Vural
Öger Brüksel'e geliyor ü İşadamısınız, siyasete girmeye nasıl karar
verdiniz? ü Doğrusu bunu düşünmemiştim. Alman Sosyal Demokrat Parti
Genel Sekreteri Olaf Scholz, Hamburg'da, sosyal demokrat parlamenter
olarak Brüksel'e gitmemi arzuladığını söyledi ve bunu kabul edip
etmeyeceğimi sordu. Şaşırdım. Bunun bir onur olduğunu söyleyip düşünmek
için zaman istedim. Alman İçişleri Bakanı Oto Schily ile konuştum,
"Giderseniz çok iyi olur" dedi. Sayın Başbakan Schröder'in de bu olayı
desteklediğini öğrendim. Politikacı değilim ama Almanya'da, son on
yılda bu konuların içine girdim. Yapı olarak da, inandığım konularda
angaje olan bir insanım. Avrupa Birliği'nde ideal, görüş ve
düşüncelerime uygun, daha etkin bir şeyler yapabileceğimi düşündüm.
Avrupa Parlamentosu, Avrupa'nın geleceğini belirleyecek olan bir kurum.
İslam ve Türkiye'yle ilgili olarak çok fazla önyargı var. Brüksel'e
gelerek bunlara karşı daha iyi bir mücadele verebileceğimi düşündüm.
İşadamı olmam siyasi düşüncelerimi önlemeyeceği gibi, açıkçası, sadece
işadamı olup para kazanmak beni tatmin etmiyor. Kafamla ve yöntemli
çalışmayı, bilgimi artırmayı seven bir insanım. Dolayısıyla, üç ay
sonra bu öneriyi kabul ettim. TürkiyeAB ilişkilerinin geleceğine
inanıyor musunuz? Türkiye'ye ve AB'ye güveniyor musunuz? Günün birinde
Türkiye'nin AB üyesi olacağına inanıyorum. Bunun tarihini önceden
kestirmek çok güç ve çeşitli etkenlere bağlı: Türkiye'deki reform
sürecinin hızlanmasına, Almanya'daki sosyal demokratların işbaşında
olmasına bağlı... Çünkü hıristiyan demokratlar işbaşına gelirse bu iş
Almanya açısından imkansız hale gelecektir. Biraz da AB'nin iyi
niyetine bağlı. Sürekli yeni şartlar öne sürerek işi zorlaştıracaklar
mı, yoksa yapılanları görüp, "Bu kadar yeterli, olmayanları müzakereler
sürecinde hallederiz" mi diyecekler? Bu ikinci yaklaşımın ağırlık
kazanacağını umuyorum çünkü diğer üyelerle işi bu şekilde götürdüler.
Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya müzakere tarihi aldığı zaman
durumları çok daha iyi değildi. Örneğin Slovakya'da seçilmiş bir
parlamento bile yoktu. Müzakereye başlamak demek üyeliğin kesinleşmesi
demek değildir. Kıbrıs sorunu, Ermeni olayı diye konuları gündeme
getireceklermiş diye duyuyorum. Olabilir, niye getirecekler diye de
tartışmıyorum. Bunlar üyelik öncesi süreçte sonuca bağlanabilir. Önemli
olan Türkiye'ye verilen sözün tutulmasıdır. 1963'ten beri, 41 senedir
bir ülkenin kapı önünde bekletilmesi tepkiler de yaratabilir. Türkiye
bugün bir dönüm noktasına gelmiş durumda. İnsanlarımızın tahammül
haddini aşan bir noktaya geliyoruz. Eğer 2004'te müzakerelere başlama
tarihi verilmezse, Türkiye'de doğacak gelişmelerin sorumlusu AB
olacaktır. Bunu iyi görmeleri lazım. Kritik bir süreçteyiz. Görüyorlar
mı? Ben sayın Schröder dahil SPD'nin önde gelen isimleriyle; İngiliz,
Fransız, İspanyollarla konuştum. Hepsi Türkiye'nin AB'ye girmesi
gerektiği yönünde fikir belirttiler. Samimi konuşuyorlar. Tabii
politikacıların kendi seçmenlerinden bir çekincesi var. Yapılan
anketlere göre Almanların yüzde 34'ü Türkiye'den yana, yüzde 49'u karşı
gözüküyormuş ama Romanya, Bulgaristan gibi Doğu Avrupa ülkeleri
için anket yapldığında olumlu bakanların oranı çok daha düşüktü. Alman
Sosyal Demokrat Parti SPD, Türkiye'den yana, benim beklediğimden daha
fazla angaje oldu, özellikle 11 Eylül olaylarından
sonra... Bir de iş çevreleriyle temasım var.
Almanya'da, üst düzeydeki iş çevrelerinde büyük bir çoğunluk
Türkiye'nin AB'ye girmesini istiyor. Onlar ayrı değerlendiriyorlar.
Türkiye'yi hem üreten, hem tüketen genç nüfuslu bir ülke olarak
görüyorlar. İşadamları zaten her zaman politikanın önünde gider.
Ekonominin gelişmesinde bütünleşmenin yararına inanıyorlar. Türkiye'yle
iş ve ilişkilerini, üyelik halinde çok daha fazla
geliştirebilecekler. Bu nedenlerle, Türkiye'nin AB'ye
alınacağına inanıyorum. Türkiye'nin stratejik önem ve değeri büyük bir
kesim tarafından anlaşılmış durumda. Türkiye, model oluşturan bir İslam
ülkesi olarak Avrupa'nın geleceğinde olumlu ve önemli bir rol
oynayacaktır. Bu modele, böyle bir köprüye çok ihtiyaçları var. Arap
dünyasıyla ve köktendinci kesimle büyük sorunlar yaşıyorlar. Terörizm,
Soğuk Savaş döneminden daha büyük bir tehdit oluşturuyor. Günlük
yaşamları, yaşam tarzları ve değerleri tehdit altında. Karşılıklı
önyargıları kaldırarak İslam dünyasıyla bir barış sürecine girmeleri
lazım. Bunu hiçbir hıristiyan ülkesi yapamaz. Bunu ancak Kopenhag
kriterlerine ulaşmış, Batı demokrasisini kavramış ve uygulayan, toplumu
geniş ölçüde müslüman olan bir Türkiye yapabilir. Sadece Türkiye
yapabilir. AB'nin Türkiye'ye çok ihtiyacı var. Türkiye'yi alarak
Amerika'ya eşit bir dünya gücü olacaklar. Eğer AB, kendisini
Amerika'nın askeri gücü arkasına saklayıp da bütün dünyayla iş yaparım
diyorsa yanlış olur, böyle gitmez çünkü askeri güce