[ Anadolu .. 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 .. ]


[ Anadolu .. 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 .. ]

     40 yıl önceleri Belçika’ya gelenlerin anlattıkları, okuyucularımızın çok ilgisini çeken, onları etkileyen yaşamöyküleri ve değerlendirmeler... Ders alınması gereken gerçek hikayeler...
     Aralık ayında çıkan 5. sayımızda başladık bu seriye... O sayıda, kapaktan ve başlıkta aynı kişinin resmini kullandık çünkü onu çok “fotojenik” bulmuştuk.      Adı Zülkarniyin Tanrıseven’di. 1963 yılında, 16 gün süren bir yolculuk sonunda Belçika’ya gelmişti.      “Anadolu” dergisi için söyleşi yapacağımızı öğrendiği zaman, “Bir dakika, ben eve gidip geleyim. Traş olayım, kravat takayım” demiş ve üşenmeden bunları yapmıştı. Ama biz, onun traşsız ve kravatsız resmini çok beğenip, kapaktan kullanmıştık.     Dergimize yaşam hikayesini anlattıktan sonra, sonunda, Türkiye özlemini ifade ederken, “Oraya gidiyoruz, burayı özlüyoruz. Buraya geliyoruz, orayı özlüyoruz. Ömrümüzü böyle tamamlıyoruz” demişti.
    Ve öğrendik ki, Zülkarniyin Amca,ömrünü tamamlamış. Bir kalp krizi sonunda vefat etmiş.    O, dergimizdeki “40 yıllık macera” serisinin sembolüydü.    Bizde çok güzel ve saygın anıları kaldı.    “Eskiler”den biri daha aramızdan ayrıldı.     Çok hüzünlendik.     Allahtan rahmet diliyoruz. 3 KARPUZU ALIP GELDİK BELÇİKA’YA...
     Saint Nicolas’dan 63 yaşındaki Bartınlı Halis Mengen, kendi ifadesiyle, “1963’ün yedinci ayının 24’-ünde” Belçika’ya gelmiş. Aslında Almanya için başvurmuş ama olmamış. Belçika’ya geldiğinde zaten 8 yıllık madenciymiş. Yani deneyimliymiş, ne için geldiğini biliyormuş…           Halis Amca Belçika’ya uçakla gelmiş. Gelirken de bir file içinde 3 karpuz, 6 balık konservesi vermişler ellerine:     “Havaalanında indik. Bizi sı-raya dizdiler. Gazeteciler bir sürü fotoğraf çektiler. Ellerimizde fileler ve bavullarla biz de onlara poz verdik. Geldiğimizde bizi güzel kar-şıladılar ve yerleştirdiler. Daha An-kara’dayken, yola çıkmadan, be-ğenmez de geri dönmek istersek 15 gün içinde dönebileceğimizi ve masrafların kendilerine ait olduğu-nu söylemeleri hepimizi rahatlatmıştı zaten...” diye anlatıyor o günleri ve “Geldik buralara önce 15 gün bitti, ardından 15 sene… Şim-di 40 oldu hala dönmedik” diye ekliyor.
     Bir kere kesin dönüş yapmayı denemiş Halis Amca, ama buraya ve Belçika’nın olanaklarına alışmış. “Kalsam maden, dönsem maden… Hiç olmazsa buranın sosyal hakları, olanakları iyi” deyip vazgeçmiş dönmekten.     Madenler kapanana kadar çalış-mış. Madenden emekli ama emek-liliğin keyfini süremiyor. Yıllardır gün ışığı görmeden çalıştığı maden onu hasta etmiş, şimdi hastanede yatıyor. Onu çok yormadan devam ediyoruz söyleşiye…     3 kız 3 oğlan 6 çocuk babası: “Allah’a şükür güzel evlatlar yetiş-tirdim buralarda. Buralara kök sal-dık. Belçika-Türkiye arası gidip ge-liyoruz…”     Türklerin Belçika’ya gelişlerinin 40. yılı etkinliklerinden söz ettiği-mizde, “Benim kendim için istedi-ğim bir şey yok. Arzu ederim ki, yapılanlar bize yönelik değil, Belçi-kalılara yönelik olsun. Daha iyi olur. Komşularımız 40 yıldır bizim burada nasıl bir kültürden geldiği-mizi görsünler istiyorum” diyor. FATMA ANA’NIN ÖYKÜSÜ     Charleroi bölgesinden, 62 ya-şındaki bir “ana”, Fatma Demir-kan. Onun öyküsü de özel, gurur verici ama hüzünlü...     Kırklareli doğumlu Fatma Ana. Türkiye’de orman işçiliği yapan ko-cası Recep Bey, “Bizlerin de insan gibi yaşamaya hakkı var” diyerek, Batı Avrupa’ya işçi olarak göç et-meye karar vermiş. 1964’te Belçika’ya gel-miş. 1966 yılında da eşini ve ço-cukları yanına almış. Gerisini Fatma Ana’dan dinleyelim:    “Bölgeye ilk gelen Türk ailele-rindeniz. Burada rahat yaşamaya başladık. Eşim maden ocağında çalışıyordu, oturacağımız bir evimiz vardı, Allaha şükür geçinip gidiyorduk. Bir gün, iş yerinde kasketini maki-neye kaptırmış. Eve geldiğinde, “Fatma, bugün de Azrail’i kandır-dık, kasket gitti ama ben ayakta-yım” dedi...”     “Bu olaydan iki gün sonra, Re-cep Bey çocuklarla bir başka oyna-dı. Onların saçlarını da kesti. O gün hepimize karşı daha bir sevecendi. Halinde, tavrında değişiklik vardı. Bana söylediği sözü hiç unutmam: “Bak Fatma, bana bir şey olursa çocukları dağıtma. 6 çocuk sana, sen de kendine emanetsin!”     “Ertesi gün, hava güneşli. Ağustos ayının 15’i. Recep işe git-ti. Çamaşır asıyordum, içime bir ateş düştü. İçim yanıyordu, oldu-ğum yerde duramıyordum, sıkıntı-lıydım. Kapı çaldı. Açtım ki ocak görevlisi bayan... Onu karşımda görünce “Recep öldü mü? Ne ol-du? Ölüm haberi mi getirdin?” de-dim. “Hayır, hayır diyerek dikildi kaldı. Kapıyı tam açınca gördüm ki Recep Bey’in bütün arkadaşları toplanmış. Onları görünce kriz  ge-çirmişim...”      “Recebimi iş kazasında kaybettim. En büyüğü 12 yaşında, en kü-çüğü 6 aylık,  6 çocukla, 32 yaşımda dul kaldım. Tüm komşular bana “Cenazeyle dön, dul halinle perişan olursun, git” dediler. Türkçe konu-şan Yunanlı ve Rus komşularım da çocuklar için Belçika’da kalmamı önerdiler. Dönsem ne yapacaktım ki! Zengin olsaydık zaten buralara gelmezdik. Rahmetli Recep’in “Ço-cuklar sana emanet, onlara sahip çık” sözü benim burada kalmama sebep. Dul aylığı bağladılar. İş ka-zası olduğu için ocak idaresi gerekli yardımları yaptı. Ben de yorgancı-lık yaptım. Gece gündüz yorgan dikerek çocukları büyüttüm. Onları her sene izne de götürdüm. Uyum içinde geçindik. Çocuklarım, kızla-rım, damatlarım çok saygılılar.