TürkiyeAB ilişkileri Güven Özalp
yazıyor ya tamam ya devam Kırk yıldır
inişlerle çıkışlarla, kavgayla gürültüyle, aşktan çok nefretle yürüyen
bir ilişkide sona doğru adım adım yaklaşıyoruz. Avrupa Birliği
Türkiye ilişkilerinde ya “tamam” denilecek ya da “devam”. Geçenlerde
görüştüğümüz Avrupa Parlamentosu Başkanı Pat Cox, "2004 yılı hem AB hem
de Türkiye açısından karar yılı olacak" diyordu. Gerçekten de öyle
olacak. Eskilerin deyimiyle, aralık ayında dananın kuyruğu kopacak. AB
liderlerinin aralık zirvesinde alacağı karara kadar ise Türkiye'yi
zorlu bir süreç bekliyor. Bu zemini kaygan yolda savrulmadan aşılması
gereken birkaç önemli kavşak var Türkiye'nin önünde. KIBRIS
PUANLARI Her şeyden önce, Türkiye’nin ve KKTC
Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın, oldukça riskli bir zemine oturtulan
ancak bir şekilde evdeki hesabın çarşıya uydurulduğu bir yöntemle
kazandıkları "Kıbrıs puanlarına" değinmekte fayda
var. Her ne kadar Kopenhag
kriterleri arasında yer almasa da, AB'nin "şart değil ama siyasi
gerçek" gibi saçma bir tanımın arkasına sığınarak pratikte Türkiye'nin
önüne koşul olarak koyduğu Kıbrıs konusunda işler şu an Türkiye'nin
istediği doğrultuda gidiyor gibi gözüküyor. Ancak Türk dış politikası
açısından, özellikle de AB'yle ilişkiler söz konusu olduğunda, her
zaman patlamaya hazır bir bomba olan bu konuda adımların karşı tarafın
eline koz vermeyecek şekilde atılmasında büyük önem var.
Bu saatten sonra “Kıbrıs sorunu"na çözüm bulma
olasılığı, bulmama olasılığından daha fazla. Belki iyimser bir yaklaşım
olarak algılanabilir ama ben, bu süreçten Türkiye ve KKTC'nin elinin
zayıflayarak çıkacağına inananlardan da değilim, tabii akıllı adımlar
atılması kaydıyla. AVRUPA KONSEYİ DENETİM SÜRECİ
Türkiye'nin önündeki ikinci kavşağı ise
nisan ayında Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nin ele alacağı bir
rapor oluşturuyor. AKPM, Türkiye'yi halen “demokrasisini, insan
haklarını Avrupa standartlarına ulaştıramamış” olarak görüyor. Bu
nedenle de yıllardır “denetim sürecinde” tutuyor. İşte bu rapora
ilişkin oturumda Türkiye'nin bu süreçten çıkarılıp çıkarılmayacağına
karar verilecek. “Avrupa Konseyi’nin AB'yle ne
alakası var?” diyebilirsiniz. Aslında çok alakası var çünkü bu süreçten
çıkmayan bir ülkenin AB'den müzakerelere başlama konusunda yeşil ışık
alması için mucize gerekiyor. Avrupa Konseyi’nin denetim sürecinden
çıkmak, Türkiye açısından, “siyasi bakımdan aklanma” anlamı taşıyacak.
Türkiye, Kopenhag kriterleri alanında büyük ilerleme sağlamış olarak
görülecek ve bunun doğal sonucu olarak da, AB önündeki konumunu
güçlendirmiş olacak. Bu rapora ilişkin olarak gelen sinyaller son
derece ümit verici. Büyük bir ihtimalle nisan ayı sonunda
Strasbourg'dan bu konuda altın değerinde bir haber
alacağız. AVRUPA’DAKİ
SEÇİMLER AB'yle ilişkilerin en önemli ve kritik
anlarında Türkiye'de ortaya çıkan bazı “tesadüfi” gelişmeleri bir
kenara bırakacak olursak, Ankara'nın aşması gereken bir engeli de
Avrupa'daki seçimler oluşturacak. Öncelikle
Fransa'daki seçimlere dikkat etmek gerekiyor. Fransa şu ana kadar
Türkiye konusunda rengini tam anlamıyla belli etmedi. Bu tutumun
ardında, Fransız kamuoyunda "gereksiz ve erken bir tartışma”
başlamasını engelleme çabası yatıyor. Fransa'daki bölgesel seçimler,
haziranda yapılacak Avrupa Parlamentosu seçimleri öncesindeki ilk sınav
olacak. Avrupa seçimlerinin ise Türkiye
arenasına dönüşeceği daha şimdiden kesinleşti. Seçimlerin amacı Avrupa
Parlamentosu'nun yeni üyelerini belirlemek olsa da, belirleyici
unsurlardan birini "Türkiye taraftarı" ya da "Türkiye aleyhtarı" olmak
oluşturacak. Zaten şimdiden evlere şenlik bir tartışma almış başını
gidiyor. Avrupa seçimlerinde Türkiye'ye yönelik
tartışmaların mantık çerçevesinde ve popülizmden uzak durularak
yapılması büyük önem taşıyor. Çünkü tersi sadece Türkiye'ye değil,
AB'ye de zarar verecek. Ama gelen ilk sinyaller pek olumlu değil.
