[ Anadolu .. 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 .. ]


[ Anadolu .. 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 .. ]

10 Kasım 1938      Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ü sevgi ve saygıyla anarken, tarihi bir belgeden alıntıları okuyucularımıza aktarı-yoruz.
   Atatürk’ün ölümünden 15 gün sonra, dönemin İngiltere Büyükelçisi Percy Loraine'in Lon-dra'ya özel bir kuryeyle gönderdiği ve üzerine "40 yıl boyunca açıklanmayacak" damgası vurulan mektup, ilk kez 1997'de kamuoyunun bilgisine sunuldu.      İngiliz Büyükelçi, 25 Kasım 1938 tarihli bu belgede, hükümetine Atatürk'ü şu ifadelerle an-latıyor:
     "Size Mösyö Kemal Atatürk'ün ölümünü bil-diren 194 sayılı telgrafı çok derin üzüntüler için-de sunmuştum. Bu belgeye ek olarak, Büyükel-çiliğimiz Müsteşarı tarafından hazırlanan ve
Kemal Atatürk'ün geçmişteki kariyerini içeren belgeyi sizlere sunma onuru yanında, bu yazımda, Atatürk'ün yaptığı işleri övmekten çok, onun kişiliği ve bu ülke insanına ne ifade ettiği konusuna değinmeye çalışacağım. Hiç şüphesiz toplumbilimciler ve tarihçiler onun çalışma ha-yatı ve yaptıklarıyla ilgilenip ayrıntılı bir araştırma yapacaklardır. Ancak bunların çoğu, Ata-türk'ün gerçek kimliğini öğrenmeden hazırlana-caktır. O'nu tanımadan yapılacak değerlendir-meler kuşkusuz yanlış olacak ve yanlış yönlen-dirmelere neden olacaktır.
      Bu bilginin toplanmasında ben belki de ayrıcalıklı bir konuma sahiptim. Her ne kadar rahmetli Cumhurbaşkanı ile çok nadir karşılaş-mış olsam da, bu görüşmeler diğer diplomatik temsilciliklerinkine nazaran daha sık ve daha uzun olmuştur. Bütün bunlar bir yana, görevi-min ilk günlerinden itibaren Atatürk beni bir dost gibi görmüş, benimle görüşmekten memnun olmuş, görüşme fırsatı doğduğunda bundan hoşnut kalmış, karşılıklı konuşmalarımız esnasında ilgi ve dikkati asla azalmamıştır… Dolayısıyla, kendi özel kimliğini bana, diğer yabancılara gösterdiğinden daha fazla gösterdiğine inanıyorum.     Atatürk'ün müstesna ve takdire şayan bir şahsiyet olduğunu söylemek pek bir şey ifade etmeyebilir ancak gerçekten müstesna ve takdi-re şayan bir kişiydi. Neden bu niteliklere sahip bir şahsiyet olduğunu açıklamaya çalışmalıyım…      Bu insan, sadece şu veya bu savaşı kazana-rak, şu veya bu kanunu çıkararak, harf devrimi yaparak ya da fes giyilmesini yasaklayarak veya ülkeyi laik kılarak değil, yüzyıllarca acı çekmiş, ruh karartıcı yönetimler yaşamış bir ulusun de-hasına güvenerek, artık kölelik çekilmemesi ge-rektiğine inandığı için çok sayıda kuvveti hare-kete geçirip, on beş yıl gibi kısa bir sürede çok iyi şeyler yapmıştır.      Atatürk'ün dinamik enerjisi üzerinde durmama gerek yok, bu enerjinin dayanılmaz gücü, Türk ulusunun tarihinde şimdiden önemli bir sayfa olarak yer almıştır. Ancak ben, pek bilinmeyen bir başka özelliğine değinmek istiyorum: Bu da, Atatürk'ün doğuştan gelen, belki de farkında olmadan, tıpkı sütün kaymağını hemen ayıran aletler gibi, faydasızı faydalıdan ayırma yeteneğiydi…      Atatürk, Batı'da "yes-men" ve uzun süredir Türkiye'de "evetçi" olarak nitelendirilen tarzdan hoşlanmıyor, bu tür insanları aşağılıyordu. Ah-mak ve dalkavuklara tahammülü yoktu. Aslında belki de en çok sömürücüleri sevmez, açgözlüleri hor görürdü. Bir insanın onun için çalışıyor olması fikrine hoş bakmazdı. Kendisi zaten ülkesi, ulusu ve insanları için yaşıyor, onlar için düşünüp, onlar için çalışıyordu. Diğerleri bu şe-kilde davranmıyorsa, görevlerini yerine getire-medikleri kanaatına varıyordu.      