Prof.
Ahmet Taner Kışlalı Atatürk'e saldırmanın dayanılmaz hafifliği
Aziz Nesin, yıllar önceki
bir konuşmamız sırasında şöyle
demişti: "Geçmişte Atatürk'ü
eleştirmiş olmaktan dolayı şimdi utanıyorum. Her geçen gün gözümde
küçüleceğine, tersine daha da
büyüyor." Benzer aşamadan geçmiş
bir kişi olarak, bu değerlendirmeyi gönülden paylaşmam zor değildi.
Zaman bizleri değil, Mustafa Kemal'i haklı
çıkarmıştı. Lenin'in, Mao'nun,
Enver Hoca'nın, Dimitrof'un heykellerinin yerlerde sürüklendiği,
resimlerinin duvarlardan kaldırıldığı, Leningrad isminin St.
Petersburg'a dönüştürüldüğü günümüzde, bunu görebilmek kuşkusuz daha
kolay. Eğer Türkiye'de bir
din devleti kurmak istiyorsanız, Mustafa Kemal'e saldırmanız elbette ki
tutarlıdır. Eğer Türkiye'nin bir
bölgesini ayırıp ırkçı bir devlet kurmak peşindeyseniz, Mustafa Kemal'e
saldırmanın elbette tutarlı bir yanı
vardır. Ama "çağı yakalama"
arayışında görünürken aynı şeyi yapmaya kalkarsanız; belki her garip
şeyi yapanlara olduğu gibi bazı dikkatleri üzerinize çekersiniz,
ama inandırıcı olamazsınız.
Bir bakıyorsunuz; Kültür Bakanı'nı temsilen açık oturuma katılan bir
sayın konuşmacı, Kemalizmin Batı Avrupa'daki totaliter ideolojilerin
etkisi altında kaldığını söylüyor. (Çekinmese, faşistlikle
suçlayacak.) Bir
bakıyorsunuz; Marksist soldan ciddi bir düşünür, "Halka sorulsaydı dil
devrimini kabul eder miydi?" diye soruyor. (Sanki referandumla devrim
yapılabilirmiş gibi...) Bir
bakıyorsunuz; 60'lı yıllarda Atatürk'ün sosyalistliğini kanıtlamak için
ter döken bir köşe yazarı, şimdi onu küçültmek için tüm kalem
kıvraklığını kullanma telaşı
içinde. Bir bakıyorsunuz;
"orijinal" olabilme uğruna, Atatürk'ü demokrasi karşıtı gösterebilmek
için, kendi eğilimlerine bilim kılıfı giydirme çabasına girenler
var. Mustafa Kemal'i bilimsel
olarak değerlendirebilmenin yöntemi açık: Hangi koşullardaydı? Ne
yapmak istiyordu? Ne yaptı? Sonuç ne
oldu? Hangi koşullarda yola
çıktığını biliyoruz. Ne yapmak istediğini ise en kıt zekâlıların bile
yanlış anlayamayacağı kadar açık
söylemiş: "Cumhuriyet rejimi demek,
demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on
yaşını doldururken, demokrasinin bütün geleneklerini sırası geldikçe
yerine koymalıdır. Türkiye Cumhuriyeti'nde de birbirini denetleyen
partilerin doğacağına şüphe yoktur. Demokrasi maddi refah meselesi
değildir. Böyle bir nazariyat, vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını
unutmayı amaçlar. Bir ulusu oluşturan bireylerin her çeşit özgürlüğü
güven altında bulunmalıdır."
Ne yapmış? Hiçbir şeyin
devletin dışında olamadığı faşizmin yükselme döneminde bile, Türk Dil
ve Tarih Kurumları, siyasal iktidarların etkisinden uzak, bağımsız bir
yapıda oluşturulmuş. Totaliter bir kültürden demokratrik bir kültüre
geçiş için büyük çaba sarfetmiş.
Dışarıda varolmayan çoğulculuğu, tek partinin içinde adeta özendirmiş.
"Devletçilik" resmi ideoloji iken, özel sektör ve liberalizm
savunucuları partinin ve devletin en üst düzeylerine kadar
yükselebilmişler; parti içinde ayrı bir kanat
oluşturmuşlar. CHP'ye faşist bir
model getirmek isteyenleri terslemiş. Bir muhalefet partisi kurulması
deneyini, çok olumsuz koşullarda bile kendi eliyle
başlatmış. Peki açtığı yol tüm
ihanetlere karşın nereye varmış?
Eksikleri, yanlışları olsa da hiçbir Müslüman ülkede var olmayan bir
demokrasiye!.. Bir cümle hâlâ kulaklarımda:
"Cesaretim olsa, tıpkı İnce Mehmed'in destanını yazdığım gibi, Mustafa
Kemal'in de desatanını yazmak
isterdim..." Ölümünden yarım yüzyıl
sonra ve tüm ideolojik değerlerin altüst olduğu bir dünyada eğer bir
kişi hâlâ Yaşar Kemal'de ve milyonlarca insanda bu duyguları
yaratabiliyorsa, hâlâ güncelse, bunun anlamı
açıktır. Bu ülkede Atatürk'ü
yıkarak olumlu bir şeyler yapabileceğini sananların, kendi küçük
dünyaları içinde büyük bir yanılgı yaşadıklarına inanıyorum.
(1992) L'Atelier de Marbre