"Anadolu" dergisi, Belçika'daki Türk toplumunun sorunlarını anlamaya
çalışarak bu sorunları aynı toplumla paylaşmak, çözüm üretil-mesine
katkı sağlamak istiyor ama bu iş her zaman gözüktüğü veya söylendiği
kadar kolay olmuyor. "İthal gelinler" konusunun önemli bir sorun
kaynağı olduğunu psiko-loglardan öğrenmiş, araştırmalara başlamıştık.
Türkiye'den büyük ha-yallerle Belçika'ya gelen bazı gelinlerin
yaşadıkları dramların boyutları tahminlerin ötesinde çıkıyor. Bu arada,
evlenme çağındaki Türk genç kızlarının karşılaştıkları sorunları,
önlerine örülen duvarları, bazı aile büyüklerinin ortaya koydukları
katı kurallarla kızlarının mutsuzluk temellerini attıklarını da
gördük.İthal gelinlerin ve evlenme çağındaki kızların pek çoğu
konuşmaya, sorunlarını anlatmaya bile cesaret edemiyor. Dolayısıyla bu
konudaki röportajlarımız biraz zaman alacak. Ama bu arada, "ithal
damatlarla" karşılaştık. Bunlara "gurbetin efen-dileri", "gurbetin
uyanıkları", "içgü-veyleri", "modern köleler" gibi nitelendirmeler de
yapılıyor. 40 yıl önce Belçika'ya çalışma-ya
gelenler, yavaş yavaş eşlerini, çocuklarını taşımışlar gurbete. Gün
gelmiş kızları serpilmiş, oğulları fi-dan gibi delikanlı olmuş. Gelin,
da-mat olma zamanı gelmiş çatmış. Bazı çevrelerde hiçbir mantığa
da-yanmayan önyargılar da yerleşmiş. Örneğin, Belçika'da büyümüş,
yetişmiş gençlere güvenilemeyeceği ileri sürülmüş, "memleketten gelin
veya damat getirmek" gereğine inananlar olmuş. Bazıları bu işin maddi
boyutlarını ön plana çıkarmışlar. Belçika'ya vizeli işçi olarak
gelinemeyince, evlenerek gelmek bir yöntem gibi görülmüş, verilen kız
veya erkeklerin karşılığında ba-zen para bile istenmiş. Çocukları-nın
fikrini bile sormadan bu tür ka-rarlar alanlar olmuş. Elbette, Belçi-ka
ve Türkiye'den, çağdaş koşullarda buluşan, tanışan, gönül rızasıyla
evlenip mutlu olanlar da pek çok...
"İthal damatlara", yaşadıkları sorunları,
mutlulukları, mutsuzlukla-rı, uyum süreçlerini, duygularını sorduk.
Tabii sadece konuşmayı ka-bul edenlerin yanıtlarını ve dene-yimlerini
aktarabiliyoruz.“ENİŞTE”NİN DENEYİMİ Bu konu
gündeme getirildiğin-de, Limburg bölgesinde Türklerin "Enişte" diye
hitap ettiği ilk “ithal damadı”, Muhsin Çakır'ı görmeye gittik.
Samsun 1949 doğumlu Muhsin Çakır, bilindiği
kadarıyla Belçika'ya 1971'de gelen ilk damat. Evin tek erkek
çocuğuymuş, pek gelmek is-tememiş Batı Avrupa'ya... Geldik-ten sonra,
yerin yüzlerce metre al-tında, maden ocaklarında çalışma-ya başlayınca
da gerçeklerle karşı-laşmış, anlatılanların doğru olmadı-ğını fark
etmiş. O zamanki koşulları sağlıklı bulmamış. Çoğunluğu kırsal kesimden
gelen Türkler tasarrufa ve Türkiye'ye yatırıma öncelik ve-rip, "Nasıl
olsa döneceğiz" diyerek uyum ve eğitim unsurlarını gözardı etmişler.
"Enişte" bu manzaraya kı-zar, üzülürmüş.
Muhsin Çakır "enişte" ve "ilk" olmanın
çok yararını görmüş, in-sanlar ona yardımcı olmuşlar. 15 sene madende
aynı kaderi paylaş-mış. Uyum sağlamada insan ola-rak, Türk olarak
zorlandığını söy-lüyor. Deneyimli damat, yeni
gelen damatları değerlendirirken, "Maden ocaklarını kapatanlardan Allah
razı olsun. Kapandı da çoluk çocuğumuz okumaya yöneldi, üniversiteye
gitmeye başladılar. Yoksa gelen da-matların da, buradakilerin de hali
perişandı" diyor ve ekliyor: "Şimdi gençler
kendi eşlerini seçmede daha bilinçli oldukları için, kendilerine uygun
kişileri arıyorlar. Öbür türlüsü, görücü usulü de çok oluyor tabii...