Korkarım gelecek nesillere Atatürk bir dikta-tör olarak aktarılacak. Bunun yanlış olacağı ka-nısındayım. Hem savaşta, hem barışta o büyük bir liderdi, diktatör değildi. Ne yazık ki ben, şim-diye kadar onu anlatabilecek bir tanımımız oldu-ğuna inanmıyorum. Hitler ve Mussolini'nin tersine, devlette idari veya yönetim fonksiyonu bu-lunmuyordu; af yetkisi yoktu; mahkemelere emir yetkisi yoktu; diplomatik misyon temsilcile-rini reddetme hakkına sahip değildi. Bütün bu hususlara teknik gözle bakıp bir kenara iterek  tüm devlet meselelerinde onun isteklerinin ha-kim olduğu konusunda ısrar edebilirsiniz. Doğru, ancak daha çok o konudan sorumlu kişilerin onayının hakimiyeti şeklinde karşımıza çıkıyordu. Olayların gidişi, Atatürk'ün görüş açısının doğruluğunu, verdiği hükümlerin zekice olduğu-nu ve hata yapmadığını göstermiştir. Dolayısıyla sıkça fikirlerine başvurulması ve memnuniyetle bu fikirlerin uygulanmasını görmek pek de şaşır-tıcı değil. Ancak onu Mussolini, Hitler veya Pri-mo de Rivera gibi diktatörlerden ayıran belki de en büyük özellik, başından beri isteyerek ve çok emek sarf ederek, kendi kendini yaşatacak bir sistem kurmaya çalışmasıdır. Atatürk'ten sonraki cumhurbaşkanı seçiminin sessizce hallolması ve kurduğu cumhuriyetin, ölümünden sonra sa-kince sürmesi dikkate alınırsa, evet başarılı olmuştur.      Atatürk'ün idrak gücünde esrarengiz bir yön vardı. Küçük şeylere önem vermeyiş veya sinsi olamayışında üstün bir yön bulunuyordu. Kon-santrasyon gücü olağanüstüydü…      Doğruluğu sevmiş, günahtan nefret etmişti. İşini iyi bilen, istidak sahibi bir askerdi, savaştan nefret ederdi. Bağımsızlığı elde ettiği andan iti-baren barışın peşinde koşmuş ve barış ortamını sağlamayı başarmıştı. Türkiye'nin kaderini elleri arasına aldığından beri, Kemalist Cumhuriyet'in dostluk elini uzatmadığı ve aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nun düşmanlarının da bulunduğu tek bir komşusu dahi yoktur. Uzatılan dostluk eli çoğunlukla tutulmuş ve sarf edilen çabalar sonunda ülkelerarası sürtüşme azaltı-larak, doğunun bu bölgesinde daha geniş kapsamlı barış, dik-kat çekici bir bi-çimde sağlanmış-tır.
     Kemal Atatürk, yapılması gerektiği-ne inandığı şeyleri korkusuzca yerine getir-mekten asla vazgeçmemişti. Hastalığının şiddet-lendiği anlarda ölüme çok yakınlaşmış olsa bile, korku asla ne yüreğine ne beynine yerleşmeyi başaramamıştı.      O, Türk Milleti'ne hizmet ederken öldü. Ölüm bile büyük zaferini ondan çalmayı başaramamıştır.     İnsanlara hayatlarını, onur ve şereflerini ve insanca yaşama yolunu vermiş, belki de tüm bunlardan daha önemlisi, bu haklarına sahip çıkmalarını sağlayacak bağımsızlığı tattırmıştır.”