Bu seçimlere "Türkiye'ye hayır", "Avrupa Avrupalılarındır. Türkiye'ye
yer yok" pankartlarıyla hazırlanan Fransızlar mı ararsınız, Ankara'nın
göbeğinde "Anadolu nerede başlıyor, buraya uzak mı?" diye soran Alman
politikacı mı?.. Ne ararsanız var. TÜRKİYE KARŞITI
TEZLER Türkiye, AB içinde tartışmaların
odağında. Türkiye'ye aleyhinde gündeme getirilen tezlerin ise hiç
birinin elle tutulacak yanı yok. Hemen hepsi önyargılı ve kötü niyetli
yaklaşımların ürünü. Bu tezlerden önemli gözükenleri tek tek ele
alalım... Türkiye'yi AB'de görmek istemeyenler,
“Türkiye, AB'nin hazmedemeyeceği kadar büyük” diyorlar. Bunu
söyleyenlere hangi dünyada yaşadıklarını sormaktan başka çare yok çünkü
bir ülkenin "boyutunun" AB üyesi olma konusunda engel teşkil
edebileceğini gösteren tek bir Birlik belgesi yok. Madem büyüklük sorun
olacaktı, Helsinki Zirvesi'nde Türkiye'ye adaylık statüsü resmen
verilirken bu kesimlerin akılları neredeydi?
Gelelim ikinci "önemli" teze ... “Türkiye
coğrafi olarak Avrupa'dan çok Asya'da”ymış. Bu tezi savunanlar acaba
hayatlarında bir kez olsun haritaya bakmışlar mı? Madem Türkiye
Asya'da, Anadolu'nun hemen altında yer alan Kıbrıs nasıl Avrupa'da
sayılıyor? Ankara aleyhine üretilen ve AB
Komisyonu'nun raporlarında da sık sık rastaladığımız bir başka tez ise
“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin rolü”.
Kimse kusura bakmasın ama Brüksel'den
kalkıp Türkiye’deki ordunun rolünü eleştirmek gayet kolay. AB
üyelerinin hangisinin komşuları Irak, Suriye ya da İran?.. Soğuk Savaş
döneminde Avrupa'nın sınırlarının bekçiliğini yaparken Türk ordusunun
gücü ve rolü kimseyi rahatsız etmiyordu. Ayrıca bir başka unsurun
altını da kalın bir şekilde çizmenin faydasına inanıyorum: Gelecekte
Türkiye’nin olası bir üyeliği halinde, AB'nin savunma alanına en büyük
katkıyı yapacak ülkelerden birisi Türkiye ve eleştirilen ordusu
olacaktır. Uluslararası konjonktürün durumu
nedeniyle yüksek sesle dile getirilmekten çekinilse de akılların bir
köşesinde yatan bir başka itiraz unsurunu da, Türkiye'nin nüfusunun
yüzde yüze yakınının Müslüman olması oluşturuyor.
1988'de Papa İkinci Jean Paul'ün Avrupa
Parlamentosu'nda yaptığı konuşmaya bir göz atmak bile Hıristiyanlığın
AB açısından önemini anlamaya yeter. Ancak AB gibi bir kurumda dini
unsurları öne çıkarmaya çalışmak hiç akıl işi değildir. Sınırları
içinde yaşayan milyonlarca Müslüman bulunan AB'nin Türkiye'ye yakacağı
bir yeşil ışık diğer İslam ülkelerindeki Batı ve demokrasi yanlılarına
verilecek çok değerli bir sinyal olacaktır.
Görüldüğü üzere, Türkiye aleyhinde ileri sürülen belli başlı tezler pek
de sağlam temellere dayanmıyor ancak