gerektiğini düşünüyoruz. Özelçi devam
ediyor: "Doğrusunu isterseniz Avrupa Birliği
dahil herkes bu anlaşmanın olası yaptırımlarını ilk beş yıl hafife
aldı. Olayın ciddiyeti daha sonra ortaya çıkmaya başladı ve dönüşü
olmayan bir yola girildiği fark edildi. Hele 2001 yılında Çin Halk
Cumhuriyeti Dünya Ticaret Örgütü'ne üye olarak kabul edilince olayın
boyutları gözler önüne serilmeye başladı. Çin DTÖ üyesi olurken Amerika
Birleşik Devletleri olayı ciddiye aldı ve Çin'in üyeliğini kabul
etmeden önce Pekin ile bir anlaşma yapıp koşul koydu: "Eğer kotalar
kalktıktan sonra Çin ABD pazarında, herhangi bir kategoride dengeleri
bozacak bir unsur haline gelirse, ABD o kategoride, belirli bir süre,
Çin'e karşı kendini koruma mekanizması oluşturur" dedi. ABD bunu
yaparken, Avrupa Birliği Çin'e karşı bu tür bir önlem almak ihtiyacı
hissetmedi, kendince akıllı bir politika uyguladı. ABD bu özel
anlaşmayı yapıp Dünya Ticaret Örgütü'ne onaylattığı için, tüm DTÖ üyesi
ülkeler bu anlaşmadan yararlanabiliyorlar. Dolayısıyla Çin'e sempatik
gözükmek isteyen AB, net tavır koymadan, ABD'nin arkasına
sığındı..." Bu hengamede Türkiye'nin durumu ne
oluyor? "Türkiye de bir DTÖ üyesi olarak
otomatikman bunun içine girdi. Yani 2005'ten sonra kendi pazarı
bozulduğu zaman Çin'e karşı bir mekanizma
işletebilecek." Buraya kadar dinlediklerimizden
anlıyoruz ki 2005'te, tekstil üreticisi ülkeler arasında "büyük kavga"
çıkacak ve üretici ülkelerle tüketiciler de biraz birbirlerine
girecekler! ABD'nin kendisi için yaptığı bir özel anlaşmanın arkasına
sığınarak gerçek anlamda korunmak mümkün gözükmüyor. Çin ve diğer Asya
ülkelerinin rekabet gücü karşısında ne korunabilir ki? Demokrasi, insan
hakları, işçi hakları, çocuk hakları gibi koşullar, "Kopenhag
kriterleri" Çin için sözkonusu değil. İşçilik maliyeti inanılmaz düşük.
Orada sistem "işçilik" değil, "kölelik" sistemi... Ve tüketici ülkeler,
Çin söz konusu olunca, "demokrasi, insan hakları" değil, "ucuz mal"
diyorlar! Haluk Özelçi'ye, "geliyorum"
diyen bir felaket karşısında neler yapılması gerektiğini
sorduk: "Brüksel'deki İTKİB Temsilciliği'nin
kuruluş amacını önce size özetlemeliyim: AB ile Gümrük Birliği'nden
sonra, tekstil ticaret politikasının hazırlanmasında ve uygulanmasında
önayak olmak; bu alanda ortaya çıkabilecek sorunları yerinde ve anında
belirleyip müdahale edebilmek... Ayrıca AB'deki tüm meslek
kuruluşlarının içine Türk tekstil ve hazır giyim sektörünü de üye
olarak katmak ve yönetimde yer almak. Tabi bunları yaparken, AB
Komisyonu'nu yakından takip ediyoruz. Bu
aşamada Avrupa tekstil sanayii ile beraber, Çin'e karşı sadece korunma
mekanizmalarıyla ayakta kalamayacağımızı gördük. Kabul etmek gerekir
ki, ortak hareket etmemiz lazım. Türkiye Gümrük Birliği'nden sonra
AB'nin tekstil ticaret politikasını uyguluyor, bunun dışına çıkamaz. Bu
da ilave yükler, yükümlülükler getiriyor. Türkiye temel çalışma
koşullarına, çevre koşullarına kesinlikle uymak zorunda. Ama örneğin
Çin, DTÖ üyesi olmasına karşın Türkiye ile aynı sorumluluklar altına
girmiyor. Çin kontrol dışı... Fiyatlar, işçilik inanılmaz ucuz. Tek bir
merkezden yönetilen bir sistemle müthiş bir ekonomi politikası
uyguluyor. Özellikle tekstil ve hazır giyimde çok büyük boyutlarda bir
ekonomi... Çin'in bu alanda politikasını kısaca özetlemek gerekirse,
önümüzdeki 23 sene içinde inanılmaz düşük fiyatlarla tüm dünya
pazarlarını ele geçirip, tüm rakiplerini ortadan kaldırdıktan sonra
kendi fiyat mekanizmasını yavaş yavaş oturtacaktır. Çin'in bunu yapacak
gücü var! Ekonomik gücünün dışında, tek merkezden yönetilen bir
politika izliyor olmasının verdiği güç var. Hammaddesi var, yatırım
gücü var, parası var, mali konuda hiç sıkıntısı
yok." Bu aşamada akıllara gelen bir veya birkaç
soru var: Çin nasıl durdurulur? Durdurmak isteyenler var mı? Bu
gidişten memnun olanlar yok mu? Haluk
Özelçi yanıtlıyor: "Herkesin gözü Çin'in
üstünde: "Temel çalışma kurallarına uymuyorsun.