40 yıl önceleri Belçika’ya gelenlerin anlattıkları, okuyucularımızın
çok ilgisini çeken, onları etkileyen yaşamöyküleri ve
değerlendirmeler... Ders alınması gereken gerçek hikayeler...
Aralık ayında çıkan 5. sayımızda başladık bu
seriye... O sayıda, kapaktan ve başlıkta aynı kişinin resmini kullandık
çünkü onu çok “fotojenik” bulmuştuk. Adı
Zülkarniyin Tanrıseven’di. 1963 yılında, 16 gün süren bir yolculuk
sonunda Belçika’ya gelmişti. “Anadolu” dergisi
için söyleşi yapacağımızı öğrendiği zaman, “Bir dakika, ben eve gidip
geleyim. Traş olayım, kravat takayım” demiş ve üşenmeden bunları
yapmıştı. Ama biz, onun traşsız ve kravatsız resmini çok beğenip,
kapaktan kullanmıştık. Dergimize yaşam
hikayesini anlattıktan sonra, sonunda, Türkiye özlemini ifade ederken,
“Oraya gidiyoruz, burayı özlüyoruz. Buraya geliyoruz, orayı özlüyoruz.
Ömrümüzü böyle tamamlıyoruz” demişti.
Ve öğrendik ki, Zülkarniyin Amca,ömrünü tamamlamış.
Bir kalp krizi sonunda vefat etmiş. O, dergimizdeki
“40 yıllık macera” serisinin sembolüydü. Bizde çok
güzel ve saygın anıları kaldı. “Eskiler”den biri daha
aramızdan ayrıldı. Çok
hüzünlendik. Allahtan rahmet diliyoruz. 3
KARPUZU ALIP GELDİK BELÇİKA’YA...
Saint Nicolas’dan 63 yaşındaki Bartınlı Halis
Mengen, kendi ifadesiyle, “1963’ün yedinci ayının 24’-ünde” Belçika’ya
gelmiş. Aslında Almanya için başvurmuş ama olmamış. Belçika’ya
geldiğinde zaten 8 yıllık madenciymiş. Yani deneyimliymiş, ne için
geldiğini biliyormuş…
Halis Amca Belçika’ya uçakla gelmiş. Gelirken
de bir file içinde 3 karpuz, 6 balık konservesi vermişler
ellerine: “Havaalanında indik. Bizi sı-raya
dizdiler. Gazeteciler bir sürü fotoğraf çektiler. Ellerimizde fileler
ve bavullarla biz de onlara poz verdik. Geldiğimizde bizi güzel
kar-şıladılar ve yerleştirdiler. Daha An-kara’dayken, yola çıkmadan,
be-ğenmez de geri dönmek istersek 15 gün içinde dönebileceğimizi ve
masrafların kendilerine ait olduğu-nu söylemeleri hepimizi
rahatlatmıştı zaten...” diye anlatıyor o günleri ve “Geldik buralara
önce 15 gün bitti, ardından 15 sene… Şim-di 40 oldu hala dönmedik” diye
ekliyor.
Bir kere kesin dönüş yapmayı denemiş Halis
Amca, ama buraya ve Belçika’nın olanaklarına alışmış. “Kalsam maden,
dönsem maden… Hiç olmazsa buranın sosyal hakları, olanakları iyi” deyip
vazgeçmiş dönmekten. Madenler kapanana kadar
çalış-mış. Madenden emekli ama emek-liliğin keyfini süremiyor.
Yıllardır gün ışığı görmeden çalıştığı maden onu hasta etmiş, şimdi
hastanede yatıyor. Onu çok yormadan devam ediyoruz
söyleşiye… 3 kız 3 oğlan 6 çocuk babası:
“Allah’a şükür güzel evlatlar yetiş-tirdim buralarda. Buralara kök
sal-dık. Belçika-Türkiye arası gidip
ge-liyoruz…” Türklerin Belçika’ya gelişlerinin
40. yılı etkinliklerinden söz ettiği-mizde, “Benim kendim için
istedi-ğim bir şey yok. Arzu ederim ki, yapılanlar bize yönelik değil,
Belçi-kalılara yönelik olsun. Daha iyi olur. Komşularımız 40 yıldır
bizim burada nasıl bir kültürden geldiği-mizi görsünler istiyorum”
diyor. FATMA ANA’NIN ÖYKÜSÜ Charleroi
bölgesinden, 62 ya-şındaki bir “ana”, Fatma Demir-kan. Onun öyküsü de
özel, gurur verici ama hüzünlü... Kırklareli
doğumlu Fatma Ana. Türkiye’de orman işçiliği yapan ko-cası Recep Bey,
“Bizlerin de insan gibi yaşamaya hakkı var” diyerek, Batı Avrupa’ya
işçi olarak göç et-meye karar vermiş. 1964’te Belçika’ya gel-miş. 1966
yılında da eşini ve ço-cukları yanına almış. Gerisini Fatma Ana’dan
dinleyelim: “Bölgeye ilk gelen Türk ailele-rindeniz.
Burada rahat yaşamaya başladık. Eşim maden ocağında çalışıyordu,
oturacağımız bir evimiz vardı, Allaha şükür geçinip gidiyorduk. Bir
gün, iş yerinde kasketini maki-neye kaptırmış. Eve geldiğinde, “Fatma,
bugün de Azrail’i kandır-dık, kasket gitti ama ben ayakta-yım”
dedi...” “Bu olaydan iki gün sonra, Re-cep Bey
çocuklarla bir başka oyna-dı. Onların saçlarını da kesti. O gün
hepimize karşı daha bir sevecendi. Halinde, tavrında değişiklik vardı.
Bana söylediği sözü hiç unutmam: “Bak Fatma, bana bir şey olursa
çocukları dağıtma. 6 çocuk sana, sen de kendine
emanetsin!” “Ertesi gün, hava güneşli. Ağustos
ayının 15’i. Recep işe git-ti. Çamaşır asıyordum, içime bir ateş düştü.
İçim yanıyordu, oldu-ğum yerde duramıyordum, sıkıntı-lıydım. Kapı
çaldı. Açtım ki ocak görevlisi bayan... Onu karşımda görünce “Recep
öldü mü? Ne ol-du? Ölüm haberi mi getirdin?” de-dim. “Hayır, hayır
diyerek dikildi kaldı. Kapıyı tam açınca gördüm ki Recep Bey’in bütün
arkadaşları toplanmış. Onları görünce kriz ge-çirmişim...”
“Recebimi iş kazasında kaybettim. En büyüğü 12
yaşında, en kü-çüğü 6 aylık, 6 çocukla, 32 yaşımda dul kaldım.
Tüm komşular bana “Cenazeyle dön, dul halinle perişan olursun, git”
dediler. Türkçe konu-şan Yunanlı ve Rus komşularım da çocuklar için
Belçika’da kalmamı önerdiler. Dönsem ne yapacaktım ki! Zengin olsaydık
zaten buralara gelmezdik. Rahmetli Recep’in “Ço-cuklar sana emanet,
onlara sahip çık” sözü benim burada kalmama sebep. Dul aylığı
bağladılar. İş ka-zası olduğu için ocak idaresi gerekli yardımları
yaptı. Ben de yorgancı-lık yaptım. Gece gündüz yorgan dikerek çocukları
büyüttüm. Onları her sene izne de götürdüm. Uyum içinde geçindik.
Çocuklarım, kızla-rım, damatlarım çok saygılılar.