Her halükarda uyum sağlamada sorunlar yaşanıyor. Ba-zen gelip bana
danışırlarsa yardımcı oluyorum. Gördüğüm kada-rıyla sorunları olanlar
çoğunlukta. Bu sorunla-rın başında dil, iş, Türki-ye'de eğitim almış
ol-mak, hanımının burada eğitim ve kültür almış olması var. Bence
Türkiye’den gelen damatlar önce bir sene dil öğrenmek için zaman
ayırsınlar. Bir de anne-babalar böyle evlilikleri çocukları için tercih
ederken çok iyi düşünüp program yapsınlar ve yardımcı olsunlar."
"Enişte", ithal damatların sık sık işsizlik
sorunuyla karşılaştıklarını, bu durumu onurlarına yediremediklerini,
huzursuzluklar yaşandığını, eşlerinin de acı çektiğini, sabırlı ol-mak
ve dil sorununu aşmak, mes-lek okullarına gitmek gerektiğini anlatıyor
ve "Aksi takdirde çilek tarlalarında, elma bahçelerinde, modern köle
gibi hayatlarına de-vam ederler" diyerek
ekliyor: "Durumları çok zor... Hem on-ların,
hem de durumları çoğunlukla onlardan da kötü olan gelin kızları-mızın
Allah yardımcıları olsun..." TÜRKİYE’DE DE OLMUYOR
Erol Kavuşturan 1962, Anka-ra doğumlu.
1986'da damat ol-muş. Eşini Türkiye'ye izne geldiğin-de tanımış.
Birbirlerini sevmişler ve Türkiye'de yaşamaya karar vermiş-ler. O
dönemde kesin dönüş primi veren Belçika'nın bu cazip teklifin-den
yararlanmak için eşi Belçika'ya gelmiş. Erol Kavuşturan'ın aynı
dö-nemde geçirdiği ağır bir hastalık yüzünden, ellerindeki tüm para
sağlık giderlerine gitmiş. Eşinin de Belçika'da daha iyi bir yaşam
kurabileceklerini düşünmesi üzerine Belçika'ya yerleşmişler.
Erol Kavuşturan "Yurtdışına ilk çıkışımdı.
Doğal olarak başlangıçta çok güzel geldi ama burada benim için yaşamın
çok zor olacağını da-ha ilk hafta anladım" diyor. İlk bir buçuk yıl,
lisanı olmadığı için hiçbir iş bulamayıp çilek tarlalarında "ihtisas"
yapanlardan... Dil eğitimine ağırlık verip, bir havalandırma şirketinde
iş bulmuş ve 10 yıl bu şirket için çalışmış:
"Hiç kolay olmadı. Bir yandan, doktordan, belediyeye; polisten, bir çok
resmi kuruma kadar dilden kaynaklanan sorunlar yaşarken, ay-nı zamanda
uyum sağlamaya çalışı-yordum." Türk toplumunun
Belçika'da farklı bir yaşayış biçimi olduğuna dikkat çeken Kavuşturan,
"Damat olarak gelenleri ikinci sınıf vatandaş olarak, ya da ezilmiş bir
insan gibi görüyorlar. Sanki Türkiye'de biz çok yokluk görmüşüz de
burada her şeyi ilk olarak keşfediyormuşuz gibi davranıyorlar. Yani
"görgüsüz" olduğumuzu düşünüyorlar" diyor.
Yaşadığı sıkıntıların ve hissetti-ği
yalnızlığın ardından 1997'de Türkiye'ye kesin dönüş yapan ve çocukları
alıp Alanya'ya yerleşen Kavuşturan ailesi, bu kez Türkiye'-ye uyumda
zorlanmış, "Alamancı" muamelesinden rahatsız olmuş.
İki sene zor dayanmışlar, sonra Belçika'ya dönüp kendi havalandırma
şirketlerini kurmuşlar. Erol Kavuşturan şimdi
başarılı bir işadamı ama ithal damatlara karşı bazı toplum kesimlerinin
tav-rını eleştiriyor ve bu damatların kı-rıklığını
yansıtıyor. Sohbet sırasında, yaşlı bir Türk
söze karışıyor ve fikir veriyor: "Ben
olsam bir damatlar der-neği veya kulübü kurardım. Bunla-rın içinde ne
okumuşlar; ne bilgili, becerikli adamlar var. Doktorlar, öğretmenler,
akıllı insanlar birbirle-rine yardımcı olurlar, destek olur-lar. Yeni
gelenlere de yol gösterirler..." Seçkin Erdem